(Zaman Geçişi: 4 Yıl Sonra)
Bir insanın ömründe dört yıl, nehrin denize akışı kadar kısa bir süredir. Ancak Vael'thra Malikanesi'nin kuzey kanadındaki o kurşun kaplamalı, pencereleri efsunlu camlarla örtülü oda için zaman, akışkan bir nehir değil; donmuş, ağır ve zehirli bir bataklıktı.
Dört yaşındaki Kael Vael'thra, odasının ortasında, ipek halının üzerine oturmuştu.
Dışarıdan bakıldığında, Solgard'ın soylu çocukları gibi şımartılmış, etrafı oyuncaklarla dolu, güvenli bir hayat yaşıyor gibi görünebilirdi. Ama odanın içindeki hava, bu illüzyonu paramparça edecek kadar metalik ve yoğundu. Odanın köşelerinde toplanan gölgeler, güneş ışığının erişemediği kadar koyuydu. Şöminedeki ateş bile ürkek yanıyor, alevler bacaya tırmanmak yerine kendi içine çöküyordu.
Kael'in elinde ahşaptan oyulmuş küçük bir at vardı. Babasının –daha doğrusu babası sandığı o gölgenin– eski eşyaları arasından bulunmuş, cilalı, ceviz ağacından bir oyuncak.
Kael, parmaklarıyla atın yelesini okşamak istedi. Sadece dokunmak. Bir çocuğun oyuncağına duyduğu o saf, sahiplenici hisle kavramak.
VZZZT...
Sessiz, boğuk bir titreşim sesi duyuldu.
Kael'in parmak uçları ahşaba değdiği an, oyuncak atın rengi soldu. Ceviz ağacının o canlı, sıcak kahverengisi aniden grileşti. Ahşabın içindeki Hayati Zerreler, Kael'in teninden sızan o görünmez, aç ve vahşi Tını (Mana) tarafından emildi. Oyuncak, yıllanmış bir harabe gibi çürüdü, liflerine ayrıldı ve Kael'in avucunda gri bir toz yığınına dönüştü.
Kael, elinde kalan küle baktı.
Ağlamadı. Dört yaşındaki bir çocuk, oyuncağı kırıldığında ağlardı. Ama Kael, oyuncağının kırılmadığını, öldüğünü biliyordu.
"Yine yaptım..." diye fısıldadı. Sesi, yaşına göre fazla kısıktı. Boğazı, içindeki gücün yarattığı kuruluk yüzünden hep tahriş olmuştu.
Avucundaki külü silkeledi. Elleri titriyordu. Sırtındaki o ilk mühür, Elyra'nın doğumda alelacele yaptığı geçici bariyer, artık yetmiyordu. Omurgasının üzerinde, derisinin altında sanki binlerce karınca yürüyormuş gibi sürekli, delirtici bir kaşıntı ve yanma vardı.
Kael ayağa kalktı ve pencereye yürüdü. Camın önünde durdu ama pervaza dokunmadı. Dokunursa camın buz tutacağını ya da çatlayacağını biliyordu. Aşağıya, bahçeye baktı.
Ablası Elyndra oradaydı.
Sekiz yaşındaki Elyndra, bahçedeki çiçeklerin arasında koşuyor, güneşi içine çekiyordu. Saçları altın gibi parlıyordu. Etrafında kelebekler uçuşuyordu. O, yaşamın ta kendisiydi. Kael ise o cama hapsolmuş bir hayalet, dünyaya sadece zarar veren bir hastalıktı.
"Neden?" diye düşündü Kael. Zihnindeki o bulanık, şekilsiz kavramlar, henüz kelimelere dökülemese de hisleri çok netti. Neden ben onlara benzemiyorum? Neden benim dokunduğum her şey soluyor?
Sol gözü, o berrak safir mavisi, ablasına özlemle bakıyordu. Ama sağ gözü... O lanetli, kehribar rengi dikey yırtık, dünyayı bir av sahası, tüketilecek bir enerji kaynağı olarak görüyordu. Kan Hafızası, ona sürekli fısıldıyordu: Al. Tüket. Büyü.
Bu sırada, malikanenin derinliklerinde, yerin üç kat altındaki "Yasaklı Atölye"de, Elyra Vael'thra kendi cehennemini yaşıyordu.
Atölye, sülfür, yanık metal ve kadim parşömen kokuyordu. Duvarlar, ses yalıtımı sağlayan ve dışarıya enerji sızmasını engelleyen ağır rünlerle kaplıydı. Odanın merkezinde, obsidyen bir masanın üzerinde, Kael'in kaderi yatıyordu.
Elyra, koruyucu gözlüklerini alnına itti ve masadaki şişeye baktı.
Şişenin içinde, sıradan bir sıvı yoktu. Koyu gümüşi renkte, kendi kendine hareket eden, camın yüzeyine tırmanmaya çalışan, canlı bir metal vardı.
Sıvılaştırılmış Rün Çeliği (Liquid Rune-Steel).
Bu materyal, Aeyrdrasil'in en nadir, en tehlikeli alaşımıydı. Sadece fiziksel olarak sert değildi; ruhsal olarak da geçirimsizdi. Bir kez bir yere işlendiğinde, orayı sonsuza dek mühürlerdi.
"Yeterli değil," diye mırıldandı Elyra. Gözlerinin altı mosmor olmuştu. Günlerdir uyumamıştı. Ellerindeki Ruh Kanalları, aşırı Tını kullanımından dolayı kararmıştı. "Çelik, Tınıyı tutar ama bedeni zehirler. Kael'in vücudu bu metali reddederse, kangren olur ve ölür."
Elyra, masanın yanındaki keskin, rünlü bir hançeri eline aldı. Tereddüt etmedi.
Hançerin ucunu sol avucunun içine bastırdı ve derin bir kesik attı.
Sıcak, kırmızı kan masadaki gümüş kaseye damladı.
Şıp... Şıp... Şıp...
Bu sadece kan değildi. Bu, Elyra'nın kendi Kudreti (Aurası), kendi yaşam özüydü. Bir annenin çocuğuna verebileceği son ve en güçlü parça.
"Kanımı tanı," diye fısıldadı Elyra, kanını o canlı, agresif metale karıştırırken. "Onu reddetme. O benim parçam. Sen de benim parçam olacaksın."
Kan, gümüşi sıvıyla temas ettiğinde bir tıslama sesi çıktı. Metal, kanı içine çekti ve rengi gümüşten, koyu, vişne çürüğü bir kızıla döndü. Metal sakinleşti. Artık vahşi bir element değil, biyolojik bir uyumun parçasıydı.
Elyra derin bir nefes aldı. Karışım hazırdı.
Ama asıl sorun malzeme değildi. Asıl sorun, bu mührü uygulayacak iradeydi. Kael'in sırtındaki o eski, çatlamış mührü kazıması ve yerine bu canlı, ağır metali, çocuğun omurgasına, sinir sisteminin (Ruh Kanallarının) tam merkezine enjekte etmesi gerekiyordu.
Bu bir dövme değildi. Bu bir ameliyattı. Ve Kael uyanık olmak zorundaydı.
Eğer Kael uyutulursa, İçsel Akışı yavaşlar ve mühür yanlış yere tutunurdu. Çocuk, derisine dökülen bu erimiş metali, kemiklerine işleyen o acıyı hissetmek zorundaydı.
Elyra, elindeki kanlı hançeri bıraktı ve yüzünü ellerinin arasına aldı. Omuzları sarsıldı. Bir anlığına, sadece bir anlığına, o güçlü "Rün Mimarı" maskesi düştü ve geriye sadece çaresiz bir anne kaldı.
"Benden nefret edecek," dedi boşluğa doğru. "Canını o kadar çok yakacağım ki... benden nefret edecek."
Ama başka yol yoktu. Kael'in Atasal Tınlaşımı, vücudunu içeriden kemiriyordu. Dört yaşındaki bedeni, bir ejderhanın çekirdeğini taşıyamıyordu. Eğer bu mührü yapmazsa, Kael bir sonraki dolunayda, kendi enerjisinin basıncıyla patlayarak ölecek, hatta tüm malikaneyi de yanında götürecekti.
Kapı çalındı.
Elyra hemen toparlandı. Gözyaşlarını sildi, o soğuk ve otoriter maskesini taktı.
"Gir."
İçeriye Malik'in babası, demirci Kessir girdi. Dev adamın elinde, Kael'in boyuna uygun, garip, deri kayışlarla dolu metal bir yatak/sedye vardı.
"İstediğiniz... düzenek hazır Leydi Elyra," dedi Kessir. Gözlerini kaçırıyordu. Yaptığı şeyin ne için kullanılacağını tahmin ediyordu ve bu onu rahatsız ediyordu. "Bağlantı noktalarını... yumuşak deriyle kapladım. Canı... çok yanmasın diye."
Elyra, mekanizmaya baktı. Bu bir işkence aleti gibi görünüyordu. Kael'in hareket etmesini engellemek için tasarlanmış bir mengene.
"Teşekkürler Kessir," dedi Elyra, sesi buz gibiydi. "Hazırlıklara başla. Bu gece yapıyoruz."
Kessir başını eğdi ve çıktı.
Elyra, masadaki şişeyi, o kızıl-gümüşi kabusu eline aldı. Şişenin içindeki sıvı, sanki yaklaşan acıyı biliyormuş gibi hafifçe titreşiyordu.
Akşamüstü, Kael odasında otururken kapı açıldı.
Elyra içeri girdi. Üzerinde laboratuvar önlüğü değil, en sevdiği, yumuşak dokulu mavi elbisesi vardı. Yüzünde, Kael'in uzun zamandır görmediği, zorlama ama şefkatli bir gülümseme asılıydı.
"Kael," dedi. "Gel."
Kael, annesinin sesindeki o gizli titreşimi hissetti. Aura Sezgisi, henüz tam uyanmamış olsa da, tehlikeyi, gerilimi ve korkuyu havada asılı bir toz bulutu gibi algılıyordu. Annesi korkuyordu. Ama kendisi için değil, Kael için.
"Canım acıyacak mı?" diye sordu Kael. Sesi o kadar masum, o kadar kabullenmişti ki Elyra'nın kalbi sıkıştı. Çocuk, bunun bir oyun olmadığını biliyordu. Dört yıldır yaşadığı her gün bir acıydı zaten.
Elyra diz çöktü ve oğlunun gözlerinin içine, o biri mavi biri altın olan gözlere baktı. Yalan söyleyebilirdi. "Sadece bir oyun" diyebilirdi. Ama Kael yalanı hissederdi.
"Evet," dedi Elyra. "Çok acıyacak Kael. Hayatında hissettiğin hiçbir şeye benzemeyecek."
Kael'in gözleri doldu ama geri çekilmedi.
"Ama sonra..." diye devam etti Elyra, elini Kael'in yanağına koyarak. "Sonra o gürültü kesilecek. İçindeki o ateş... seni yakmayı bırakacak. Bahçeye çıkabileceksin. Elyndra ile oynayabileceksin. Oyuncakların... artık ölmeyecek."
Kael, yerdeki kül yığınına baktı. Sonra pencereden görünen bahçeye.
Normal olmak. Sadece bir günlüğüne bile olsa, bir şeyi yok etmeden dokunabilmek.
"Tamam," dedi Kael. Küçük elini annesinin eline bıraktı. "Yapalım."
Elyra onu kucağına aldı. Kael artık ağırlaşmıştı ama Elyra için o an bir kuş tüyü kadar hafifti. Ya da belki de yaklaşan vicdan azabının ağırlığı altında, fiziksel ağırlığın bir önemi kalmamıştı.
Aşağıya, atölyeye inerlerken malikanenin koridorları sessizdi. Hizmetçiler odalarına çekilmişti. Kimse bu gece yaşanacaklara şahit olmak, o çocuğun çığlıklarını duymak istemiyordu.
Atölyenin kapısı açıldığında, Kael o metal sedyeyi gördü. Kayışları, rünlü iğneleri ve masanın üzerindeki o uğursuz, kızıl parıltılı şişeyi gördü.
Korku, midesine bir yumruk gibi oturdu. İçindeki Tını, tehlikeyi sezerek dalgalandı. Sağ gözündeki altın hare parladı.
"Korkma," dedi Elyra, onu sedyeye yatırırken. "Ben buradayım. Seni bırakmayacağım."
Kayışlar bağlandı. Kael'in minik bilekleri, ayak bilekleri ve göğsü sabitlendi. Elyra, Kael'in sırtını açtı. Eski mühür, derinin üzerinde soluk, gri bir leke gibi duruyordu. Çatlamıştı. Altından sızan enerji, deriyi tahriş etmişti.
Elyra, eline o özel, rün işlemeli kalemi –aslında bir neşteri– aldı. Ucunu, hazırladığı karışıma batırdı.
"Derin nefes al Kael," dedi Elyra. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama elleri bir cerrahınki kadar sabitti. "Ve ne olursa olsun... sakın hareket etme."
İlk iğne darbesi, deriye değdi.
O an, Kael için dünya kararmadı. Tam tersine, bembeyaz, kör edici bir ışıkla patladı.
Bu, bir iğne batması değildi. Bu, omurgasına erimiş bir kurşunun dökülmesiydi. Sıvı metal, derinin altına girdiği an canlılığını gösterdi; Kael'in Ruh Kanallarını buldu, onlara sarıldı ve sıkmaya başladı.
Kael çığlık attı.
Bu, bir çocuğun ağlaması değildi. Bu, parçalanan bir ruhun, etten bir kafesin içindeki feryadıydı. Sesi o kadar yüksekti ki, yalıtımlı duvarlar bile titredi.
Elyra durmadı. Duramazdı. Başladıysa bitirmek zorundaydı. Yarım kalan bir mühür, Kael'i öldürürdü.
"Dayan!" diye bağırdı Elyra, kendi sesini bastırmak istercesine. "Dayan oğlum!"
Kalem, omurga boyunca aşağıya iniyor, her milimetrede eti yakıyor, sinirleri dağlıyor ve o karmaşık, geometrik hapishaneyi inşa ediyordu.
Kızıl Hüküm Mührü.
Kael'in bilinci, acının yoğunluğundan dolayı gidip geliyordu. Bir an karanlıkta yüzüyor, bir an o masada, sırtındaki ateşle kıvranıyordu.
Ve o karanlığın içinde, Kael ilk kez bir şey gördü.
Bir rüya değildi bu. Bir vizyondu.
Karanlığın, hiçliğin, o Boşluğun (Void) ortasında... devasa, obsidyen pullarla kaplı bir varlık duruyordu. Gözleri yoktu ama Kael'e bakıyordu.
Varlık konuşmadı. Sadece varlığıyla bir gerçeği fısıldadı:
Bu acı senin öğretmenin. Bu mühür senin zırhın. Seni tutsak etmiyorlar çocuk... seni şekillendiriyorlar.
Kael, o acının içinde garip bir kabulleniş hissetti. Direnmeyi bıraktı. Bedenini kastıkça acı artıyordu. Gevşedi. O sıvı metalin, omurgasının bir parçası olmasına izin verdi.
Son hat çizildiğinde, Elyra kalemi elinden attı ve olduğu yere çöktü.
Kael hareketsiz yatıyordu. Nefes alıp verişi sığ ve hırıltılıydı. Sırtında, taze, kanlı ve kızıl-siyah parlayan o muazzam mühür duruyordu. Mühür, bir kalp gibi atıyordu.
Güm... Güm... Güm...
Kael'in içindeki okyanus, artık bu mührün ritmine uymak zorundaydı.
Elyra, titreyerek oğlunun nabzını kontrol etti. Yaşıyordu. Tını akışı stabilize olmuştu. Artık sızıntı yoktu. Artık kaos yoktu.
O gece, Kael Vael'thra öldü ve yeniden doğdu. O masadan kalkan çocuk, artık sadece bir çocuk değildi. O, kendi cehennemini sırtında taşıyan, acıyla dövülmüş bir Taşıyıcıydı.
Dışarıda, şafak söküyordu. Ama Kael'in dünyasında, güneş bir daha asla eskisi gibi, masum ve parlak doğmayacaktı.
