Vael'thra Malikanesi'nin yüksek duvarlarla çevrili iç bahçesinde zaman, dışarıdaki dünyadan farklı işliyor gibiydi. Solgard'ın kalabalık caddelerinden gelen uğultu, bu duvarlara çarpıp sönüyor; geriye sadece rüzgârın yapraklar arasındaki hışırtısı ve süs havuzundan dökülen suyun ritmik şırıltısı kalıyordu.
Dört yaşındaki Kael, bahçenin en gölgeli köşesindeki yaşlı bir salkımsöğüdün altına oturmuştu.
Çıplak ayakları serin çimlere değiyordu ama o, çimenlerin ıslaklığını hissetmiyordu. Hissettiği tek şey, ayak tabanlarından yukarı, bacaklarına doğru tırmanan ve kemiklerinin içindeki ilikle rezonansa giren o boğuk titreşimdi. Toprağın Hayati Zerreleri, Kael'in varlığından rahatsız olmuşçasına geri çekiliyor, onun bastığı yerdeki çimler hafifçe sararıp boyun büküyordu.
Kael, kucağındaki ellerine baktı. Avuç içleri terliydi. Parmak uçları, sanki karıncalanıyormuş gibi sürekli bir uyuşukluk içindeydi.
"Dur..." diye fısıldadı kendi kendine. Bu bir emir değildi; çaresiz bir ricaydı.
Sırtındaki geçici mühür, derisinin altında gerilen bir deri parçası gibi zonkluyordu. Omurgası boyunca uzanan Ruh Kanalları, içindeki Tını (Mana) okyanusunun baskısı altında sızlıyordu. Okyanus kabarıyordu. Gelgit yükseliyordu. Ve Kael, henüz dört yaşında olmasına rağmen, barajın duvarlarının çatladığını biliyordu.
Uzaktan, bahçenin güneşli tarafında ablası Elyndra'nın kahkahası duyuldu. Elyndra, bir kelebeğin peşinden koşuyor, etrafına saf, temiz ve korkusuz bir yaşam enerjisi yayıyordu. Onun Kudreti (Aurası), güneş ışığı kadar doğal ve zararsızdı.
Kael'in sağ gözündeki kehribar iris, ablasına kilitlendi.
O an, içindeki ses—Atasal Tınlaşım—uyandı.
Bu, kelimelerle konuşan bir ses değildi. Bu, bir dürtüydü. Bir yırtıcının, hareket eden bir avı gördüğünde hissettiği o önlenemez odaklanma haliydi. Kael'in içindeki Boşluk (Void), Elyndra'nın yaydığı o saf yaşama karşı korkunç bir açlık duydu.
Çek... Tüket... Dengele...
Kael'in nefesi kesildi. Göğüs kafesi, sanki görünmez bir el tarafından sıkılıyormuş gibi daraldı. Kalbi, göğsüne vuran bir balyoz gibi atmaya başladı.
"Hayır!" diye inledi Kael, dişlerini sıkarak. Başını öne eğdi, elleriyle kulaklarını kapattı ama ses dışarıdan gelmiyordu. Ses, kanının içindeydi.
İç İletim Ağı boyunca yayılan o yakıcı sıcaklık, midesinden boğazına doğru yükseldi. Bu, kusma hissi gibiydi ama midesindeki safra değil, saf enerjiydi. Mührün zayıf noktalarından sızan Tını, bir gaz sızıntısı gibi vücuduna yayılıyor, çıkış yolu arıyordu.
Eğer bu enerjiyi serbest bırakırsa, sadece oturduğu ağacı değil, bahçenin o kısmını, belki de ablasını...
Gözlerini sıkıca yumdu.
O sırada, malikanenin ikinci katındaki balkonun gölgesinde, Elyra Vael'thra oğlunu izliyordu.
Elyra'nın elleri balkonun mermer korkuluğunu o kadar sert sıkıyordu ki, parmak boğumları beyazlamıştı. Rün Görüşü ile oğlunun bedenini tarıyordu. Gördüğü şey, bir annenin kalbini durduracak cinstendi.
Kael'in bedenindeki Tınlaşım, kritik eşiği aşmak üzereydi. Çocuğun aurası, siyah ve mor renkli, dikenli bir bulut gibi etrafını sarmıştı. Normalde bir çocuğun aurası, bedenin birkaç santim ötesine geçmezdi. Kael'inki ise üç metrelik bir alanı yutuyordu.
"Dayan Kael," diye fısıldadı Elyra. Aşağı inip müdahale etmek istedi ama durdu. Bunu yapamazdı. Eğer Kael'in her krizinde ona kendi manasıyla destek verirse, çocuğun bedeni asla kendi savunma mekanizmasını geliştiremezdi. Kael'in iradesinin, o güce hükmetmeyi öğrenmesi gerekiyordu.
Aşağıda, söğüt ağacının altında, Kael yere yığıldı.
Yanağı serin toprağa değdi. Burnuna çürümüş yaprak ve nemli toprak kokusu doldu.
Acı, artık fiziksel bir boyuta ulaşmıştı. Damarlarının içinde sanki sıvı cam parçaları akıyordu. Kanın Çağrısı, beynine tek bir komut gönderiyordu: Bırak gitsin. Patla. Rahatla.
Patlamak, rahatlamak demekti. O basıncı dışarı atmak, o yakıcı yükten kurtulmak demekti.
Ama Kael, bulanıklaşan görüşüyle ilerideki Elyndra'yı görüyordu. Eğer patlarsa, o ışık sönecekti.
"Bırakmayacağım..." dedi Kael, toprağı tırnaklarıyla kazırken.
O an, dört yaşındaki bir çocuğun zekasının ötesinde, tamamen hayatta kalma içgüdüsüne dayalı bir şey yaptı.
Gücü durdurmaya çalışmadı. Çünkü durdurulamayacağını, okyanusun önüne duvar örülemeyeceğini acı tecrübelerle öğrenmişti.
Bunun yerine, akışa bir yön vermeyi denedi.
Zihninde, Elyra'nın ona anlattığı o karmaşık teoriler, rün şemaları yoktu. Sadece basit, ilkel bir imge vardı: Nehir.
İçindeki o yakıcı nehri, göğsünden (kalbinden) uzaklaştırıp, sağ koluna doğru itmeye çalıştı.
Git... Koluma git... Toprağa git...
Bu zihinsel komut, bedeninde korkunç bir kasılmaya neden oldu. Sağ omzu yerinden çıkacakmış gibi gerildi. Kolundaki damarlar, derisinin altında siyah solucanlar gibi kabardı. Ruh Kanalları, bu zoraki yönlendirmeye isyan ediyordu.
Kael çığlık atmadı. Ağzını açtı ama sadece boğuk bir hırıltı çıktı. Tüm iradesini sağ elinin avuç içine odakladı.
Ve sonra, o temas gerçekleşti.
Kael, sağ elini ağacın köklerinden birine bastırdı.
GÜM.
Sessiz, boğuk bir tınlama.
Bu ses kulakla duyulmadı; bahçedeki tüm canlıların Hayati Zerrelerinde hissedildi. Kuşlar sustu. Rüzgar durdu. Havada bir anlık bir vakum oluştu.
Kael'in dokunduğu ağaç kökü, aniden grileşti.
Sanki yüzyıllar bir saniyeye sığdırılmış gibi; o kalın, canlı odun parçası hızla kurudu, çatladı ve toz haline geldi. Kael'in içindeki o vahşi Tını, vücudundan çıkıp ağaca akmış, ağacın yaşam özünü yutarak kendini doyurmuş ve nötrlenmişti.
Söğüt ağacının yaprakları bir anda sarardı ve yağmur gibi dökülmeye başladı.
Kael derin, titrek bir nefes aldı.
Odadaki o boğucu basınç kalkmıştı. Midesindeki bulantı geçmiş, yerini derin, dipsiz bir yorgunluğa bırakmıştı. Ama başarmıştı. Patlamamıştı. Ablasına zarar vermemiş, sadece bir ağaç kökünü kurban etmişti.
Balkonda, Elyra'nın gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
Gördüğü şey sadece bir krizin atlatılması değildi. Gördüğü şey, Kael'in "İradesinin" doğuşuydu. Okyanus vahşiydi, evet. Ama kaptan, dümeni bırakmamıştı.
"Hazır," dedi Elyra, arkasındaki gölgelere dönerek. Orada, sadık hizmetkarı ve koruması duruyordu. "Laboratuvarı hazırlayın. Bu gece yapıyoruz."
Hizmetkar tereddütle sordu: "Emin misiniz Leydi'm? Bedeni... çok zayıf görünüyor."
"Bedeni zayıf," dedi Elyra, aşağıda toprağın üzerinde yatan, yaprakların örttüğü oğluna bakarak. Sesi gurur ve acıyla titriyordu. "Ama zihni... zihni bir yetişkinden daha güçlü. O acıyı kaldırabilir. Kaldırmak zorunda."
Aşağıda, Elyndra koşarak geldi.
"Kael!" diye bağırdı, kardeşinin yanına diz çökerek. "Ne oldu? Neden yatıyorsun?"
Kael, yorgun gözlerini araladı. Sağ gözündeki altın parıltı sönmüş, yerini donuk bir kehribar rengine bırakmıştı.
"Yoruldum," dedi Kael, yalan söyleyerek. Sesi, sanki boğazı zımparalanmış gibi kısıktı. "Sadece... ağaçla oynadım."
Elyndra, kurumuş, toz haline gelmiş köke ve sararan yapraklara baktı. Bir anlığına korku gözlerinden geçti ama sonra kardeşinin solgun yüzünü görünce o korkuyu bastırdı.
"Tamam," dedi Elyndra, elini uzatarak. "Gel. Seni içeri götüreyim. Annem kızmadan."
Kael, ablasının elini tutmadı. Kendi başına kalktı. Bacakları titriyordu ama desteğe ihtiyacı olmadığını göstermek istiyordu. Ya da belki de, dokunursa yine o enerjinin ablasına geçeceğinden korkuyordu.
"Yürüyebilirim," dedi.
İki çocuk, sararan söğüt ağacının altından çıkıp malikaneye doğru yürürken, Kael sırtındaki o sızlayan noktada, Kızıl Hüküm Mührünün olduğu yerde yeni bir hissetti.
Mühür artık sadece bir kilit değildi. O bir parçaydı. Ve bu parça, bu gece tamamlanacaktı. Kael bunu bilmiyordu ama kanı biliyordu. Kan Hafızası, yaklaşan çeliği ve acıyı hatırlıyor, ona hazırlanıyordu.
Yukarıda, gökyüzü tekrar grileşmeye başlamıştı. Solgard'ın havası, yaklaşan kaderin ağırlığıyla yoğunlaşmıştı.
Elyra balkondan içeri girdi ve çalışma masasına yöneldi. Masanın üzerinde, Kael için hazırladığı yeni mührün şeması ve yanında duran o uğursuz şişe vardı.
Sıvılaştırılmış Rün Çeliği.
"Bu gece," dedi Elyra, şişeyi eline alırken. Şişenin içindeki gümüşi-kızıl sıvı, sanki sahibinin sesini duymuş gibi kendi kendine girdaplandı. "Bu gece oğlumu gömeceğim... ve bir silah olarak yeniden doğuracağım."
