--------------------------------------------------------------------------------
BÖLÜM 6: SIVI METAL VE KAN
Vael'thra Malikanesi'nin mahzenine inen döner merdivenler, sanki dünyanın bağırsaklarına inen bir boğaz gibiydi. Taş duvarlardan sızan nem, meşalelerin cılız ışığında parlıyor, hava her basamakta biraz daha ağırlaşıyor, biraz daha metalikleşiyordu.
Dört yaşındaki Kael, annesinin kucağındaydı.
Elyra Vael'thra, oğlunu bir anne şefkatiyle değil, değerli ve kırılgan bir emaneti taşıyan bir muhafız ciddiyetiyle tutuyordu. Yürüyüşünde tereddüt yoktu. Topuklarının taş zeminde çıkardığı tık, tık, tık sesleri, yaklaşan kaderin ritmi gibiydi.
Kael, başını annesinin omzuna yaslamıştı ama gözleri açıktı. Sağ gözündeki kehribar rengi dikey iris, karanlığın içindeki gölgeleri izliyor, titrek meşale ışıklarında saklanan şekilleri seçmeye çalışıyordu. Korkuyordu. Ama bu korku, karanlıktan veya canavarlardan değildi. Bu, Kan Hafızasının derinliklerinden gelen, avlanmak üzere olan bir hayvanın hissettiği o ilkel, kaçınılmaz son hissiydi.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordu Kael. Sesi, nemli koridorda boğuk çıktı.
"Sessizliğin olduğu yere," dedi Elyra. Sesi dümdüzdü. Duygudan arındırılmıştı. Eğer sesine bir damla bile şefkat katarsa, yapacağı şeyi tamamlayamayacağını biliyordu.
Sonunda, üzerinde koruma rünleri kazınmış ağır demir kapıya geldiler. Elyra, avcunu kapının ortasındaki oyuğa bastırdı. Kendi Kudretini (Aurasını) kapıya akıttı. Karmaşık kilit mekanizması, dişlilerin ve sürgülerin ağır gürültüsüyle açıldı.
İçerisi, Kael'in hayal edebileceği hiçbir odaya benzemiyordu.
Burası bir laboratuvar değildi. Bir işkencehaneye de benzemiyordu. Burası, bir demirci atölyesi ile bir ameliyathanenin korkunç birleşimiydi.
Duvarlar, sesi ve enerjiyi içeride hapsetmek için siyah obsidyenle kaplanmıştı. Odanın merkezinde, Malik'in babası Kessir'in dövdüğü o tuhaf, metal yatak duruyordu. Yatağın kenarlarında deri kayışlar, başucunda ise karmaşık, gümüşi iğnelerle dolu mekanik bir kol düzeneği vardı.
Ama Kael'in dikkatini çeken şey yatak değildi.
Yatağın yanındaki taş masanın üzerinde duran, ağzı açık kristal şişeydi.
Şişenin içinde, kendi kendine hareket eden, camın yüzeyine tırmanmaya çalışan, canlı bir sıvı vardı. Gümüş ve kan kırmızısı hareler arasında gidip gelen, metalik ama akışkan bir kabus.
Sıvılaştırılmış Rün Çeliği.
Kael, o şişeye baktığında midesinde bir düğüm hissetti. İçindeki Tını (Mana), tehlikeyi sezerek dalgalandı. Sırtındaki eski, geçici mühür sızlamaya başladı. O sıvı... O sıvı, Kael'in içindeki okyanusu hapsetmek için yaratılmıştı.
Elyra, Kael'i yavaşça metal yatağa bıraktı. Metal soğuktu. Kael'in ince gömleğinden geçip sırtını ürpertti.
"Anne?" dedi Kael, yatağın kenarlarına tutunarak. "Eve gidelim."
Elyra arkasını döndü. Masaya yürüdü. Eldivenlerini çıkardı ve ellerini özel bir solüsyonla yıkadı. Aynadaki yansımasına bakmadı. Bakarsa, gözlerindeki yaşları görebilirdi.
"Bu gece değil Kael," dedi Elyra. Sesi, dövülmüş çelik kadar sertti. "Bu gece, okyanusa bir duvar öreceğiz."
Elyra döndüğünde elinde bir şırınga değil, ucu elmastan daha keskin, Yıldız Cürufundan yapılmış, içi o gümüşi-kızıl sıvıyla dolu oymalı bir kalem vardı.
"Yat," dedi Elyra.
Kael itaat etti. Yüzüstü yattı. Elyra, deri kayışları Kael'in bileklerine, ayaklarına ve göğsüne geçirdi. Kael direnmeye çalıştı ama annesinin elleri güçlüydü. Kayışlar sıkıldı. Kael artık hareket edemiyordu.
"Bu gerekli," dedi Elyra, Kael'in gömleğini sırtından kesip atarken. Çocuğun sırtı ortaya çıktı. Doğumda yapılan ilk mühür, artık solmuş, grileşmiş ve yer yer çatlamıştı. Altındaki deri tahriş olmuş, morarmıştı. Ruh Kanalları, o yetersiz setin ardında zonkluyordu.
"Beni dinle Kael," dedi Elyra, Kael'in kulağına eğilerek. Nefesi sıcak ama sözleri buz gibiydi. "Birazdan hissedeceğin acı... daha önce hissettiğin hiçbir şeye benzemeyecek. Bağırmak isteyeceksin. Bağır. Ağlamak isteyeceksin. Ağla. Ama sakın... sakın hareket etme."
"Neden?" diye hıçkırdı Kael. "Neden bunu yapıyorsun?"
"Çünkü seni seviyorum," dedi Elyra. Ve kalemi Kael'in boyun köküne, omurganın başladığı yere dayadı. "Ve seni yaşatmanın tek yolu bu."
İlk temas.
Elyra, kalemin ucunu deriye batırmadı; deriyi yardı.
CIZZT!
Odaya, kızgın bir demirin ıslak ete değdiği o mide bulandırıcı ses yayıldı. Yanık et kokusu anında havaya karıştı.
Kael çığlık attı.
Bu, bir çocuğun korku çığlığı değildi. Bu, sinir uçları doğrudan erimiş metalle temas eden bir canlının, Hayati Zerrelerinin parçalanmasına verdiği ilkel tepkiydi.
Sıvılaştırılmış Rün Çeliği, derinin altına girdiği an donmadı. Aksine, bir parazit gibi canlandı. Kael'in İç İletim Ağına, omuriliği boyunca uzanan o hassas enerji yollarına saldırdı. Metal, sinirlere sarılıyor, onları yakarak mühürlüyor ve kendi yapay kanalını oluşturuyordu.
Kael'in vücudu, kayışlara rağmen yay gibi gerildi. Dişleri birbirine o kadar sert çarptı ki, ağzının içinde kan tadı hissetti. Gözleri karardı, sonra bembeyaz bir ışıkla patladı.
Acı... Acı bir renk olsaydı, bu dünyadaki tüm renkleri yutan bir beyazlık olurdu.
Elyra durmadı. Gözlerinden yaşlar süzülüp maskesine damlıyordu ama elleri titr emiyordu. O bir Rün Mimarıydı. Hata yapma lüksü yoktu. Bir milimetrelik kayma, Kael'in felç kalmasına veya Tını patlamasıyla ölmesine neden olurdu.
Omurga boyunca aşağıya, kuyruk sokumuna kadar inen o kapkara ana hattı çizdi. Her santimetrede Kael hırıldıyor, yatağı sarsıyordu.
"Dayan..." diye fısıldadı Elyra, kendi Kudretini kaleme aktararak. "Kabul et Kael. Metali kabul et. Onu düşman olarak görme. O senin bir parçan."
Ama Kael'in içindeki Drasly Mirası, bu yabancı maddeyi reddediyordu.
Kael'in sırtındaki deri, sanki altından kaynayan bir şeyler varmış gibi dalgalandı. Mührün çizildiği yerlerden dumanlar çıkmaya başladı. Kael'in Aurası (henüz uyanmamış olsa da, hayatta kalma içgüdüsüyle tetiklenen ham yaşam enerjisi) metali dışarı itmeye çalışıyordu.
Elyra panikledi. "Hayır! İtme! Eğer itersen seni parçalar!"
Sıvı metal, Kael'in direnciyle karşılaşınca agresifleşti. Siyah çizgiler, derinin altında bir örümcek ağı gibi kontrolsüzce yayılmaya, sağlıklı dokuları yakmaya başladı. Çarpılma riski doğmuştu.
Kael'in bilinci, acının ötesinde bir yere, o karanlık Boşluğa (Void) kaydı.
Orada, o karanlığın içinde, yine o varlığı hissetti. Devasa, obsidyen pullu, gözleri olmayan o kadim gölgeyi.
Bırak, dedi gölge. Sesi yoktu, sadece saf iradeydi. Bırak içeri girsin. Bırak seni kessin. Çelik olmadan, şekil alamazsın.
Kael, o acının içinde garip bir mantık buldu. Direnmek acıyı artırıyordu. Teslim olmak... Teslim olmak, metalle bütünleşmek demekti.
Kael, dişlerini sıkarak nefesini verdi. Kaslarını gevşetti. İçindeki okyanusu, o yakıcı metale doğru açtı.
Gelin, diye düşündü. Beni kapatın.
Direnç kırıldığı an, Elyra rahat bir nefes aldı. Sıvı metal sakinleşti. Dağılan parçalar, Elyra'nın kalemiyle çizdiği o kusursuz, geometrik rotaya geri döndü.
Şimdi sıra en zor kısımdaydı.
Kürek kemiklerine yayılan kanatlar ve kalbin tam arkasındaki Kilit Düğümü.
Elyra, yeni bir şişe mürekkep aldı. Bu şişenin içinde kendi kanı daha yoğundu. Bu, biyolojik bir kilit olacaktı. Annenin iradesi, oğlunun kaosunu tutacaktı.
Kalem, Kael'in sol kürek kemiğine değdi. Karmaşık, köşeli, ejderha kanadını andıran desenleri işlemeye başladı. Bu desenler süs değildi; bunlar Tını Dağıtıcılarıydı. Merkezdeki yükü vücuda yayan paratonerler.
Kael artık bağırmıyordu. Sesi kısılmıştı. Sadece boğuk, hırıltılı inlemeler çıkarıyordu. Yatağın deri kaplaması, ter ve idrarla sırılsıklam olmuştu. Vücudu şoktaydı.
Saatler geçti.
Meşalelerden biri söndü. Odanın köşesindeki gölgeler uzadı.
Elyra son çizgiyi, kalbin tam arkasındaki o yoğun, sarmal düğümü attığında, elleri artık tutmuyordu. Ruh Kanalları, aşırı odaklanmaktan dolayı yanıyordu.
"Bitti..." diye fısıldadı Elyra, kalemi metal tepsiye bırakırken. Metalin metale çarpma sesi, odadaki sessizliği bıçak gibi kesti.
Kızıl Hüküm Mührü.
Kael'in sırtı, artık bir insan sırtı değildi.
Boyun kökünden kuyruk sokumuna kadar inen kapkara, kalın bir hat ve omuzlarına yayılan o ürkütücü, gotik kanatlar... Derinin üzerinde bir dövme gibi durmuyorlardı. Derinin içine gömülmüş, etle kaynaşmış siyah bir zırh gibiydiler. Ve en korkuncu...
Mühür nabız atıyordu.
GÜM... GÜM... GÜM...
Kael'in kalbiyle senkronize değil, ondan daha yavaş, daha ağır, metalik bir ritimle atıyordu. Her atışta, siyah çizgilerin içinden koyu kızıl, lav rengi bir ışık geçiyor, sonra sönüyordu.
Elyra, titreyen parmaklarıyla kayışları çözdü.
Kael kıpırdamadı.
"Kael?" Elyra'nın kalbi duracak gibi oldu. "Oğlum?"
Eğildi ve kulağını Kael'in göğsüne dayadı.
Kalbi atıyordu. Ama zayıftı. Çok zayıftı. Beden, bu ağır travmayla başa çıkmak için tüm sistemlerini minimuma indirmişti. Yaşam Örgüsü, kendini onarmak için derin bir uykuya dalmıştı.
Elyra, Kael'i kucağına aldı. Çocuk, sanki kurşundan yapılmış gibi ağırdı. Sırtındaki mühürden yayılan ısı, Elyra'nın kollarını yakıyordu. Ama bırakmadı.
"Özür dilerim..." diye ağladı Elyra, oğlunun terden sırılsıklam olmuş saçlarını öperken. Gözyaşları, Kael'in sırtındaki taze, yanık izlerine damladı. "Seni bir canavara dönüştürdüğüm için özür dilerim. Ama yaşaman gerekiyordu."
O gece, Kael Vael'thra öldü.
O masadan kalkan çocuk, artık Elyra'nın masum oğlu değildi. O, Kızıl Hüküm'ün taşıyıcısıydı. Sırtında, kendi cehenneminin kapısını taşıyan bir gardiyandı.
Elyra, oğlunu odasına götürdü ve temiz çarşaflara yatırdı. Kael yüzüstü yatmak zorundaydı. Sırtı, günlerce, belki haftalarca iyileşmeyecekti.
Pencereden dışarı baktı. Şafak söküyordu. Solgard'ın altın kuleleri, güneşin ilk ışıklarıyla parlıyordu. Dışarıda hayat, neşe ve ışık vardı.
Ama bu odada, Kael'in uykusunda bile dişlerini sıktığı bu odada, sadece metalin soğukluğu ve kanın sıcaklığı vardı.
Elyra, perdesini çekti ve odayı loşluğa gömdü.
"Uyu," dedi fısıldayarak. "Uyu ve güçlen. Çünkü uyandığında... dünya senin için daha da zorlaşacak."
Kael'in sırtındaki mühür, karanlıkta son kez kızıl bir parıltıyla yandı ve sonra karardı. Kilitlenmişti. Okyanus, artık kafesteydi.
