Cherreads

Chapter 3 - KRİSTALLEŞME RİSKİ

BÖLÜM 3: KRİSTALLEŞME RİSKİ

Üç gün.

Oğlumun o fırtınalı gecede, kan, kükürt ve yasaklı mürekkep kokuları arasında, bir çığlık yerine bir hükümle dünyaya gelişinin üzerinden sadece üç güneş döngüsü geçmişti. Ancak Vael'thra Malikanesi'nin o yüksek, soğuk taş duvarlarının ardında zaman, kum saatinin içinden akan ince bir toz gibi değil; pıhtılaşmış bir kan gibi ağır, yapışkan ve duraksayarak ilerliyordu.

Gecenin en karanlık, şafağın ise en uzak olduğu o ölü saatte, elimdeki gümüş şamdanın titrek ışığıyla koridorda yürüyordum. Malikane sessizdi, ama bu huzurlu bir uykunun sessizliği değildi. Bu, fırtına öncesinde ormandaki kuşların, yaklaşan avcıyı sezerek susmasına benzeyen, beklenti dolu, gergin bir sükûnetti. Hizmetçilerin fısıltılarını, taş duvarların arasından sızan bir rüzgar gibi duyabiliyordum; gölgelerin arasına sinmiş, korkuyla karışık meraklarını birbirlerine, fısıltıdan da alçak seslerle aktarıyorlardı.

"Bebek çok sessiz," diyorlardı, seslerini koridorun uğultusuna saklayarak. "Sadece titriyor. Belki kolik sancısıdır, belki de evin soğuğunu almıştır. Zavallı şey, doğar doğmaz hasta düştü."

Aptallar.

Onların basit bir mide sancısı ya da üşütme sandığı şey, aslında biyolojik bir felaketin, derinin altına hapsedilmiş bir yanardağın ilk sarsıntılarıydı. Onlar kundağın içinde bir bebek görüyordu; ben ise sızdıran, kritik eşiğe gelmiş bir reaktör görüyordum. Onlar bir yaşamın başlangıcını kutlarken, ben bir yok oluşun matematiğini yapıyordum.

Koridorun sonundaki odaya, Kael'in odasına yaklaştığımda, havadaki değişim tenimde fiziksel bir baskı oluşturmaya başladı. Kapının altından sızan hava akımı soğuk değil, aksine genzi yakan, metalik ve kuru bir sıcaklık taşıyordu. Ozon kokusu. Yüksek yoğunluklu Tını'nın (Mana) havayı iyonize ederken, oksijeni yakarken bıraktığı o karakteristik, tekinsiz koku. Bu koku, bir bebeğin odasında olmamalıydı. Bu koku, bir savaş meydanında, büyülerin çarpıştığı o ölümcül anda olurdu.

Elimi kapı koluna uzattım. Metal sıcaktı.

Kapıyı açtım.

İçerisi, bir bebek odasından çok, basınç altındaki bir kazanı andırıyordu. Perdeler sıkı sıkıya kapalıydı ama oda zifiri karanlık değildi. Beşiğin etrafındaki hava, ısıdan dolayı titreşiyor, bir serap gibi dalgalanıyordu. Şamdanı girişin yanındaki dresura bıraktım; alev, odadaki yoğun Tını baskısı yüzünden dimdik duramıyor, sanki görünmez bir rüzgarla boğuşur gibi sağa sola yatıyor, can çekişiyordu.

Dadı, odanın en uzak köşesine, gölgelerin en koyu olduğu yere sinmiş, korkuyla titriyordu. Beni gördüğünde rahatlamadı, sadece bu lanetli sorumluluğu atabileceği birinin gelmesine, bir kurbanın gelmesine şükretti. Kadının göz bebekleri büyümüş, nefes alışverişi hızlanmıştı. Burada, bu odada, insan doğasına aykırı bir şeylerin döndüğünü iliklerine kadar hissediyordu.

"Çekil," dedim. Sesimdeki metalik tını, kadının kemiklerini titretmiş olmalıydı ki tek kelime etmeden, itiraz bile edemeden, gölgesinden korkan bir fare gibi odadan sıvıştı. Kapıyı arkasından kapattığımda, odadaki basınç kulaklarımı tıkadı.

Yalnızdık.

Beşiğe doğru yürüdüm. Her adımda, omuzlarıma binen görünmez ağırlık artıyordu. Bu, sıradan bir hava basıncı değildi. Bu, Ruhsal Baskıydı. Henüz üç günlük bir bebeğin, o minicik bedene sığmayan devasa varlığının dışarıya taşan, kontrolsüzce yayılan saf kudretiydi.

Eğildim ve ona baktım.

Kael uyumuyordu. Ağlamıyordu da. Ağlamak, ciğerlerin hava ile dolup boşalmasını, bir yaşam belirtisi göstermesini gerektirirdi. Oysa Kael'in ciğerleri, görünmez bir el tarafından sıkılmış gibi kilitlenmişti.

Sadece... titriyordu.

Minik bedeni, sıtma nöbetine tutulmuş bir asker gibi sarsılıyordu. Yüzü kıpkırmızı kesilmiş, alnında boncuk boncuk terler birikmişti. Ancak bu terler akmıyor, tenindeki aşırı ısı yüzünden anında buharlaşıyor, çocuğun etrafında ince, gri bir sis tabakası oluşturuyordu. Minik ellerini yumruk yapmış, göğsüne, tam kalbinin üzerine bastırıyordu. Sanki içerideki bir şeyi tutmaya ya da onu parçalamaya, göğsünü yarıp atmaya çalışıyor gibiydi.

Nefesleri kesik kesikti; sanki ciğerlerine hava değil, erimiş cam parçaları çekiyordu. Her nefes alışında, göğüs kafesi acı verici bir şekilde inip kalkıyordu.

"Rün Görüşü," diye fısıldadım.

Gözlerimi o tanıdık, analitik turkuaz parıltıya bürüdüm. Dünyanın fiziksel renkleri soldu, yerini enerji hatlarının, yaşam akışlarının ve Tını'nın o karmaşık dansına bıraktı. Ve o an, oğlumun bedenindeki o korkunç gerçeği, o sessiz çığlığın sebebini tüm çıplaklığıyla gördüm.

Normal bir insanın "Can Akışı", damarlarında sakin bir nehir gibi ilerler. Hayati zerreleri besler, bedeni ısıtır, ruhu bedene bağlar. Ama Kael...

Onun içindeki o "Okyanus", o lanetli Drasly mirası, henüz gelişmemiş, ipek ipliği kadar ince olan Tını Kanalları'na (Meridyenlere) sığmıyordu. Akış o kadar yoğun, o kadar yüklü ve o kadar "ağırdı" ki, damarlarının iç çeperlerine sürtünerek, onları aşındırarak ilerliyordu.

Ve en kötüsü... akış durmuştu.

Tıkanıklık.

Kalbinden çıkıp sırtındaki **"Kızıl Hüküm Mührü"**ne (Seal of Crimson Dominion) giden ana iletim hattında, o yoğun, erimiş altın rengindeki Tını, sıvı formunu kaybetmişti. Mührün çekim gücü ile kalbin pompalama gücü arasında sıkışan enerji, basınç altında katılaşmış ve mikroskobik, jilet keskinliğinde parçalara dönüşmüştü.

Kristalleşme.

Kael'in damarlarında kan değil, cam kırıkları dolaşıyordu. Her kalp atışı, bu kırıkları etine biraz daha batırıyor, damar duvarlarını içeriden dışarıya doğru dilimliyor, onu sessizce infaz ediyordu. Bu acı... yetişkin bir savaşçıyı bile dizlerinin üzerine çöktürebilecek, aklını yitirtebilecek bir ızdıraptı. Ve benim üç günlük oğlum, bu acıyı sessizce, dişleri olmayan damaklarını birbirine bastırarak çekiyordu. Çünkü bağırmak için harcayacağı enerjiyi, hayatta kalmak için kullanıyordu.

"Canın yanıyor," dedim, sesimin titremesine engel olamayarak. Bir Mimar olarak sorunu görüyordum ama bir anne olarak kalbim parçalanıyordu. Elimi, o küçücük, ateş gibi yanan göğsüne koydum. Derisi, elimin altında bir köz gibi yanıyordu. "Tabii ki yanıyor. İçindeki nehir dondu Kael. Akamıyor. Ve akamayan güç... çürütür."

Kael, gözlerini bana çevirdi.

O çift renkli gözler... Biri benim soyumdan gelen, Aeyrdrasil'in kış gökleri gibi serin Safir Mavisi, diğeri ise babasının, o yasaklı soyun mirası olan, erimiş bir maden gibi dönen, yakıcı Kehribar-Altın. O gözlerde bir bebeğin masumiyeti, bir yenidoğanın şaşkınlığı yoktu. Acının getirdiği o erken olgunluk, o derin ve karanlık farkındalık vardı. Bana bir anneye bakar gibi bakmıyordu; bir kurtarıcıya, ya da bir cellada bakar gibi bakıyordu. Beni tartıyordu. Acısını dindirip dindiremeyeceğimi, yoksa onu bu azapla baş başa mı bırakacağımı soruyordu.

"Dayan," dedim, sesimi sertleştirerek. Ona acımak, onu kurtarmazdı. "Şimdi o yolu açacağım. Ama... bu biraz daha canını yakacak. Belki de şimdiye kadar hissettiğin her şeyden daha fazla."

Elimi, göğsünden çekip sırtının altına, kundağın içine kaydırdım. Parmaklarım, o taze, hala iyileşmekte olan, simsiyah mürekkeple işlenmiş mührün üzerine, ejderha rünlerinin tam merkezine dokundu. Mühür, parmaklarımın altında canlı bir kalp gibi atıyordu; açtı, talepkardı ama yolu tıkalıydı.

Diğer elimin işaret parmağını, köprücük kemiğinin hemen altına, ana tıkanıklığın olduğu, o altın kristallerin biriktiği düğüm noktasına getirdim.

Kendi Tınımı (Manamı) parmak ucuma topladım. Benim enerjim, onunki gibi vahşi, yakıcı ve kaotik değildi; soğuk, keskin, düzenli ve delici bir "Mavi" idi. Bir neşter gibi. Hassas bir kilit açıcı gibi.

"Kırıl," diye emrettim.

Parmağımı bastırdım. Ve kendi enerjimi, bir çivi gibi onun tıkalı damarına, o kristalleşmiş tıkanıklığın kalbine çaktım.

Kael'in vücudu, yediği darbeyle yay gibi gerildi. Ağzı sonuna kadar açıldı, sessiz, boğuk bir çığlık attı. Ciğerlerindeki hava tamamen boşaldı. Gözleri geriye kaydı, sadece beyazları göründü.

İçeride, mikroskobik dünyada olan şeyi Rün Görüşümle saniye saniye izliyordum. Gönderdiğim o mavi enerji oku, tıkanıklığı oluşturan o altın kristallere, o donmuş Tını parçalarına çarptı.

ÇIT... ÇAT.

Fiziksel bir ses değildi bu; ruhsal bir kırılma sesiydi, kemiklerin çatırdamasına benzeyen tekinsiz bir ses. Kristaller parçalandı. Katılaşmış enerji, benim müdahalemle toza dönüştü.

Ve baraj yıkıldı.

Biriken o devasa, yakıcı, sıvı altın kıvamındaki Tını dalgası, açılan yoldan vahşice fışkırdı. Göğüs kafesinden omurgasına, oradan da sırtındaki o aç, bekleyen mühre doğru kontrolsüz bir sel gibi aktı.

Sırtının altındaki elim, o ani ısı artışıyla yandı. Avcumun içi dağlanıyordu ama çekmedim. Çekemezdim. "Kızıl Hüküm Mührü", altına hücum eden bu taze ve vahşi enerjiyle bir anlığına kor gibi kızardı. Odaya, şömine ateşini andıran kızıl, tehditkâr bir ışık yayıldı. Duvardaki gölgeler uzadı, dans etti. Mühür, gelen yükü emdi, öğüttü ve kendi karanlık döngüsüne hapsetti.

Isı, yavaşça dağıldı. Odamdaki o boğucu basınç, bir balonun sönmesi gibi azaldı.

Kael'in gerilen, kaskatı kesilen vücudu, ipleri kesilmiş bir kukla gibi gevşedi ve yatağa yığıldı.

Derin, titrek, hırıltılı bir nefes aldı. Ciğerleri nihayet tam kapasiteyle şişmişti. Oksijen, kavrulmuş dokularına ulaştı. Yüzündeki o sağlıksız, morumsu kızarıklık çekildi, yerini soluk ama huzurlu, mermer gibi bir beyazlığa bıraktı. Odanın havasındaki o ezici, kurşuni ağırlık hafifledi. Şamdandaki alev düzeldi, titremeyi bıraktı ve yukarı doğru, sakince yanmaya başladı.

Geri çekildim. Alnımdaki teri kolumun tersiyle sildim. Dizlerim titriyordu, ayakta durmakta zorlanıyordum. Bu basit bir tıkanıklık açma işlemiydi, bir Mimar için rutin olmalıydı; ama Kael'in içindeki güç o kadar yoğundu ki, harcadığım zihinsel efor, bir kalenin savunma rünlerini tek başıma örmeye bedeldi.

"Geçti," diye fısıldadım, Kael'in terden sırılsıklam olmuş gümüşi saçlarını geriye tararken. "Yol açıldı. Akış sağlandı. En azından şimdilik."

Ancak içimdeki huzursuzluk dinmemişti. Aksine, daha da derinleşmiş, kök salmıştı.

Bu sadece başlangıçtı. Kael daha üç günlüktü ve şimdiden kendi biyolojik sınırlarını, etini ve kemiğini zorluyordu. Tını kanalları, o içindeki okyanusu taşıyamıyordu. Kristalleşme, bir hastalık değildi; bir uyarıydı. Bir ültimatomdu.

"Büyümen lazım," dedim, yorgunluktan sızmış, uykuya dalan oğluma bakarak. Sesimdeki çaresizliği gizleyemiyordum. "Sadece boyun, kilon değil... İçin de büyümeli. O kanalları genişletmen, o yolları sağlamlaştırman lazım. Etin, ruhuna yetişmeli. Yoksa... bir sonraki tıkanıklıkta, o kristaller kalbini durdurduğunda, seni ben bile kurtaramam."

Beşikten uzaklaştım ve pencerenin önüne gittim. Ağır kadife perdeyi hafifçe araladım. Solgard'ın karanlık siluetine, Saray'ın o uzak, soğuk ve kayıtsız ışıklarına baktım. Valdrin'in kuzgunu gitmişti ama gölgesi, o ağır ve baskıcı gölgesi hala bu evin, bu odanın üzerindeydi.

Kael'in durumu bir hastalık değildi. Bir uyumsuzluktu. Ruh, bedene büyük geliyordu. Bir tanrının gücünü, bir faninin damarlarına sığdırmaya çalışıyorduk.

"Bu bir hediye değil," dedim karanlığa, camdaki yorgun yansımama bakarak. "Bu bir kuşatma. Kendi kanın, kendi etine savaş açmış durumda Kael. Ve biz... biz daha surları bile öremedik. Sadece delikleri tıkıyoruz."

Arkamı döndüğümde, kapının aralığında küçük bir gölge fark ettim.

Elyndra.

Beş yaşındaki kızım, elinde tüylü, eski bir oyuncakla orada duruyordu. Uyanmıştı. Belki de odadaki o ani enerji patlamasını, o kızıl ışığı hissetmişti. Onun "büyüsüz" olması, hissetmediği anlamına gelmiyordu; aksine, o saflığıyla havadaki değişimi herkesten önce seziyordu.

"Anne?" dedi uykulu, çatallı bir sesle. "Kardeşim... o yine mi yandı? Odası... çok sıcak."

Yanına gittim ve diz çöktüm. Yüzündeki o masum endişeyi görünce kalbim sızladı. O, bu karanlık dünyanın, bu rünlerin, kanlı mirasların ve acı çeken bebeklerin dışında kalmalıydı. Onun dünyası yumuşak olmalıydı.

"Hayır tatlım," dedim, ona sarılarak. Kokusunu, o temiz sabun ve süt kokusunu içime çektim. Bu koku, odadaki ozon ve yanık kokusunu bastırıyordu. "Sadece... ateşi çıktı. Ama şimdi iyi. Soğudu. Ben hallettim."

Elyndra, omzumun üzerinden beşiğe, karanlıkta yatan kardeşine baktı.

"Ona dokunduğumda," dedi Elyndra fısıltıyla, sanki bir sır veriyormuş gibi. "Elim gıdıklanıyor anne. Sanki... içinde arılar vızıldıyor. Çok fazla arı var."

Gülümsedim ama bu hüzünlü, kırık bir gülümsemeydi. Arılar değil, fırtınalar vızıldıyordu içinde. Yıkım vızıldıyordu.

"Hadi," dedim, onu kucağıma alarak. "Yatağına dönelim. Kael'in dinlenmesi lazım. Bizim de. Yarın... yarın zor bir gün olacak."

Odadan çıkarken, son bir kez arkama, o sessizliğe gömülmüş beşiğe baktım. Kael huzurla uyuyordu. Ama ben biliyordum ki, bu huzur geçiciydi; bir sonraki dalga gelene kadar sürecek kısa bir ateşkes. O mühür, o daracık damarlar, o küçücük beden... hepsi zamana karşı, biyolojiye karşı verilen bir savaşın parçalarıydı.

Ve zaman, bizim tarafımızda değildi. Zaman, Kael'in içindeki okyanusun tarafındaydı.

More Chapters