Cherreads

Chapter 8 - EJDERHA VE KELEBEK

Gecenin bıraktığı o ağır metalik tat, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte dağılmamıştı. Böylece Kael'in damağına yapışmış paslı bir mühür gibi orada ortaya çıkıyor.

Gözlerini açtı. Bilinci, derin ve karanlık bir kuyunun parçalarının aralığında çalışan, yorgun bir yüzücü bulunuyor. Bedeni, zihninin komutlarına yanıt vermekte gecikiyordu. Sanki ruhu, bu yeni ve ağırlaşmış yayılmanın içine tam olarak yerleşememiş, alayının altında kendisine ait konforlu bir köşe arıyordu.

İlk fark ettiği şey sessizlikti.

O korkunç, doğduğu günden beri beynii kemiren, kemiklerinin içindekilerle rezonansa girip uğuldayan o Tını (Mana) fırtınası dinmişti. Dalgaların kıyıya vuruş sesi, okyanusun o sağlayıcı basıncı yoktu. Sadece... kendi nefes alışverişinin sesi vardı. Ve bir de sırtındaki o yeni, yabancı ritim.

GÜM... (Sessizlik)... GÜM...

Bu kalp atışı değildi. Bu, sırtına yerleşmiş, omurgasının üzerine çöreklenmiş kadim bir canavarın uykusundaki nefes alıp verme verişiydi.

Kael, kirpiklerinin zorluklarıyla araladı. Oda loştu. Kalın yumuşak perdelerin çeşitleri sızan incecik bir güneş huzmesi, havadaki toz zerrelerini aydınlatıyordu. O toz zerreleri eski Kael'in gözüne birer patlama, renkli kılavuzlar gibi belirdi. Şimdi ise sadece tozdular. Gri, cansız ve sıradan.

Dünya matlaşmıştı. Ama en az artık bağırmıyordu.

Hareket etmeye çalıştı. Sağ kolunu askısının yerine sokmak istedi.

"Ahh..."

Dudaklarından istemsiz bir inilti döküldü. Hareketin oluşturduğu, boyun kökünden kuyruk sokumuna kadar inen o hat, İç Örgüsüne (sinir sistemi) doğrudan bağlı olduğu için kasılmıştır. Acı, keskin bir bıçak darbesi gibi değildi; daha çok gerilen, kurumuş bir derinin kopma hissi görülüyor. Sırtındaki o metalik varlık, Kızıl Hüküm Mührü, hareket ettirilmesi önerilmez. Onu yatağa mıhlayan ağır bir çap şeklidedir.

Kael, yüzünü yastığa gömdü. Yanaklarında serin keten kumaş, ona yaşadığını hatırlatan tek şeydi.

"Canavar..." diye fısıldadı yastiğa. Sesi, perdahlanmış gibi yayılmıştı. Dün gece kopanların boğazını kaybetmişlerdi. "Beni bir canavara çevirdiler."

Annesinin sözleri zihninde yansıdı: "O senin zırhın." Ama Kael kendini zırhlıydı. Kendini, içine hapsedildiği bir tabutun kapağı taşıyor gibi hissediyordu.

O sırada, yoğun meşe kapısı gıcırdayarak açıldı.

Kael irkildi. Sırtındaki mühür, içeri giren kişinin aurasına tepki vererek değişen bir ısı yaydı. Bu bir tehdit algısı değildi; daha çok bir radarın izleme durumu. Gelen kişi zararsızdı.

"Kael?"

Ses, sabahın griliğini dağıtan bir kuş cıvıltısı şeklindedir. Elyndra.

Beş yaşındaki ablası, kapı aralığının baş kısmı uzatılmış, geniş mavi gözleriyle içeriye bakıyordu. Üzerinde beyaz, dantelli geceliği vardı. Sarı dağınıktı. Elinde, mutfaktan aşırdığı belli olan, geceleri yenmiş bir kurabiyeyi sürdürüyordu.

Kael, başını çevirmek istedi ama boyun kaskatıydı. Sadece bakış kaydırılabildi.

"Gir..." diyebildi, sesi hırıltılı bir fısıltıdan ibaretti.

Elyndra, parmak uçlarına basarak içeri süzüldü. Hizmetçilerin veya annesinin onu yakalamasından korkuyordu. Odanın ortasına kadar geldiğinde durdu ve yatakta yüzüstü yatan kardeşine baktı.

Kael'in üzeri beline kadar örtülüydü ama sırtı... Sırtı açıktı.

Elyra, yaraların hava alması gerektiğini söyleyerek sargıları gevşek bırakmıştı.

Elyndra'nın gözleri, kardeşinin sırtındaki o manzaraya kilitlendi. Nefesini tuttu. Elindeki kurabiye parmaklarının arasından kayıp halıya düştü ama fark etmedi bile.

Dört yaşındaki o küçücük sırtta, boyun kökünden başlayıp aşağıya doğru inen kapkara, obsidyen bir omurga vardı sanki. Derinin üzerinde değil, etin içindeydi. Siyah, sıvı metalden oluşmuş gibi duran o kalın hat ve kürek kemiklerine doğru yayılan o keskin, gotik, geometrik kanat desenleri... Etrafındaki deri, metale tepki vererek morarmış ve kızarmıştı.

Ve mühür hareket ediyordu. Kael nefes aldıkça değil, kendi ritmiyle inip kalkıyor; siyah çizgilerin içinden koyu vişne çürüğü renginde bir ışık damarı akıp sönüyordu.

"Korkunç..." diye düşündü Kael, ablasının yüzündeki o donuk ifadeyi görünce. "Benden iğreniyor."

Kael, dişlerini sıkarak örtüyü yukarı çekmeye çalıştı. O çirkinliği, o laneti saklamak istedi. Ama kolları o kadar güçsüzdü ki, örtüyü kavrayamadı bile.

"Bakma," dedi Kael. Gözleri doldu. "Bakma Elyndra. Git buradan."

Elyndra gitmedi. Yatağın kenarına kadar geldi.

"Anne dedi ki..." Elyndra'nın sesi titriyordu ama korkudan değil, hayranlıkla karışık bir şaşkınlıktandı. "Anne dedi ki, seni iyileştirmek için sırtına resim çizmiş."

"Bu resim değil," dedi Kael, acıyla. "Bu bir leke. Ben hastayım Elyndra. Dokunduğum her şeyi çürütüyorum. Şimdi de kendimi çürütüyorum."

Elyndra elini uzattı. Kael panikledi.

"Dokunma!" diye bağırdı, sesi çatlayarak. "Sana da geçer! Canını yakar!"

Eskiden olsa, Kael'in bu uyarısı haklı olurdu. Kontrolsüz Tını, Elyndra'nın narin Hayati Zerrelerini yakabilirdi. Ama Elyndra durmadı. O, kardeşinin canavar olduğuna inanmayan tek kişiydi.

Küçük, yumuşak elini Kael'in sırtına, o korkutucu siyahlığın hemen yanındaki sağlam deriye koydu.

Kael nefesini tuttu. Bekledi. O tanıdık cızırtıyı, yanık kokusunu, ablasının ağlamasını bekledi.

Hiçbir şey olmadı.

Sadece ablasının elinin sıcaklığını hissetti.

Mühür, Elyndra'nın dokunuşuna tepki verdi ama saldırmadı. Siyah hatların içindeki kızıl ışık, ablasının parmaklarının değdiği yere doğru yumuşak bir kavis çizdi ve orada toplandı. Sanki metal, o saf şefkati emiyor ve sakinleşiyordu.

"Sıcaksın," dedi Elyndra, gülümseyerek. "Eskiden dokununca elim karıncalanırdı. Şimdi sadece sıcak."

Kael, başını yastıktan hafifçe kaldırdı. Sağ gözündeki o dikey, altın iris, ablasının masum yüzüne odaklandı.

"Korkmuyor musun?" diye sordu. "Sırtımda kapkara bir şey var. Hareket ediyor."

Elyndra parmağını mührün siyah çizgileri üzerinde gezdirdi. Dokunuşu tüyü gibi hafifti.

"Korkmuyorum" dedi Elyndra. "Biliyor musun hiç benzemiyor mu?"

Kael yutkundu. "Bir yaraya mı? Bir böceğe mi?"

"Hayır" dedi Elyndra, başını iki yana sallayarak. "Babamın kütüphanesindeki o büyük kitaptaki hatalara benziyor. Hani şu uyuyan, hazineyi koruyan siyah ejderhalar var ya... İşte onun kanatları gibi."

Kael şaşırdı. "Ejderha mı?"

"Evet" dedi Elyndra, sesinde kesin bir inançla. "Anne senin içine bir ejderha koymuş Kael. Ama kötü bir ejderha değil. Seni korumak için."

Kael, sırtındaki o ağır, metalik baskıyı düşündü. O yükü. Belki de... belki de o ağırlık, onu ezmek için değil, onu dünyadan korumak içindi. Bir kalkan gibi.

"Ama ben uçamam" dedi Kael, çocuksu bir mantıkla. "Bu kanatlar uçmak için değil. Çok ağırlar."

Elyndra kıkırdadı. Bu ses, o kasvetli odayı bir anda aydınlattı.

"Sen uçmak zorunda değilsin ki" dedi Elyndra, Kael'in saçlarını okşayarak. "Sen ejderhasın. Ejderhalar uçmasa da güçlüdür. Ben kelebeğim. Ben uçarım. Sen de aşağıda beni beklersin. Kimse kelebeğe zarar vermesin diye."

Kael'in içindeki o buz gibi düğüm çözüldü. Gözlerinden suyulen bir damla yaş, yastıkla ıslatıldı.

Canavar değildi. Koruyucuydu.

En azından ablası öyle söylüyordu. Ve eğer Elyndra öyle söylüyorsa, dünyanın geri kalanından ne derse desin, bu doğru idi.

"Tamam" dedi Kael, sesi titreyerek. "Seni korurum. O kuş... o kötü kuş bir daha gelir, onu korkuturum."

Elyndra, kardeşinin alnını öptü.

"Söz ver," dedi.

"Söz," dedi Kael.

Tam o sırada, Kael'in midesinden derin, vahşi bir guruldama yükseldi. Bu sadece bir açlık sesi değildi; Kudret (Aura) depolarının tamamen boşalmadığını ve vücudun yakıt için çığlık attığını gösteren biyolojik bir alarmdı. Mühür, çalışmak için Kael'in enerjisini sömürüyordu.

Elyndra güldürdü. Yerdeki kurabiyeyi aldı, üzerindeki toz üfledi.

"Acıkmışsın ejderha" dedi, kurabiyeyi Kael'in ağzına uzatarak. "Bunu ye. Sonra mutfaktan sana daha çok canım. Pora Teyze senin için et suyu kaynatıyor."

Kael, kurabiyeyi ısırdı. Tadı tozluydu ama seçtiğin en güzel şeydi.

O sabah Kael Vael'thra'nın iki şeyi bulunur.

ilk; sırtındaki yük ne kadar ağır olursa olsun, onu taşıyamayacak bir sebep mevcuttu. İkincisi; Tınısız bir dünyada bile sevgi, görünen o görünür bağ, en güçlü mühürden daha etkili bir iyileştiriciydi.

Ablası odasından çıkıp ona yemek yapma giderken, Kael sırtındaki o siyah, nabız gibi atan metalle ilk barışını yaptı.

Sen benimdesin, dedi içinden, o metale ve altında okyanusa. Beni yemene izin vermeyeceğim. Ama ablamı korumak için... seni yaşamayı öğreneceğim.

Sırtındaki mühür, sanki bu düşünceyi duymuş gibi, hafifçe titreşti ve vişne çürüğü renginde bir ışıkla parlayıp söndü.

посколле тивительственно.

More Chapters