(Zaman: Kael 4 Yaşında)
Mahzenin taş duvarlarına sinmiş olan o kesif koku; yanmış etin tatlımsı ağırlığı, ozonun metalik tadı ve kadim bir mürekkebin genzi yakan sülfürlü havası... Hepsi birbirine karışmış, odadaki havayı solunması güç, yoğun bir sise dönüştürmüştü.
Elyra Vael'thra, elindeki Yıldız Cürufu'ndan yapılmış kalemi metal tepsiye bıraktığında çıkan o çın sesi, sanki dünyanın sonunun geldiğini ilan eden bir çan gibi yankılandı. Elyra'nın bacakları titriyordu. Bedeni, harcadığı muazzam Tını (Mana) ve ruhsal odaklanmanın etkisiyle iflasın eşiğine gelmişti. Ancak gözlerini masada yatan oğlundan ayıramıyordu.
Kael hareketsizdi.
Sırtı, artık dört yaşındaki bir çocuğun masum sırtı değildi. Omurgası boyunca uzanan o kapkara, kalın hat ve kürek kemiklerine doğru yayılan geometrik, gotik kanat desenleri, derinin üzerine çizilmiş bir resim gibi durmuyordu. Sanki derinin altından yüzeye çıkmış, eti yararak kendini dışarı atmış yabancı bir iskelet, bir zırh parçası gibiydi.
Kızıl Hüküm Mührü.
Sıvılaştırılmış Rün Çeliği ve Elyra'nın kanıyla harmanlanan o canlı karışım, Kael'in Ruh Kanalları'na yerleşmişti. Artık sıvı değildi. Soğuyor, katılaşıyor ve biyolojik dokuyla bütünleşiyordu.
Elyra, titreyen eldivenli parmaklarıyla mührün merkezine, Kael'in kalbinin tam arkasındaki o yoğun düğüm noktasına dokunmadan, havada bir santim yukarıda elini gezdirdi. Isıyı hissedebiliyordu. Mühür, bir fırın kapağı gibi sıcaklık yayıyordu. Altındaki okyanus, o vahşi ve sınırsız Tını, dışarı çıkmak için duvara vuruyor ama çelikten ve kandan örülmüş bu yeni bariyeri aşamıyordu.
Kael'in bedeni, masadaki deri kayışların altında hafifçe seğirdi. Bu bir uyanış değildi; bu, bedenin yabancı bir maddeyi kabul etme sürecindeki o istemsiz, refleksif kasılmaydı. Her kasılmada, sırtındaki siyah çizgilerin içinden koyu bir kızıl ışık damar gibi akıyor, sonra sönüyordu.
"Bitti..." diye fısıldadı Elyra, sesi çatallaşmıştı. Boğazı kurumuştu. Gözlerinden akan yaşlar, maskesinin altına sızıp yanaklarını yakıyordu. "Kafes kapandı."
Elyra, masanın yanındaki sandalyeye yığıldı. Kudretini (Aurasını) toplayıp ayağa kalkacak gücü kalmamıştı. Sadece izledi. Oğlunun sırtındaki o siyahlığın, derinin altına nasıl kök saldığını, Hayati Zerrelerin metalle nasıl kaynaştığını, bir Rün Mimarı'nın lanetli gözleriyle izledi.
O sırada, Kael'in zihninin derinliklerinde, o karanlık ve şekilsiz boşlukta başka bir değişim yaşanıyordu.
Kael doğduğu günden beri, hatta belki de ana rahmine düştüğü o ilk andan beri, kafasının içinde asla susmayan bir gürültüyle yaşamıştı. Bu bir ses değildi. Kelimeler yoktu. Bu, devasa bir okyanusun, daracık bir mağaraya dolarken çıkardığı o sağır edici uğultuydu. Dalgaların kayalara çarpma sesi, fırtınanın ıslığı, basıncın kulak zarlarını zorlayan o tiz çınlaması...
Kael için "sessizlik" diye bir kavram hiç olmamıştı. Uyurken bile o okyanusun gürültüsü rüyalarını basar, onu boğulma hissiyle uyandırırdı. Dünya gürültülüydü, insanlar gürültülüydü ama en büyük gürültü kendi içindeydi.
Ama şimdi...
O masada, acının zirveye ulaşıp bilincini kapattığı o beyaz andan sonra, bir şey değişmişti.
Gürültü kesilmişti.
Kael, bilincinin bulanık sularında yüzerken, ilk kez bu "yokluğu" hissetti. O uğultu, o basınç, o sürekli çığlık... hepsi susmuştu. Sanki biri, okyanusun önüne devasa, kalın, ses geçirmez bir kapı kapatmıştı.
Korktu.
Dört yaşındaki zihni, bu sessizliği "ölüm" olarak yorumladı. Çünkü yaşadığı sürece o ses hep oradaydı. Ses gittiyse, hayat da gitmiş olmalıydı.
"Anne?" diye düşündü, ama düşüncesi bile zihninde yankılanmadı. Boşlukta kayboldu.
Karanlığın içinde, sırtında garip, ağır bir varlık hissetti. Acıtmıyordu ama oradaydı. Sanki sırtına yapışmış, derisinin bir parçası olmuş soğuk, metalik bir el gibi. O el, içindeki okyanusu tutuyordu. Bastırıyordu.
Kael gözlerini açtı.
Gördüğü ilk şey, mahzenin tavanındaki isli taşlardı. Meşalelerin ışığı titreyerek gölgeleri dans ettiriyordu. Görüşü bulanıktı. Göz kapakları kurşundan yapılmış gibi ağırdı.
Nefes aldı.
Ve bu nefes, hayatında aldığı en "hafif" nefesti.
Eskiden her nefes alışında, içindeki Tını ciğerlerini sıkıştırır, havayla rekabet ederdi. Şimdi ise hava, ciğerlerine hiçbir dirençle karşılaşmadan doluyordu. Göğsü şişti, indi.
"Kael?"
Annesinin sesi. Ama bu sefer ses, Kael'in içindeki uğultunun arasından boğuk boğuk gelmiyordu. Net, berrak ve dışarıdan geliyordu.
Kael başını yana çevirmeye çalıştı ama boynu kaskatı kesilmişti. Sadece gözlerini kaydırabildi. Annesini gördü. Sandalyede yığılmış, yüzü solgun, gözleri kan çanağına dönmüş halde ona bakıyordu.
"Ses..." diye fısıldadı Kael. Sesi o kadar kısıktı ki, dudaklarından sadece bir hırıltı döküldü. "Ses gitti."
Elyra yerinden fırladı. Yorgunluğunu bir kenara itip oğlunun yanına geldi. Eldivenlerini çoktan çıkarmıştı. Çıplak, serin elini Kael'in alnına koydu. Ateşi vardı ama bu beklenen bir şeydi. Vücut, metali işliyordu.
"Evet," dedi Elyra, sesini kontrol etmeye çalışarak. "Ses gitti Kael. Kapıyı kapattık. Okyanus artık duvarların arkasında."
Elyra, Kael'in bileklerindeki ve göğsündeki deri kayışları çözmeye başladı. Tokaların açılma sesi, odadaki sessizlikte bir kırbaç gibi şakladı. Kael kımıldamadı. Sırtındaki o yeni ağırlık, onu yatağa mıhlamış gibiydi.
"Sırtım..." dedi Kael. "Sırtımda bir şey var."
"O senin zırhın," dedi Elyra, kayışları tamamen çözüp Kael'in yanına otururken. "O senin bir parçan artık. Seni koruyacak."
Elyra, Kael'i yavaşça kaldırmak istedi ama çocuk inledi. Sırtındaki deri gerilmişti. Mühür, hareketle birlikte esnemiyor, deriyi kendi şekline uymaya zorluyordu.
"Yavaş," dedi Elyra. "Ani hareket etme. Derin henüz alışmadı."
Elyra, önceden hazırladığı özel bir merhemi, o keskin kokulu yeşil karışımı aldı ve Kael'in sırtına, mührün kenarlarındaki kızarmış, tahriş olmuş deriye sürmeye başladı. Merhem serinleticiydi ama Kael, annesinin parmaklarının mührün siyah çizgilerine değdiği anı hissedebiliyordu. Annesinin eli metale değdiğinde, Kael'in omurgasında tuhaf, elektrikli bir karıncalanma oluşuyordu.
Bu bir dövme değildi. Bu, sinir uçlarına bağlanmış bir devreydi. Annesi mühre dokunduğunda, aslında Kael'in İç Örgüsü'ne dokunuyordu.
"Canın yanıyor mu?" diye sordu Elyra.
"Hayır," dedi Kael. Yalan söylemiyordu. O kesme, dağlama acısı gitmişti. Geriye sadece... ağırlık kalmıştı. "Sadece ağır. Sanki sırtımda taş taşıyorum."
Elyra buruk bir şekilde gülümsedi. "Zamanla alışacaksın. O taş senin dengen olacak."
Elyra, temiz bezlerle Kael'in sırtını sarmaya başladı. Sargı bezleri, o korkutucu siyahlığı, o kızıl nabzı örttü. Ama Kael biliyordu; bezlerin altında o şey yaşıyordu. Nefes alıyordu. Onunla birlikte atıyordu.
Kael'i kucağına aldı Elyra. Çocuk, operasyondan önceki halinden daha ağır geliyordu kollarında. Bu fiziksel bir ağırlık değildi; yoğunluğun ağırlığıydı. Sıvılaştırılmış Rün Çeliği, Kael'in kemik yoğunluğunu artırmış, onu yere daha sağlam basan bir varlığa dönüştürmüştü.
Mahzenden çıkmak için merdivenlere yöneldiler.
Her basamakta, Kael başını annesinin omzuna yaslamış, o yeni keşfettiği "Sessizliği" dinliyordu.
Korkutucuydu.
Okyanusun gürültüsü varken, ne kadar tehlikeli olursa olsun, asla yalnız hissetmemişti. İçinde hep "bir şeyler" vardı. Ama şimdi o duvar örüldüğünde, Kael kendi zihninin içinde yapayalnız kaldığını hissetti. O karanlık Boşluk (Void), şimdi gerçekten boştu. Sessiz, soğuk ve dipsiz.
Malikanenin üst katlarına çıktıklarında, dışarıda şafak söküyordu. Koridor pencerelerinden sızan gri sabah ışığı, yerdeki halıların üzerine düşüyordu.
Kael, annesinin kucağında sarsılırken, pencereden dışarıyı gördü. Solgard'ın kuleleri, sisin içinde hayaletler gibi yükseliyordu.
"Anne?" dedi Kael.
"Söyle bebeğim."
"Ben artık canavar değil miyim?"
Elyra durdu. Koridorun ortasında, kucağında sargılar içindeki oğluyla öylece kaldı. Bu soru, kalbine saplanan o Yıldız Cürufu iğnesinden daha keskindı.
Oğlunun yüzüne baktı. Sağ gözündeki o kehribar rengi dikey iris, sabah ışığında parlıyordu. O göz değişmemişti. İçindeki okyanus kurumamıştı. Sadece hapsedilmişti. Kael hala bir Anomali idi. Hala o yasaklı soyun kanını taşıyordu.
Ama şimdi kontrol altındaydı.
"Sen hiç canavar olmadın Kael," dedi Elyra, sesinin titremesine engel olamayarak. "Sen sadece... çok güçlü doğdun. Ve dünya, güçlü şeylerden korkar."
Onu odasına götürdü. Yatağına, yüzüstü olacak şekilde yatırdı. Yastıkları ayarladı ki boynu rahat etsin.
"Uyu," dedi Elyra, üzerini örterken. "Vücudunun dinlenmesi lazım. O... yeni parçanla tanışması lazım."
Elyra odadan çıkarken, kapıyı aralık bıraktı. Kael, odasındaki loşlukta yalnız kaldı.
Gözlerini kapatmadı. Sırtındaki sızıya, o nabız gibi atan ağırlığa odaklandı. İçerideki okyanus, duvara vuruyor ama ses çıkaramıyordu.
Kael, sağ elini yastığın altına soktu. Parmak uçları karıncalanıyordu.
Eskiden olsa, bu karıncalanma bir patlamanın habercisi olurdu. Yatağın yanındaki komodine dokunsa, ahşap çürürdü.
Elini yavaşça yastıktan çıkardı ve komodinin kenarına uzattı. Tereddüt etti. Kan Hafızası, ona "Dokunma, yok edersin" diyordu. Ama sırtındaki mühür, soğuk ve otoriter bir şekilde "Dokun, güvendeyim" diyordu.
İşaret parmağını, komodinin cilalı ahşabına değdirdi.
Bekledi.
Vızzzt sesi gelmedi.
Ahşap grileşmedi. Çürümedi. Toza dönüşmedi.
Ahşap, sadece ahşap olarak kaldı. Sert, soğuk ve gerçek.
Kael, parmağını çekti ve kendi eline baktı. Sonra tekrar dokundu. Sürtündü. Avcunu bastırdı.
Hiçbir şey olmadı.
Dünya, dokunuşu karşısında ölmüyordu.
Kael'in dudaklarında, acının ve yorgunluğun arasından zayıf, titrek bir gülümseme belirdi.
"Kilitli..." diye fısıldadı karanlığa.
Artık bir saatli bomba değildi. Artık patlamayı bekleyen bir kurban değildi.
Sırtındaki o "Ejderha", o siyah metalik kanatlar, onu yere bağlamıştı. İçindeki canavarı zincirlemişti.
Kael o sabah, yorgunluğa yenik düşüp uykuya daldığında, hayatında ilk kez rüyasında okyanusu değil; sadece sessiz, sakin ve karanlık bir odayı gördü.
Ve o odanın ortasında, kendi kuyruğunu ısıran siyah bir yılan, Ouroboros, sessizce onu izliyordu.
Artık kaçmasına gerek yoktu. Çünkü o yılan, artık onun bir parçasıydı.
