BÖLÜM 10: DOKUZ DÜĞÜM
Vael'thra Malikanesi'nin kütüphanesi, zamanın tozlu raflar arasında donup kaldığı bir mabetti. Yüksek, kemerli pencerelerden içeri sızan akşam güneşi, havada asılı kalan toz zerrelerini altın bir sis tabakasına dönüştürüyordu. Ancak bu sıcak ışık bile, odanın ortasındaki o büyük meşe masanın üzerindeki gerilimi ısıtmaya yetmiyordu.
Kael, masanın üzerine serilmiş devasa bir anatomi parşömenine bakıyordu.
Kağıdın üzerinde çizili olan şey, bir insan bedeni taslağıydı. Ama sıradan bir anatomi şeması değildi bu. Kasların ve kemiklerin üzerinde, siyah mürekkeple çizilmiş karmaşık, geometrik ve tehditkâr bir ağ vardı. Bu ağ, Kael'in sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü'nün birebir kopyasıydı.
Elyra Vael'thra, elindeki uzun kemik çubuğu parşömenin üzerine vurduğunda çıkan tok ses, kütüphanenin sessizliğinde bir kırbaç gibi şakladı.
"Buraya bak Kael," dedi Elyra. Sesi, bir annenin yumuşaklığından sıyrılmış, bir ustanın tavizsiz ciddiyetine bürünmüştü. "Dün yaprağı kül ettin. Çünkü gücü parmak ucundan akıtmaya çalıştın. Oysa güç parmakta başlamaz. Güç, buradan başlar."
Kemik çubuk, parşömen üzerindeki figürün kuyruk sokumuna, omurganın en altına işaret etti.
Kael, sırtındaki o noktada sızlayan metalik ağırlığı hissetti. Mühür, annesinin işaret ettiği yere tepki verircesine hafifçe ısındı.
"Kuyruk sokumu," diye fısıldadı Kael.
"Hayır," dedi Elyra sertçe. "Oraya 'Kök' diyeceksin. Orası senin temelindir. Bir ağaç kökleri olmadan göğe yükselemez. Senin Tını (Mana) okyanusun, o noktada, o ilk düğümde kilitli duruyor."
Elyra çubuğu omurga hattı boyunca yavaşça yukarı kaydırdı. Çubuğun ucu, her biri belirli bir omurga boğumuna denk gelen dokuz farklı noktada duraksadı. Her nokta, parşömen üzerinde karmaşık, iç içe geçmiş rünlerle, birer kilit gibi resmedilmişti.
"Dokuz Düğüm," dedi Elyra, Kael'in gözlerinin içine bakarak. "Sırtındaki o siyah metal, tek parça bir blok değil Kael. O, dokuz kapılı bir baraj sistemi. Ve şu an... hepsi kapalı."
Kael, elini gayriihtiyari sırtına götürdü. Gömleğinin üzerinden, omurgasındaki o çıkıntılı metal boğumları hissetti. Saydı. Bir, iki, üç... tam dokuz tane sert, soğuk tümsek.
"Neden kapalılar?" diye sordu Kael. "Eğer açarsak... okyanus daha rahat akmaz mı? O zaman yaprakları yakmam."
Elyra'nın yüzünde acı bir tebessüm belirdi. Masanın etrafında dolandı ve Kael'in arkasına geçti. Ellerini oğlunun omuzlarına koydu ve onu kendisine, boy aynasına çevirdi.
"Kendine bak Kael," dedi Elyra. "Ne görüyorsun?"
Kael aynaya baktı. Dört yaşında, cılız, solgun bir çocuk gördü. Gözlerinin altı, uykusuzluktan morarmıştı. Boynu incecikti.
"Küçüğüm," dedi Kael.
"Zayıfsın," diye düzeltti Elyra. Acımasızdı ama dürüsttü. "Senin sorunun Tını eksikliği değil. Senin sorunun, o Tınıyı taşıyacak Kudret (Aura) eksikliği. Bu beden... bu et ve kemik yığını, bir okyanusu taşıyamaz. O, sadece bir kağıt bardak."
Elyra, parşömene geri döndü ve çubuğu, çizimin üzerindeki ilk düğüme, kuyruk sokumundaki o siyah noktaya sertçe bastırdı.
"Eğer," dedi, sesi fısıltıya düşerken, "Eğer bedenin hazır olmadan, kasların çelikleşmeden, kemiklerin o baskıyı kaldıracak yoğunluğa ulaşmadan bu düğümlerden birini zorlarsan ne olur biliyor musun?"
Kael yutkundu. "Ne olur?"
"Patlamazsın," dedi Elyra. "Bu çok kolay bir ölüm olurdu. Hayır... İçeriden yanarsın. Hayati Zerrelerin, o yoğun enerjinin sürtünmesiyle kavrulur. Kanın damarlarında kaynar. Sinir uçların, sanki erimiş kurşun dökülmüş gibi çığlık atar. Ve en kötüsü... Mühür seni korumayı bırakır. Çünkü Mühür, zayıf bir taşıyıcıyı korumaz. Onu tüketir."
Kael, sırtındaki metalin o an daha da ağırlaştığını hissetti. O ejderha kanatları, sanki onu uyarmak istercesine derisini sıktı.
"Bu bir yarış değil Kael," diye devam etti Elyra. Masadan küçük, demir bir kutu aldı. Kutunun kapağını açtı. İçinde, obsidyen taşından oyulmuş, üzerinde dokuz delik olan bir maket vardı. Deliklerin içi boştu. "Bu senin gelişimin."
Elyra, kutudan çıkardığı minik, kırmızı bir kristali, maketin en altındaki deliğe yerleştirdi. Kristal, deliğe girdiği an hafifçe parladı.
"Bu sensin," dedi Elyra. "Şu an 1. Çember'in bile gerisindesin. Sadece bir sızıntısın. Ama gün gelecek, bedenin güçlendikçe, kemiklerin sertleştikçe, o ilk düğüm kendiliğinden, bir çiçek gibi açılacak. Zorlamayla değil. Hak ederek."
"Hak etmek..." Kael bu kelimeyi zihninde tarttı. Demek ki güç, doğuştan gelen bir hak değildi. Kazanılması gereken bir ödüldü.
"Peki ya açılmazsa?" diye sordu Kael, çocuksu bir korkuyla. "Ya hep böyle zayıf kalırsam? Ya o kapılar sonsuza kadar kilitli kalırsa?"
Elyra diz çöktü ve oğlunun hizasına geldi. Mavi gözleri, Kael'in biri mavi diğeri altın olan gözlerine kilitlendi.
"O zaman yaşarsın," dedi Elyra. "Sıradan, sessiz bir hayat yaşarsın. Ama asla tam olamazsın. İçindeki okyanus hep bir duvara vurur. O ses... o gürültü geri gelir ve seni delirtir. Mührün amacı seni hapsetmek değil Kael. Mührün amacı, seni o güce hazırlamak."
Elyra, elini Kael'in göğsüne, kalbinin üzerine koydu.
"Burada," dedi. "Ve burada..." Elini Kael'in karnına indirdi. "Bu iki merkez, senin Kudret depon. Yediğin yemek, aldığın nefes, kaldırdığın taş... hepsi burayı besler. Kudret (Aura), senin biyolojik yakıtındır. Mühür, bu yakıtı kullanarak çalışır. Eğer yakıtın biterse, Mühür senin etini yemeye başlar."
Kael, son günlerde hissettiği o korkunç açlığı hatırladı. Midesinin değil, kemiklerinin kazınmasını. Demek sebebi buydu. Mühür açtı ve Kael onu besleyemiyordu.
"Yemek zorundasın," dedi Elyra, sanki düşüncelerini okumuş gibi. "Koşmak zorundasın. Yorulmak zorundasın. Bedenini bir demirci ocağı gibi harlamalısın. Büyü yapmak istiyorsan, önce savaşçı gibi güçlü olmalısın."
Elyra ayağa kalktı ve masadaki parşömeni rulo yaptı. Ders bitmişti ama Kael'in zihnindeki fırtına yeni başlıyordu.
"Anne," dedi Kael, Elyra kapıya yönelirken. "O son düğüm... Kalbimin arkasındaki. O ne?"
Elyra durdu. Sırtı Kael'e dönüktü. Omuzları hafifçe düştü.
Parşömendeki o dokuzuncu düğüm, diğerlerinden farklıydı. O bir kilit değil, kendi kuyruğunu yiyen bir yılan, bir Ouroboros şeklindeydi. Mührün kalbi. Felaketin merkezi.
"O..." dedi Elyra, sesi titreyerek. "O, 'Kızıl Hüküm'ün ta kendisi Kael. O kapı açıldığında... artık insan olmayacaksın. O gün geldiğinde, umarım seni durduracak birileri yanında olur."
Elyra, cevabın ağırlığı altında ezilmemek için hızla odadan çıktı.
Kael, kütüphanede yalnız kaldı.
Akşam güneşi batmış, oda gölgelere teslim olmuştu.
Kael, masanın üzerindeki o obsidyen makete, o tek bir kırmızı kristalin parladığı oyuncağa baktı. Dokuz delik. Dokuz kapı. Ve arkasında kükreyen, dünyayı yutabilecek bir okyanus.
Elini sırtına attı. İlk düğüme, kuyruk sokumundaki o metal çıkıntıya dokundu. Soğuktu. Hareketsizdi.
"Açılacaksın," diye fısıldadı Kael karanlığa. Sesi bir çocuğun isteği değil, bir Varisin emri gibiydi. "Seni zorlamayacağım. Seni kıracağım. Ama önce... önce bu kağıt bardağı çeliğe çevirmem gerek."
Kael, kütüphanenin zeminine oturdu. Bağdaş kurmadı. Şınav pozisyonu aldı.
Kolları titriyordu. Kemikleri sızlıyordu. Mühür, bu eyleme anlam veremeyerek sırtında ağırlaştı.
"Bir," dedi Kael, kendini yukarı iterken. Nefesi kesildi.
"İki..."
Dışarıda, malikanenin bahçesinde cırcır böcekleri ötmeye başlamıştı. Ama Kael için dünya durmuştu. Sadece kaslarındaki yanma, sırtındaki ağırlık ve o dokuz kapının sessiz meydan okuması vardı.
O gece, Kael Vael'thra büyü çalışmadı. O gece Kael, büyü yapabilmek için "insan" olmaktan vazgeçip, bir "silah" olmaya karar verdiği o uzun, acılı ve ter dolu yola ilk adımını attı.
Ter damlaları kütüphanenin halısına düşerken, sırtındaki Mühür, belli belirsiz, neredeyse görünmez bir kızıl ışıkla titreşti.
İlk düğüm, sahibinin iradesini selamlıyordu.
