Cherreads

AEYRDRASIL

Dezmyr
7
chs / week
The average realized release rate over the past 30 days is 7 chs / week.
--
NOT RATINGS
24.3k
Views
Synopsis
Bu dünyada güç, tanrılardan dilenilmez; kandan sökülüp alınır. Kael Vael'thra, bir lanetle doğduğunu sanıyordu. Bedenindeki mana o kadar yoğun ve ağırdı ki, tek bir kıvılcım bile kemiklerini yakmaya yetiyordu. Hayatta kalmak için gücünü mühürlemek, kendini dünyanın en zayıf insanı gibi göstermek zorundaydı. Ancak kader, zayıflara merhamet etmez. Köşeye sıkıştığında ve ölümle yüzleştiğinde Kael, içindeki kilidi kırmak zorunda kalacak. O, büyücüler gibi elementleri bükmüyor; o, varlığıyla (Aura) uzayı büküyor. Sıradan insanlar seviye atlar. Kael Vael'thra ise evrimleşir. İnsanlıktan, "Kızıl Soy"un zirvesindeki o yırtıcıya dönüşüm başladı.
VIEW MORE

Chapter 1 - SESSİZ FIRTINA

BAŞLANGIÇTAN ÖNCE

Zamanın zamanı geldiğinde, isimler henüz taşa kazınmamışken, onlar da mevcut.

Onlar ne tapınılacak Tanrılardı, ne de gidecekler fâniler.

Çok... Kadimlerin Kadımı. Ejderhaların Atası. Saf Mananın ve Yıkımın Mutlak Efendisi.

Ve Aerya... İlk Anka. Yaşamın Nefesi ve Yeniden Doğuşun Mimarı.

Karanlık, evrenin dokusunu kemirmeye başlıyor; diğer diyarlar birer birer yozlaşmanın, patlamanın ve deliliğin bölümlerine düştüğünde, geriye sadece bir sığınak kalmıştı.

Asgard'ın zengini ve Midgard'ın bereketi tehlikedeydi.

Kozmik terazileri kayıtlıydı. Denge, kurban istiyordu.

Efsaneler der ki; o gün gökyüzü yarıldı.

Drasly ve Aerya, son kalan yaşamı korumak için tahtlarından, güçlerinden, hatta kendi varoluşlarından vazgeçiler.

Bir Ejderha'nın yıkıcı gücü ile bir Anka'nın yaratıcı sıcaklığı, uzay ve zamanın ötesinde birleşti.

Ama bir ölüm yoktu. Bu, bir dönüşümdü.

Bedenleri toz oldu, ruhları kilitlendi ve iradeleri, bugün Solgard dediğimiz o son kalenin üzerini örten aşılmaz Kozmik Bariyer'e dönüştü.

Aradan binlerce yıl geçti.

Belki de daha fazlası.

Tarihin tozlu bölgeleri onları unuttu. İsimleri, çocukların anlatıldığı masallara karıştı. İnsanlık, başlarının üstündeki kalkanın gibi görünüyor, iki kadim ışığın fedakarlığının olduğunu bile hatırlamıyor.

Bilgeler, Valhelgard'ın fısıltılarında ruhlarının en yatakta, ebedi bir uykuda olduğunu söyler.

Ancak ayrıntılarını bilmiyorsunuz.

Hiçbiri, o fedakarlığın aslında bitmediğini... ve o Kadim Kan'ın tamamen yok olmadığını bilmiyor.

Küllerin arasında, bir kalp hala atıyor.

Ve sessizlik, bozulmak üzere.

BÖLÜM 1: SESSİZ FIRTINA

Solgard'ın üzerine çöken gece, yıldızların bile şahitlik etmekten korkup bulutların ardına saklandığı türden, zifiri ve ağır bir perde gibiydi. Gökyüzü, kılıcın kınından çekilmesi gibi keskin, mor ve gümüşi şimşeklerle yarılıyor; hemen ardından gelen gök gürültüsü, İmparatorluğun üzerine kurulduğu o kadim bazalt temelleri titretiyordu. Rüzgâr, Vael'thra Malikanesi'nin yüksek kulelerine çarparken, sanki unutulmuş savaşların hayaletleri ağıt yakıyormuşçasına uğulduyordu.

Ancak malikanenin en üst katındaki, duvarları dış dünyanın gürültüsünü engellemek için özel rünlerle yalıtılmış o doğum odasında, dışarıdaki kıyametten çok daha yoğun, çok daha boğucu bir sessizlik hüküm sürüyordu.

Bu sessizlik, huzurun değil; yaklaşan felaketin habercisiydi.

Odanın havası solunabilir bir gaz olmaktan çıkmış, ciğerlere dolan erimiş kurşuna dönüşmüştü. Şöminedeki ateş, bacadan gelen rüzgârla değil, odadaki görünmez bir basınçla büzüşüyor, alevler yukarı değil, yana doğru, sanki odanın merkezindeki yataktan kaçmaya çalışır gibi titriyordu.

"Nefes al Elyra! Lütfen... Dayan..." diye inledi ebe. Sesi, derin bir suyun altından geliyormuş gibi boğuk ve titrekti. Yaşlı kadın, elindeki kanlı bez parçalarını o kadar sert sıkıyordu ki parmak boğumları beyazlamış, tırnakları avcuna batmıştı. Alnından süzülen ter damlaları, yanaklarındaki korkuyla karışıyordu. O, Solgard'da yüzlerce çocuğun dünyaya gelişine tanıklık etmişti ama bu... Bu başkaydı. Doğumdan değil, doğandan korkuyordu.

Yatağın üzerinde, ipek çarşafların kanla kızıla boyandığı o sunakta, Elyra Vael'thra yatıyordu. Solgard'ın en kudretli Rün Mimarı, İmparatorluğun yasaklı sırlarını parmak uçlarında taşıyan, Akademinin korkulan danışmanı... Şimdi sadece et ve kemikten ibaret, titreyen bir yığın gibiydi.

Bedeni, doğumun getirdiği o ilkel, fiziksel acıyla değil; rahminden kopan o "Varlığın" yaydığı saf, işlenmemiş Ruhsal Baskı ile tükenmişti. İçindeki Hayati Zerreler, bu anormal gücün yakınlığıyla kavrulmuş, Ruh Kanalları aşırı yüklenmeden dolayı sızım sızım sızlıyordu.

Elyra gözlerini zorlukla araladı. Kirpikleri birbirine yapışmıştı. İrislerinde, aşırı Tını (Mana) kullanımının bedeli olan o tanıdık, tekinsiz turkuaz parıltı —Rün Görüşü— can çekişen bir köz gibi titreşiyordu. Bakışları bulanıktı ama iradesi çelik kadar sertti.

"Ver onu bana," dedi Elyra.

Sesi, yeni doğum yapmış bir annenin şefkatinden fersahlarca uzaktı. Bu ses, savaş meydanında son emrini veren, boğazı kanla dolu bir komutanınki kadar metalik, soğuk ve kesindi.

Ebe tereddüt etti. Kucağındaki o küçük, sessiz paketin yaydığı ısı, kollarını yakıyordu. Kundak bezleri, sanki görünmez bir rüzgârla dalgalanıyordu. Ama Elyra'nın bakışlarındaki o mutlak otorite, ebenin korkusundan daha baskındı. Yaşlı kadın titreyerek yaklaştı, kundağı Elyra'nın göğsüne bıraktı ve sanki kor bir kömüre dokunmuş gibi hızla geri çekilip odanın en karanlık köşesine, gölgelerin içine sindi.

Oda, bir anlığına zamanın akışından koptu.

Elyra, titreyen, kanlı ellerini oğlunun üzerine koydu. Göğüs kafesi inip kalkıyordu ama bebekten tek bir ağlama sesi gelmiyordu. Normal bir bebek, ciğerlerine dolan ilk havayla çığlık atardı. Ama o... O, havayı içine çekiyor, yutuyor ama geri vermiyordu.

Ve bebek gözlerini açtı.

O an, Elyra'nın nefesi boğazında düğümlendi. Kalbi, göğüs kafesine vuran bir balyoz gibi tekledi. Gördüğü şey, bir yenidoğanın masum, dünyaya yabancı bakışları değildi.

Sol gözü, Elyra'nınki gibi soğuk, analitik ve insani bir Safir Mavisiydi. Gökyüzü kadar berrak, Solgard'ın buzlu suları kadar net. İnsana dair ne varsa, o gözdeydi.

Ancak sağ gözü...

O gözde insanlığa, merhamete ya da bu dünyaya ait herhangi bir kurala dair hiçbir iz yoktu. Orada, erimiş bir maden gibi dönen, yakıcı, kadim ve vahşi bir Kehribar-Altın girdap vardı. İris dikey bir yırtık gibiydi. Drasly soyunun, o yasaklı, tarihten silinmiş ve unutulmuş kanın mirası, o küçücük irisin içinde bir kıyamet alameti gibi parlıyordu.

Elyra, Rün Görüşü'nü o küçük bedenin içine, biyolojik sınırların, etin ve kemiğin ötesine odakladı. Gördüğü hakikat, kalbini paslı bir mengene gibi sıktı.

Bebeğin içinde, o narin, incecik damarlarında akan şey sadece kan değildi.

Orada bir okyanus vardı.

Sınırsız, dipsiz, köpüren bir Tını (Mana) okyanusu. Drasly soyunun o vahşi, kontrolsüz, yıkım getiren kızıl-altın enerjisi, bu küçücük bedeni içeriden dışarıya doğru parçalamak, yakmak ve yok etmek için çırpınıyordu. Bir kağıt bardağa, kızgın lavları doldurmaya çalışmak gibiydi. Kapasite yetersizdi. Beden, ruhu taşıyamıyordu. Yaşam Örgüsü, bu yoğunluğun altında eriyip gitmek üzereydi.

"Çok fazla..." diye fısıldadı Elyra. Sesi çaresizlikle değil, teknik bir tespitin soğukluğuyla çıktı. Bir annenin feryadı değil, bir mimarın çöküş raporuydu bu. "Bu beden... bu çekirdeği taşıyamaz. Patlayacak."

Odadaki kalın camlar, artan Ruhsal Baskı ile inlemeye başladı.

ÇIT... ÇIT...

Pencerelerdeki buzlanma aniden eriyor, camın yüzeyinde ince çatlaklar, örümcek ağları gibi yayılıyordu. Odanın köşesindeki ağır meşe dolap, sanki görünmez bir devin eli tarafından sıkılıyormuş gibi gıcırdadı. Şöminedeki ateş tamamen söndü; bebek, odadaki tüm ısıyı, tüm enerjiyi, tüm varlığı kendine çekiyordu. Atasal Tınlaşım, kontrolsüz bir kara delik gibi işliyordu.

Bebeğin teninden, gözeneklerinden sızan Tını'nın ısısıyla ince, gri dumanlar tütmeye başlamıştı. Cildi kızarıyor, altındaki damarlar siyahlaşarak belirginleşiyordu. Kristalleşme başlıyordu. Eğer müdahale etmezse, oğlu birkaç dakika içinde kendi gücüyle kavrulup bir kül yığınına dönecekti.

Elyra'nın zihni, korkuyu bir kenara itti. O, Solgard'ın en iyisiydi. Yasaklı arşivlerin bekçisiydi. Bu an için hazırlanmıştı. Yıllardır topladığı parşömenler, antik dillerde yazılmış uyarılar, hepsi bu an içindi.

Zorlukla yatağın yanındaki abanoz kutuya uzandı. Parmakları titriyordu ama hareketi kararlıydı. Kutuyu açtı. İçinde, ucu Yıldız Cürufundan yapılmış, sapı kemikten oyulmuş, tuhaf, tekinsiz bir kalem ve yanında zift karası, hafifçe parlayan bir mürekkep şişesi vardı.

Bu mürekkep sıradan değildi. İçinde Elyra'nın kendi kanı, sıvılaştırılmış Kudret (Aura) ve nadir bulunan anti-mana metallerinin tozu vardı.

"Özür dilerim..." dedi Elyra, bebeği yüzüstü çevirirken. "Canın yanacak. Çok yanacak. Ama yaşamanın tek yolu bu."

Bu, parşömene yazı yazmak değildi. Bu, etin üzerine kader kazımaktı.

Kullandığı teknik, Solgard Akademisi'nin yasaklı arşivlerinde bile adı fısıltıyla anılan, unutulmuş, tehlikeli ve bedel isteyen bir sanattı: Esir Dokuma (Aether-Weave).

Kalemin ucunu mürekkebe batırdı ve bebeğin omurgasının başladığı yere, boyun köküne değdirdi.

CIZZT!

Kalem tene değdiği an, sanki kızgın bir demir suya değmiş gibi bir ses çıktı. Odaya yanık et ve ozon kokusu yayıldı. Siyah mürekkep derinin üstünde kalmadı; canlı bir parazit gibi altına sızdı, o kaynayan, patlamak üzere olan Tını kanallarına işledi, onları yakalayip mühürlemeye başladı.

Bebek sessiz bir çığlıkla kasıldı. Minik sırtı bir yay gibi gerildi. Ağzı açıldı, yüzü acıyla buruştu ama ses çıkmadı; çünkü ciğerlerinde hâlâ hava yoktu, sadece saf, yakıcı bir acı vardı. Ruh Kanalları, bu ani ve vahşi müdahaleyle şoka girmişti.

Elyra durmadı. Gözlerinden yaşlar süzülüp bebeğin sırtına damlıyor, siyah mürekkeple karışıyordu ama eli bir makine hassasiyetiyle çalışmaya devam ediyordu. Her saniye, her çizgi hayatiydi.

Omurga boyunca inen dikey, kalın, kapkara bir hat çizdi. Bu, ana sütundu; vücudu ayakta tutacak olan direk. Ardından kürek kemiklerine yayılan, ejderha kanatlarını andıran karmaşık, köşeli, geometrik dağıtıcı kanalları işledi. Bu kanallar, merkezdeki yükü dağıtacak, basınca direnecek desteklerdi. Ve en son, merkezde, kalbin tam arkasında, o vahşi enerjiyi sonsuz bir döngüye sokacak, onu yutup hapsedecek olan o kapkara, yoğun düğümü attı.

Kızıl Hüküm Mührü: Birinci Katman.

Ouroboros. Kendi kuyruğunu yiyen yılan. Ama bu bir yılan değildi; bu bir kilitti. Bir baraj kapağıydı.

Elyra son çizgiyi çektiğinde, kalem elinden düştü ve yerde tok bir sesle yuvarlandı.

Odadaki o boğucu basınç, bir balonun sönmesi gibi aniden kayboldu. Pencerelerdeki çatırtı durdu. Şöminedeki küller yatıştı. Havadaki o metalik tat silindi.

Ve o an, ilk kez...

"Ingaaaaa!"

Bebek ağladı.

Bu, güçlü bir ağlama değildi. Zayıf, yorgun, acı dolu bir inlemeydi. Ama hayattı. Ciğerlerine hava dolmuştu. Okyanus, bardağın içine hapsedilmiş, kapakları kapatılmış ve sızdırmaz hale getirilmişti.

Kael nefes alıyordu. Ama sırtındaki o taze, siyah-kızıl dövme, canlı bir varlık gibi nabız atıyordu. Mühür, altındaki okyanusu tutuyor, onu besliyor ve aynı zamanda onu kısıtlıyordu.

Elyra, başını kanlı yastığa bıraktı. Görüşü bulanıklaşıyor, dünyası kararıyordu. Kendi Tınısı, bu işlem sırasında neredeyse tükenmişti. İç Örgüsü parçalanmış gibi hissediyordu. Oğlu yaşıyordu. Ama yarattığı şeyin ne olduğunu, o mührün altına neyi hapsettiğini, hangi laneti gizlediğini çok iyi biliyordu.

Bu sadece bir çocuk değildi. Bu, insan derisine hapsedilmiş bir felaketti. Bir Anomali. Evrenin kurallarına atılmış bir çentik.

"Kael..." diye fısıldadı Elyra, bilinci o tatlı, davetkâr karanlığa gömülmeden hemen önce. Gözlerindeki turkuaz ışık son kez parladı ve söndü. "Adın Kael olsun. Küllerin arasındaki o inatçı, sönmeyen ışık."

Ebe, köşeden korkarak çıktı. Bebeği, Kael'i kucağına aldı. Çocuk şimdi susmuştu. Sağ gözündeki o altın parıltı sönmüş, yerini koyu, belirsiz bir renge bırakmıştı. Mühür işini yapmıştı. Canavar uykuya dalmıştı. Şimdilik.

Dışarıda fırtına dinmişti, ama Vael'thra malikanesinin duvarları arasında, Aeyrdrasil'in kaderini değiştirecek, çağlar boyu anlatılacak olan o sessiz, karanlık fırtına daha yeni başlıyordu.