Cherreads

Chapter 213 - İKİZ DİŞ: "ISLIK ÇALAN SARMAL" (HAVA FORMU)

BÖLÜM 213 - ]

Bataklık Hattı'nın derinliklerinde, sis artık sadece bir görüş engeli değil, ciğerlere dolan, yapışkan ve boğucu bir sıvı gibiydi. Gri Vadi'nin bu lanetli köşesi, ışığı yutuyor, sesleri bozuyor ve yön duygusunu bir oyuncak gibi parçalıyordu.

Kael Vael'thra, dizlerine kadar gelen o ağır, sülfür kokulu sisin içinde durdu.

Gözlerini kapattı.

Görememek, çoğu savaşçı için bir panik sebebiydi. Bir eksiklikti. Ancak Kael için, Halid İbn Valyr'in o zifiri karanlık zindanlarında, gözleri bağlıyken yediği yüzlerce sopadan sonra, karanlık bir dosttu. Görmek, bazen sadece beynin yarattığı bir illüzyondu. Işık yalan söylerdi; gölgeler aldatırdı. Ancak ses… titreşim… ve havanın ağırlığı asla yalan söylemezdi.

"Kaptan," dedi Malik, sesi sisin içinde boğuk ve gergin geliyordu. Dev adam, sırtını Kael'e vermiş, elindeki balyozu göğsüne siper etmişti. "Etrafımızdalar. Duyuyorum ama göremiyorum. Bu sis… sanki canlı."

"Sis canlı değil Malik," dedi Kael, sesi metalik bir sakinlikteydi. "Sadece içinde yaşayanları gizliyor. Ve misafirlerimiz çok kalabalık."

Kael'in sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, omurgasının üzerinde soğuk, huzursuz bir sürüngen gibi kımıldadı. Mühür, yaklaşan tehdidin "Tını"sını (Manasını) değil, saf biyolojik açlığını, o ilkel öldürme arzusunu hissediyordu.

Hışşt… Hışşt…

Sazlıkların arasından gelen sürtünme sesleri arttı. Islak toprağa basan yüzlerce küçük pençenin sesi, yağmurun çatıya vurması gibi ritmik bir gürültüye dönüştü.

Kül Sıçanları.

Bu sefer üç ya da beş tane değillerdi. Bir sürüydü. Vadinin dibindeki leşleri bitirmişlerdi ve şimdi taze, sıcak, hareket eden et istiyorlardı.

Malik, balyozunu kaldırdı. "Hepsini ezeceğim," diye hırıldadı. "Tek vuruşta."

"Hayır," dedi Kael, gözlerini açmadan. Sağ elini kaldırarak Malik'i durdurdu. "Balyozunu indir Duvar. Çok gürültü yaparsın. Buradaki zemin, o kadar ağır bir darbeyi iletmez, yutar. Ayrıca…" Kael, sisin içindeki hareketliliği, havanın değişen basıncını yüzündeki ince tüylerde hissedebiliyordu. "…bunlar dağılarak geliyor. Alan vuruşuyla sadece çamuru döversin."

Kael, sol elini beline götürdü.

Ancak kılıcını çekmedi.

Siyah Diş'in kabzasını değil, kınını (scabbard) ortasından kavradı. Kın, Kara Cevher (Nyx-Iron) ve ağırlaştırılmış çelikten yapılmıştı; içi boş bir metal boru değil, dolu ve dengeli bir silahtı.

Kael, kınlı kılıcı kemerinden ayırdı.

"Kılıç çekmek, öldürmek içindir," dedi Kael, kendi kendine mırıldanır gibi. "Ama bunlar için çelik bileme masrafına değmez. Bunlar sadece… rüzgarın önündeki toz."

Kael, bacaklarını omuz genişliğinde açtı. Ağırlık merkezini düşürdü.

Teknik: İkiz Diş - Hava Formu (Air Stance).

Bu duruşta ayaklar yere çivilenmezdi. Ayaklar, suyun üzerindeki nilüfer yaprakları gibi hafif ve kaygan olurdu.

Kael, sol elindeki kınlı kılıcı, bileğinden hafif bir hareketle çevirmeye başladı.

İlk tur yavaştı. Metal kın, havayı yararken kalın bir ses çıkardı.

Vuuu.

İkinci tur daha hızlıydı. Kael, karnındaki Aura Çekirdeği'nden kol kaslarına, oradan bileğine patlayıcı, sıcak bir Kudret pompaladı.

Vuuu-Vuuu.

Üçüncü turda, kılıç kını artık gözle takip edilemeyecek bir hıza ulaştı. Kael'in sol tarafında dönen siyah bir disk gibi görünüyordu. Ve o an, Kael'in "Sirenler" adını verdiği o fenomen gerçekleşti. Kının üzerindeki hava kanalları ve o burgulu yapı, atmosferi vakumlamaya başladı.

VIIIIZZZZZZZ…

Ses, bir ıslığa dönüştü. Tiz, rahatsız edici, kulak zarını tırmalayan bir ıslık. Sisin içindeki hava molekülleri bu girdaba çekiliyor, Kael'in etrafında mini bir siklon oluşturuyordu.

Sıçanlar, bu sese tepki verdi. Ses, onların hassas kulakları için bir işkenceydi. Ve saldırdılar.

Sisin her yönünden, gri kürkleri çamurla kaplı, dişleri paslı çiviler gibi uzamış onlarca yaratık fırladı. Hedefleri Kael'in boğazı, bacakları ve kollarıydı.

Malik, refleks olarak bağırmak istedi. "Kaptan!"

Ama Kael'in gözleri hala kapalıydı.

Görmesine gerek yoktu. Dönen kın, havayı kendisine çekiyordu. Havayla birlikte, ona saldıran her şeyin yörüngesini de büküyordu.

"Rüzgarın İhaneti," diye fısıldadı Kael.

İlk grup sıçan, Kael'in üzerine atladı. Havada süzülürken, Kael'in yarattığı o yapay hava akımına, o **"Islık Çalan Sarmal"**a (The Whistling Coil) yakalandılar.

Fizik kuralları acımasızdı. Yüksek basınçtan alçak basınca doğru bir çekim oluştu.

Yaratıklar, havada Kael'e doğru düz bir çizgide uçarken, aniden sanki görünmez bir el tarafından enselerinden çekilmiş gibi yörüngelerinden saptılar. Dengeleri bozuldu. Havada takla atmaya, birbirlerine çarpmaya başladılar. Pençeleri Kael'in zırhına değil, boşluğa savruldu.

Ve Kael, o kaos anında müdahale etti.

Kın dönmeyi bıraktı. Kael, o merkezkaç kuvvetini ani bir bilek hareketiyle duran bir güce, bir darbeye dönüştürdü.

Kınlı kılıcın ucu (metal topuz), havada savrulan ilk sıçanın burnunun ucuna indi.

TAK.

Ses, bir kemiğin kırılma sesi değildi; bir duvara yumruk atma sesi gibi toktu. Sıçan, havada dondu, sinir sistemi anında kapandı ve çuval gibi yere düştü.

Kael durmadı. Akış devam ediyordu.

Kını geri çekmedi. Vücudunu döndürerek, kının arkasıyla (dipçik kısmıyla) solundan gelen ikinci sıçanın çenesinin altına vurdu.

TAK.

Yaratığın başı geriye savruldu, havada bir takla atıp çamura saplandı.

Üçüncü, dördüncü, beşinci…

Kael, bir orkestra şefi gibiydi. Elindeki o siyah metal çubuk, bir ölüm asasıydı. Her hareketi milimetrik hesaplanmıştı. Kaba kuvvetle vurmuyordu; yaratıkların kendi hızlarını onlara karşı kullanıyordu. Onlar gelirken, Kael kını onların burnuna, kulak arkasına veya gırtlağına, o hassas sinir düğümlerine "dokunduruyordu".

TAK-TAK-TAK-TAK.

Bu sesler, bataklığın sessizliğinde ritmik bir perküsyon gibi yankılandı.

Malik, ağzı açık bir şekilde izliyordu. Kael yerinden neredeyse hiç kıpırdamıyordu. Sadece üst gövdesi ve kolları hareket ediyordu. Sıçanlar üzerine atlıyor, havadaki vakumla savruluyor ve Kael'in o "dokunuşuyla" baygın halde yere yığılıyordu.

Bir sıçan, Kael'in kör noktasından, arkasından saldırdı.

Kael dönmedi.

Sol elindeki kını, koltuk altından geriye doğru, bir bilardo ıstakası gibi sertçe itti.

KÜT.

Kının ucu, arkasındaki yaratığın tam iki gözünün ortasına oturdu. Yaratık inleyerek yere yığıldı.

Sürü, bu anlamsız, bu "sessiz" katliam karşısında duraksadı. Kardeşleri ölmüyor, kanamıyor ama "kapanıyordu". Bu, onların ilkel beyinlerinin anlayamayacağı bir tehditti. Kan kokusu onları çıldırtırdı ama burada kan yoktu; sadece soğuk metalin otoritesi vardı.

Kalanlar tıslayarak geri çekildi. Sis, onları yuttu.

Kael, kılıcını (kınını) yavaşça indirdi. Nefesi düzenliydi. Terlememişti. Sadece omuzlarını hafifçe oynatarak kaslarını gevşetti.

Kını, kemerindeki askıya geri taktı.

KLİK.

Bu ses, savaşın bittiğinin ilanıydı.

Malik, yerdeki baygın yaratık yığınına baktı. En az on beş tane Kül Sıçanı, Kael'in etrafında bir çember halinde yatıyordu. Bazıları titriyor, bazıları hırıltılı nefesler alıyordu. Burunlarından incecik kanlar sızıyordu.

"Kaptan," dedi Malik, yutkunarak. "Onları… kapattın. Resmen fişlerini çektin."

Kael, yerdeki bir sıçanın kuyruğuna basmamaya özen göstererek üzerinden geçti. Yüzünde ne bir zafer gülümsemesi ne de bir iğrenme vardı. Sadece, tamamlanmış bir işin verdiği o soğuk tatmin.

"Öldürmek enerji ister Malik," dedi Kael, sisin içine doğru yürümeye devam ederken. "Kılıcı temizlemek, bileylemek… hepsi zaman kaybı. Ayrıca…"

Kael durdu ve omzunun üzerinden, yerde yatan o sefil yığına baktı.

"Bunlar öldürülmeyi bile hak etmiyor. Bunlar sadece… yanlış koordinatta duran nesnelerdi. Yerlerini değiştirdim."

Malik kafasını kaşıdı. "Ama… ya uyanırlarsa?"

Kael'in dudaklarının kenarında o karanlık, alaycı tebessüm belirdi.

"Uyanırlarsa," dedi, "başları çok ağrıyacak. Ve bir daha asla siyah giyinen birine yaklaşmayacaklar. Buna 'Eğitim' denir Malik. Şartlandırma."

Malik güldü. Kaba, gürültülü bir kahkaha.

"Eğitim mi? Kaptan, sen az önce farelere travma sonrası stres bozukluğu yaşattın."

"Aynı şey," dedi Kael.

İkili, bataklığın daha derinlerine, sülfür ve çürük yumurta kokusunun yoğunlaştığı o merkeze doğru ilerledi. Sis onları yuttu. Ama artık sisin içindeki yaratıklar onları avlamıyordu; onlardan saklanıyordu.

Çünkü o ıslık sesi… o **"Vızz"**layan ölüm… bataklığın hafızasına kazınmıştı.

Kael'in zihninde ise, Halid'in sesi yankılanıyordu:

"Kılıç son çaredir. Usta bir savaşçı, kılıcını çekmeden savaşı bitirendir. Eğer çekersen… kan dökmek zorundasın. Çekmezsen… hükmedersin."

Kael bugün hükmetmişti. Ve bu his, kan dökmekten çok daha tatmin ediciydi.

More Chapters