Cherreads

Chapter 6 - bölüm 6: zümrüt kılıç

Çocuk, İştar'ın omzuna sertçe vurdu.

"Kafandaki o dar kalıpları kır artık. Büyü, sadece süslü sözler söyleyen rahiplerin işi değildir. O da bir zanaattır; evrenin zanaatı. Ve sen..."

Çocuk parmağıyla yerdeki devasa siyah demir kütlesini işaret etti.

"...sen şimdi bana en iyi bildiğin zanaatı göstereceksin. Ama çekiçle değil, iradenle. Ateşi hisset İştar. Babanın ocağını düşün. Ocağı yakmak için çakmaktaşına ihtiyacın yok, sen zaten kıvılcımsın."

İştar yutkundu. Zanaat... Eğer büyü de bir zanaatsa, belki de yapabilirdi. Derin bir nefes alıp elini siyah kütleye uzattı.

Çocuk, İştar'ın yüzündeki o hırslı bakışı görünce büyü ve Cesrad'ın temellerini öğrenmeye hazır olduğunu anladı.

"Büyü yapmak için önce büyüyü oluşturan en küçük maddeyi bilmelisin. O şeyin adı Atiro. Bu şey evrenin yapı taşıdır; şu an sen, ben, bu duvarlar ve soluduğun hava... Her şey Atiro'dan oluşmakta."

Çocuk, İştar'ın gözlerinin içine bakarak devam etti:

"Atiro'nun içinde üç temel parça vardır: Proton, Nötron ve Elektron. Büyü yapmak için önce etrafındaki Atiro'yu elinde birleştirmen gerek. Onları tek bir noktada topladığını düşün. Sonra, o topladığın Atiro'nun içindeki o hassas 'elektron dengesini' bozmaya çalış."

İştar kaşlarını çattı. "Dengeyi bozmak mı?"

"Evet," dedi çocuk sırıtarak. "Denge bozulduğunda ortaya saf bir enerji çıkacak. İşte bu enerjinin adı **'Mana'**dır. Ve bir büyücü, bu manayı kullanarak gerçekliği büker. Şimdi... O manayı açığa çıkar ve bana bir ateş topu oluşturmaya çalış."

[KUTSAL ÖĞRENCİ YETENEĞİ AKTİF]

[Kavram: Atomik Bozunum (Atiro Dengesi)]

[Görselleştirme: Başarılı]

İştar'ın gözleri önündeki dünya yine değişti. Az önce havada uçuşan o ışıklı toz zerreciklerinin (Atiroların) içine kadar görebiliyordu. Her bir Atiro'nun merkezinde duran ağır parçaları (Proton/Nötron) ve etrafında delicesine dönen o küçük, hırçın parçacıkları (Elektronları) net bir şekilde seçebiliyordu.

"Anlıyorum..." diye fısıldadı İştar. "Bu, çeliğin içindeki gerilim gibi. Eğer metali çok fazla bükersen ısınır ve kopar. Burada da o küçük parçaları rayından çıkarmam gerekiyor."

İştar sağ elini öne uzattı. Avcunun içinde görünmez bir girdap oluşturarak havadaki Atiroları oraya topladı. Zihninde onları sıkıştırdı, sıkıştırdı ve en sonunda iradesiyle o dönen elektronlara "dur" dedi.

Denge bozuldu.

Önce tiz bir vızıldama sesi duyuldu. Ardından, İştar'ın avcunun içindeki atomların parçalandığı noktadan, neon mavisi, sıvımsı bir ışık (Mana) sızmaya başladı.

"İşte Mana!" diye bağırdı İştar. Ama işi bitmemişti. Bu saf enerjiyi ateşe çevirmesi gerekiyordu. Babasının ocağını düşündü. Ocağın patlamasını, kıvılcımın alev almasını...

Mavi mana, İştar'ın "Ateş" düşüncesiyle birleştiği an rengi kızıla döndü.

VUUUUU!

İştar'ın avucunda, bir portakal büyüklüğünde ama güneş kadar parlak ve yoğun bir ateş topu oluştu. Alev o kadar kararlı ve kusursuz bir küre halindeydi ki, ısı yaymıyor, ısıyı içinde hapsediyordu.

Çocuk, oluşan kusursuz ateş küresine bakıp ıslık çaldı.

"Elektron dengesini bozup manayı açığa çıkarmak... Çoğu çırak bunu yaparken elini havaya uçurur. Sen ise sanki yıllardır nükleer fizik profesörüymüşsün gibi sakinsin. 'Kutsal Öğrenci' yeteneğin gerçekten de hileli."

İştar, elinde tuttuğu o yıkıcı güce hayranlıkla baktı.

"Şimdi..." dedi İştar, ateş topunu havaya atıp tutup tekrar yakalayarak. "Bunu fırlatacak bir hedefim var mı?"

Çocuk önündeki siyah kütleyi işaret etti: "Oraya at."

İştar elindeki ateş topunu siyah kütleye fırlattı. "GÜM!"

Ama şaşırtıcı şekilde siyah kütleye hiç zarar gelmemişti; belli ki sağlam bir metalden yapılmıştı.

Çocuk alkışladı. "Aferin ama bu daha başlangıç. Şimdi sıra Cesrad'da ama vaktimiz yok. Bir dahaki rüyanda artık. Sonra görüşürüz."

İştar birden yatağında uyandı. Öğrendiklerini hemen denemeliydi. Mor perdeyi çekti ve balkona çıktı. Rüyasında öğrendiklerini hatırladı, gözlerini kapattı, elini büyü yapmaya hazır hale getirdi. Önce Atiro parçacıklarını birleştirecekti. Birden cam kırılma sesi gibi bir ses duydu. Evet, işe yarıyordu; parçacıklar birleşiyordu. Ardından elektron dengesini bozdu ve parçacıklardan garip bir ses geldi: "ÇAT!"

Evet, bu az önceki duyduğu sesti ve mana oluşmuştu. İştar o an kalbini kaplayan bir neşeyle doldu. Sırada mananın doğasını değiştirmek vardı. Bir su baloncuğu oluşturmayı hayal etti ve elindeki mana değişim geçirmeye başladı; bir su baloncuğuna dönüştü. İştar elindeki su baloncuğu ile yerinde hoplamaya, zıplamaya başladı. Birden aşağıdan bir ses duyuldu, bu Nera'nın sesiydi:

"İştar kalk oğlum, kahvaltı hazır!"

İştar elindeki su baloncuğunu balkondaki çiçeği sulamak için kullandı, giyindi ve merdivenlerden aşağı indi. Kahvaltı masasına oturdu.

Andor, "Bugün çok neşeli görünüyorsun, bir şey mi oldu?" diye sordu.

İştar onlara bir gecede büyü öğrendiğini ailesine söyleyemezdi, bu yüzden bir bahane buldu.

"Dün akşam rüyamda gezgin şövalye olduğumu ve çayırlarda gezdiğimi gördüm," dedi.

Andor, oğlunun bu hayalperestliğinin yüzüne yansıyan o saf enerjisine bıyık altından güldü. Elindeki çatalı tabağa bırakırken babacan bir tavırla başını iki yana salladı:

"Gezgin şövalye ha? Rüyalar bedava tabii ama o şövalyelerin kılıcını döven biziz, parayı kazanan da biziz evlat. O yüzden rüyaları yastığının altında bırak da gerçek dünyaya dön şampiyon. Bugün dükkânda işimiz başımızdan aşkın; Sör Galahad'ın sipariş ettiği o ağır zırh setini akşama kadar bitirmemiz lazım."

Annesi Nera, İştar'ın tabağına fazladan bir dilim ekmek koyarken gülümsedi. "Üstüne gitme çocuğun Andor, gençlerin hayal kurmaya ihtiyacı vardır."

İştar ağzına büyük bir lokma atarken içinden kıkırdadı. 'Eğer rüya olmadığını bilselerdi, babam ocağı yakmak yerine korkudan dükkanı kapatırdı,' diye düşündü.

Kahvaltıdan sonra babasıyla birlikte dükkânın yolunu tuttular. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen Avalon sokakları hareketliydi. Ama İştar için her şey dünkünden farklıydı. Yürürken taş kaldırımlara, binaların duvarlarına, hatta yanlarından geçen at arabasına bile farklı bakıyordu. Artık sadece maddeyi değil, onların içindeki titreşen o minik ışık tozlarını, yani Atiro'ları görebiliyordu.

Dükkâna vardıklarında Andor her zamanki rutiniyle kepenkleri açtı ve ağır deri önlüğünü giydi.

"Hadi bakalım," dedi Andor, ocağın başına geçip. "Ben ateşi harlarken sen de körüğü hazırla. Bugün o çeliğin suyunu tam kıvamında vermemiz lazım."

İştar körüğün sapını kavradı. Ama bu sefer, körüğü çekmek ona anlamsız geldi. Gözlerini kıstı ve ocağın içindeki sönmüş kömürlere odaklandı. Kömürlerin içindeki karbon atomlarını (Atiro'yu) görebiliyordu. Onları sürtüştürmek, elektronlarını hızlandırmak onun için artık çocuk oyuncağıydı.

Babası arkasını dönüp su kovasını doldurmaya gittiği o kısa saniyede, İştar körüğü çekmedi. Sadece ocağa baktı ve hafifçe fısıldadı:

"Uyan."

Kömürlerin içindeki Atiro dengesi bir anda bozuldu.

FOŞŞ!

Ocak, sanki üzerine bir varil yağ dökülmüş gibi bir anda gürleyerek, normalden çok daha parlak ve maviye çalan bir alevle yandı. Isı o kadar yoğundu ki İştar bile bir adım geri çekilmek zorunda kaldı.

Andor elinde su kovasıyla geri döndüğünde, gördüğü manzara karşısında donup kaldı.

"Bu da ne?" dedi Andor, gözlerini kısarak ocağa bakarken. "Körüğü ne kadar hızlı çektin evlat? Kömürler... Kömürler sanki cehennem ateşi gibi yanıyor!"

İştar terleyen alnını silip masum bir ifade takınmaya çalıştı.

"Sanırım rüzgârın yönü bugün bizden yana baba, hava akımı iyi geldi."

Andor şüpheli bir bakış atsa da, bu muazzam ısıyı kaçırmak istemedi. Hemen çeliği ateşe sürdü.

Ancak İştar'ın bilmediği bir şey vardı; [Kutsal Öğrenci] yeteneği ve Atiro manipülasyonuyla yaktığı o ateş, sıradan bir ateş değildi. O ateşle dövülen çelik, normal bir kılıçtan çok daha fazlasına dönüşmek üzereydi.

Andor, beze sarılı bir eşya çıkardı.

"Baba, bu beze sarılı şey de ne böyle?" diye sordu İştar.

Andor gülümsedi ve eşyanın üzerindeki bezi kaldırdı. İştar gözlerine inanamadı; bu siyah demirdi, Tanrı aşkına!

"B-baba, bunu nereden buldun?"

"Yolculuğum sırasında bir kabileye yardım etmiştim. Onlar da bu iyiliğim karşılığında bana bunu hediye ettiler. Bu ateşle dördüncü efsanevi kılıcı dövebiliriz."

İştar'ın ağzı açık kalmıştı. Çünkü siyah demir imparatorlukta epey nadir bir elementti. Siyah demirle dövülmüş sadece üç kılıç vardı ve bu kılıçlar tarihin en güçlü silahları olarak kabul ediliyordu. Birçok kahramanın kullandığı bu kılıçlar, şu an üç büyük soylu aile tarafından korunuyordu. Şimdi ise dördüncüyü yaratabilirlerdi; bu büyük bir şanstı! Eğer başarabilirlerse imparatorlukta tanınan birer demirci olacaklardı.

"Hadi çabuk, demiri dövmeye başlayalım oğlum. Daha çok işimiz var!"

İştar, babasının heyecanlı sesiyle irkildi. "Tamam baba!" diye bağırdı.

İştar ile Andor demiri dövmeye başladılar. Demire her çekiç vurduklarında kalplerindeki heyecan daha da artıyordu. Saat öğleden sonra altı olmuştu, hâlâ demiri dövmekle uğraşıyorlardı ama demirin şekli bir türlü değişmiyordu.

İştar ile Andor, hem ateşin kavurucu etkisiyle hem de sabahtan beri demiri dövmenin yorgunluğuyla şelaleden akarcasına terliyorlardı. Andor'un birden yüzü düştü, elindeki çekici fırlatıp yorgunluktan yere yığıldı.

"Sanırım olmayacak... Baksana sabahtan beri uğraşıyoruz, bir türlü ilerleme kaydedemedik. Sanırım... Henüz bu demiri dövmek için yeterli değiliz."

İştar babasının bu çaresizliğini görünce yüzünde hırslı bir ifade belirdi. Eğilip elini babasının geniş omuzlarına koydu.

"Hayır baba! Henüz pes edemeyiz, henüz elimizden geleni yapmadık. Sen böyle hemen pes eden bir adam değilsin."

Andor oğlunun bu sözlerini duyunca kalbinde bir alev yandı. "Özür dilerim... Hadi, dövmeye devam edelim."

İştar ile Andor hırslı bir şekilde demiri dövmeye devam ettiler. Birden İştar'ın aklında rüyasında gördüğü çocuğun sözleri yankılandı: "Sence büyü yapmak bir zanaat değil mi?"

Demircilik de bir zanaattı sonuçta. Ya demircilik ile büyüyü birleştirseydi ne olurdu? Bu fikir İştar'ın hoşuna gitti ve denemeye karar verdi. Dün gece gördüğü rüyada öğrendiklerini hatırlamaya başladı.

[Kutsal öğrenci yeteneği aktif edildi]

İştar önce ateşteki "atiro" parçacıklarını hissetti ve yavaş yavaş karbon parçacıklarını birbirine çarpıştırdı.

"GÜM!"

Ateşin rengi maviye döndü. Andor bu ateşi görünce kalbindeki hırs daha da güçlendi. İştar içinden, "Başardım," dedi.

Şimdi sıra demirdeydi. İştar parçacıkların doğasını değiştirdiğini hayal etti. Evet, demir sakız gibi yumuşamıştı! Andor ile İştar demiri dövmeye başladılar ve bir süre sonra sonunda kılıca şekil vermeyi başardılar. Andor şaşkına dönmüştü çünkü ömründe böyle bir kılıç namlusu görmemişti. Daha bitirilmeden böyle görünüyorsa, Tanrı bilir bitirildikten sonra nasıl görünecekti!

Saat gece dokuz olmuştu. Nihayet kılıcı bitirdiler. İştar ile Andor yarattıkları eser karşısında yere yığıldılar.

İştar yüksek bir sesle bağırdı: "Sonunda bitti!"

Andor gülümsedi, rahatlamış bir sesle, "Evet İştar, başardık," dedi.

İştar ile Andor yumruk tokuşturdular. Ortaya gerçekten harika bir eser çıkmıştı. Kılıç dövülüp şekil verildikten sonra rengi değişmişti; siyahtan zümrüt yeşiline dönmüştü. Adeta bir mücevher gibi parlıyordu.

Andor, uzun zaman önce bu kılıcı yapacağı gün için hazırladığı kılıfı kasasından çıkardı. Bu kılıf beyaz renkteydi ve kılıcın zümrüt yeşiline çok yakışacaktı. Kılıcı aldı ve kınına soktu. Gerçekten de kılıf, kılıca mükemmel uyum sağlamıştı. Andor ve İştar tek bir gecede 4. Efsanevi Kılıcı yaratmışlardı. Ama saat geç olmuştu, Nera kocası ve oğlu için endişelenmiş olmalıydı.

Andor, elinde tuttuğu o beyaz kınlı, içinde zümrüt yeşili bir cevher barındıran kılıcı yavaşça İştar'a doğru uzattı.

"Al bunu İştar," dedi sesi titreyerek. "Bu kılıç senin."

İştar'ın gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Ellerini geri çekerek bir adım geriledi, sanki kılıç elini yakacakmış gibi korkmuştu.

"N-ne? Hayır baba! Delirdin mi?" diye kekeledi İştar. Gözleri hâlâ babasının elindeki o muazzam eserdeydi. "Bu... Bu dördüncü efsanevi kılıç! Tarihin en nadir metaliyle dövüldü, içinde büyü barındırıyor. Ben... Ben bunu kabul edemem. Bunu sen hak ediyorsun ya da İmparator'a sunmalıyız. Benim gibi bir çocuk böyle bir gücü taşıyamaz!"

Andor başını iki yana salladı ve oğluna doğru kararlı bir adım attı. Kılıcı zorla İştar'ın göğsüne doğru bastırıp oğlunun onu tutmasını sağladı.

"Dinle beni," dedi Andor, sesi sert ama bir o kadar da şefkatliydi. "Bu kılıcı imparatorluktaki herhangi bir soyluya, hatta İmparator'un kendisine bile versem içim rahat etmez. Onlar bu kılıcı sadece güç ve gösteriş için kullanır. Ama sen..."

Andor elini oğlunun omzuna koydu ve gözlerinin içine baktı.

"Senin hayalini biliyorum İştar. Geceleri gökyüzüne bakıp ne düşündüğünü biliyorum. Sen bir demirci dükkanında, ateşin ve örsün başında yaşlanmak istemiyorsun. Sen bir Gezgin Şövalye olmak, dünyayı dolaşmak, mazlumlara yardım etmek istiyorsun."

İştar yutkundu, babasının bu hayalini bu kadar net bildiğini tahmin etmemişti. Başını öne eğdi.

"Ama baba, bu kılıç çok değerli..."

"İşte tam da bu yüzden onu sana emanet ediyorum," dedi Andor güven dolu bir sesle. "Dışarıdaki dünya acımasızdır evlat. Eğer o yola çıkacaksan, seni her türlü tehlikeden koruyacak, seni asla yarı yolda bırakmayacak bir yoldaşa ihtiyacın var. Bu kılıcı şekillendiren senin azmin ve içindeki o eşsiz yetenekti. Onun gerçek sahibi sensin. Ben bu kılıcı sadece ve sadece oğluma, kanımdan ve canımdan olan parçama emanet edebilirim."

İştar, babasının sözlerindeki ağırlığı hissetti. Artık reddetmek, babasının ona duyduğu bu büyük güvene hakaret etmek olurdu. Titreyen ellerle kılıcın kabzasını kavradı. Kabza, eline sanki onun için yaratılmış gibi mükemmel bir şekilde oturdu. O an, kılıçla arasında tuhaf, sıcak bir bağ hissetti.

Andor gülümsedi. "Bir gezgin şövalye silahsız yola çıkamaz, değil mi?"

İştar gözlerindeki yaşları sildi ve babasına gururla baktı.

"Teşekkür ederim baba... Onu canım pahasına koruyacağım."

More Chapters