Cherreads

Karanlığın başkaldırısı

Mehmet_Sunar
28
chs / week
The average realized release rate over the past 30 days is 28 chs / week.
--
NOT RATINGS
5.3k
Views
Synopsis
Demir, barut ve Atyro. İştar, maddenin yapı taşlarını görebilen sıradan bir genç kadındı. Ta ki gökyüzündeki güneş kararıncaya kadar. Gizemli bir ustanın rehberliğinde, İştar yeteneklerinin sınırlarını zorlarken tehlikeli bir gerçeği fark eder: sahip olduğu güç, dünyayı kurtarmak için değil, onu diz çöktürmek için yaratılmıştır. Karanlık yükseliyor ve demircinin oğlu bu isyanın tam kalbinde yer alıyor.
VIEW MORE

Chapter 1 - Bölüm :1 demirci ve oğlu

İştar, her zaman olduğu gibi babasıyla dükkandaydı. Babası Andor, orta gelirli bir demirciydi. Andor'un iri bir vücudu vardı; bunun sebebi yıllarca kılıç dövmesiydi. Andor'un kahverengi gözleri ve yüzünün yarısını kaplayan bir bıyığı vardı. Annesi ise kendi halinde bir ev hanımıydı.

Babasının dövdüğü kılıçlar oldukça kaliteliydi, bu yüzden şehirde epey tanınan bir tüccardı. . Ancak kılıçlarına kıyasla yaptığı barutlu silahlar zayıftı. İştar, kılıçların modası geçmesine rağmen neden hâlâ silah yapmaya odaklanmadıkları için babasına sürekli kızardı. Babası ise o hâlâ bir çırak olduğu için, "Sen anlamazsın," deyip geçiştirirdi.

Andor, kısık ateşin önünde demir döverken sağında, taş duvara asılı guguklu saate baktı. Saat akşam 7 sularındaydı; dükkanı kapatma vaktiydi. Andor bir kova su alıp ateşi söndürdü, önlüğünü çıkartıp odanın köşesinde duran tahta askılığa astı. Kapıyı açıp dükkanın ön bölümü, yani tezgah kısmına yürüdü.

Dükkanın tezgah bölümü, dükkanın arka kısmı olan silah dövme yerine göre epey farklıydı. Arka oda eski püskü taş duvarlardan oluşurken, dükkanın ön kısmı arka odaya nazaran daha gösterişliydi. Burada Andor'un yapıp sattığı eserler vardı; hepsi tıpkı bir kuyumcu gibi kırılmaz cam ile donatılmış tezgahların arkasındaydı. Müşteri içeri girince onu kırmızı bir halı karşılıyordu. Dükkanı mana ile çalışan bir kristal aydınlatıyordu. Bu kristallerden biri epey pahalıydı çünkü bunlardan birini yapmak için kristale mana aktaran bir büyücü lazımdı.

Andor dükkanın önüne geldiğinde, tezgahın başında salyası akmış, derin bir uykuya dalan İştar'ı gördü. Sandalyesini duvara, elini ise tezgaha dayayıp uyuyordu. Andor bunu görünce kaşlarını çattı. Demir dövmekten nasır olmuş kocaman ellerini yumruk haline getirdikten sonra İştar'ın kafasına "Çat!" diye vurdu.

İştar birden "Ağhh!" diye bağırıp oturduğu sandalyeden düştü. Elini başının üstüne koyup, "Acıdı!" dedi.

Andor çatık bir suratla elini beline koydu: "Aptal velet! Salyan akmış bir şekilde uyuyordun. Dükkâna Tanrı korusun hırsız girseydi ne yapacaktın? Bu aptallığınla nasıl dükkanı sana emanet edeceğim?"

İştar yerde bir sağa bir sola yuvarlanmaya başladı ve yüksek bir sesle söylendi: "Cidden acıdı moruk, bunu niye yaptın ki? Alt tarafı içim geçti, uykuya daldım."

Andor oğlunun hâlâ ne kadar toy olduğunu düşündü ve aşağılayıcı bir tonda, "Senin gibi bir veledin hâlâ kırk fırın ekmek yemesi lazım," dedi.

İştar yerinden doğruldu ve kaşlarını çatmış bir şekilde babasına baktı. İştar'ın eşsiz bir görünüşü vardı; siyah saçları ve siyah gözleri vardı. Bu, imparatorlukta çok nadirdi.

İştar kaşlarını çatmış bir halde, "Kesinlikle göreceksin baba, senden daha iyi bir demirci olacağım," dedi.

Andor bunu duyunca kahkaha attı, elini oğlunun başına koyup okşadı: "Hadi dükkanı kapatma vakti, annen bizi bekliyor. Bu akşam en sevdiğin yemeği yaptı."

İştar'ın gözleri açıldı. Annesi Nera'yı çok seviyordu. Her akşam işten çıktıktan sonra Nera'nın en sevdiği fırıncıdan, en sevdiği gül aromalı ekmeği alıp eve gidiyorlardı. Kapıda Nera, oğluyla kocasını her zaman güzel bir gülümseme ile karşılıyordu.

Dükkanı kapattıktan sonra Andor ile İştar fırıncıya doğru yola koyuldular. Ay bugün dolunaydı. Burası Atlon'du; İmparatorluğun liman başkenti. Sokaklar gül koktuğu için buraya "Gül Şehri" de denirdi. Burayı kraliyet ailesinden sonra en güçlü 3. aile olan Rose Dükalığı ailesi yönetiyordu. Onlardan birini hemen tanıyabilirdiniz, çünkü o aileden doğanlar genellikle kırmızı saç ve gri gözle doğuyorlardı.

Hatta bazı söylentilere göre Rose ailesinin prensesi çok güzelmiş ama prenses bir lanete de sahipmiş. Bu yüzden Dük onu asla dışarı çıkarmıyormuş. Prensesin bazen saraydan kaçtığı oluyormuş. Tabii İştar da prenses hakkında meraklıymış; acaba nasıl bir lanete sahip ya da söylentilerdeki gibi güzel mi diye düşünür dururmuş. Bu yüzden babasına sordu:

"Baba, sence prenses hakkındaki söylentiler doğru mu?"

Andor oğlunun bu sorusuna : "Prensesi bir kere uzaktan görmüştüm. Dük ile beraber konvoyda halkı selamlıyorlardı. Kesinlikle söylentilerdeki kadar güzel. Fakat lanet konusuna gelirsek, o konu hakkında pek bir bilgim yok. Dük kızının durumunu çok gizli tutuyor; sonuçta yalnızca saraydaki hizmetçiler biliyor. Yani biz tüccarız oğlum, bu tür şeyler bizi ilgilendirmez. Biz yalnızca satarız, bunu sakın unutma."

İştar düşünceli bir şekilde denizin ufkuna baktı. Aslında babası gibi bir demirci olmak istemiyordu. Küçüklüğünden beri bir gezgin şövalye olmak, uzak diyarları gezip görmek istiyordu. Bunun sebebi küçükken annesinin ona okuduğu şövalye masallarıydı. Bunun için Gezgin Şövalye Birliği'ne katılmalıydı ama bunu babasına söyleyemezdi. Çünkü babası onun böylesine tehlikeli bir işe girmesine izin vermezdi; Andor çocuğunun da kendisi gibi bir demirci olmasını istiyordu. Fakat İştar zamanı geldiğinde babasına söyleyecekti.

Bir müddet yürüdükten sonra sonunda fırına vardılar. Buraya "Artun Fırını" denirdi. Atlon'daki en iyi fırınlardan biriydi. Burayı Artun adında bir hayvan-insan işletiyordu. Küçük bir dükkandı ama ekmekleri lezizdi. Artun'un bir de karısı vardı; epey güzel bir hanımefendiydi. Karısı sabah erkenden kalkıp hamuru hazırlıyor, kocası ise fırın başında pişiriyordu. İştar kapıyı açmasıyla birlikte "Ding ding!" diye kapının zili çaldı. Bu zil müşterinin geldiğini haber ediyordu.

Artun fırının önündeydi, arkasına baktı. İştar'ı görünce kedi kulakları titreşti: "Ohh, İştar ve Andor! Hoş geldiniz."

İştar, "Her zamanki gibi çok güzel kokuyor burası amca, nasılsın?" dedi. İştar'ın gözü Artun'un kuyruğuna gitti. Artun kuyruğunu bir ileri bir geri sallıyordu; anlaşılan keyfi yerindeydi, belli ki başına iyi bir şey gelmişti.

İştar, "Keyfin yerinde gibi amca, bize iyi haberlerin var herhalde?" diye sordu.

Artun kuyruğunu daha hızlı sallamaya başladı, elini ovuşturdu ve, "Aslında yengeniz hamile," dedi.

İştar ve Andor'un göz bebekleri genişledi. Andor bunun üzerine, "Bunu kesinlikle kutlamalıyız!" dedi.

İştar bu güzel habere sevinmişti çünkü küçükken onunla oynayan Artun'un artık bir oğlu olacaktı. İştar, "Yenge nerede peki?" diye sordu.

Artun, "Şu an evde, onu çok yormamaya çalışıyorum. Çocuk doğana kadar onun işini yapacak birini İşçi Loncası'ndan tutabilirim," dedi.

Andor ceketinden bir kağıt ve bir kalem çıkarıp kağıda bir isim yazdı ve Artun'a uzattı: "Kesinlikle mantıklı bir fikir. İşçi Loncası'ndan tanıdığım bir arkadaşım var; eğer benim adımı söylersen sana yardımcı olur."

Artun başını eğip teşekkür etti. "Her zamankinden mi?"

İştar başını salladı: "Evet, her zamankinden."

Artun bir kağıda gül aromalı ekmeği sardı. Nera için ekstra bir ekmek daha koydu: "Ekstra bir ekmek daha koydum yengem için."

İştar elini sallayıp, "Hoşça kal amca," deyip babasıyla birlikte evin yolunu tuttular.

Bir müddet yürüdükten sonra Andor ile İştar sonunda evlerine vardılar. Atlon'un sokakları, devasa bir taş labirentin damarları gibi yamaca yayılmıştı. İştar ve babası, şehrin karakteristik 'abbaralarından' birinin altından geçip kendi mahallelerine vardılar. Evleri, kehribar rengi taşlardan örülmüş iki katlı, mağrur bir yapıydı. Alt katın kalın duvarları yazın sıcağını dışarıda bırakırken, üst kat denize nazır geniş bir terasa açılıyordu.

Evin kapıları beyaz bir çınardan yapılmıştı, kapının tokmağı ise yuvarlaktı. Tokmağa üç kılıçtan oluşan bir arma kazınmişti bu arma ailenin simgesiydi . Andor elini tokmağa götürüp kapıyı çaldı: "Tak tak tak."

Birden kapı açıldı. Kapıyı açan sarışın, gözleri zümrüt yeşili güzel bir kadındı. İşte o gülümseyiş, öyle bir gülümsemeydi ki... Andor onu ne zaman görse tekrar ilk günkü gibi aşık oluyordu. Bazen kendisi gibi sıradan bir adamın nasıl böyle masallardan çıkmış bir kadınla evlendiğini düşünmesine neden oluyordu.

Nera başını eğip kısık bir sesle, "Hoş geldiniz," dedi.

İştar elindeki ekmekleri annesine uzattı: "Hoş bulduk anne."

Andor'un yüzü kızardı. Elini ceketinin iç cebine uzattı ve sadece Atlon'da yetişen o güzel kokulu güllerden birini çıkartıp eli titrek bir şekilde eşine uzattı: "B-bu... Bu senin için."

Nera'nın yüzü kızardı, gülü kabul edip eşine gülümsedi: "Teşekkür ederim."

İştar kurnaz bir ifadeyle babasına baktı. Babası onun bu ifadesini görünce hem utandı hem de kafasına bir yumruk daha vurulması gerektiğini düşündü. İştar hızlıca içeri girdi. İçeriden enfes bir limon kokusu geliyordu. Bugün annesi en sevdiği yemeği yapmıştı. Bugün İştar'ın doğum günüydü; 16 yaşına girmişti. Nera yemeğin yanında limonlu pasta da yapmıştı, mutfaktan gelen limon kokusunun sebebi de buydu. Atlon'un sadece gülleri meşhur değildi; aynı zamanda orada yetişen iri limonları da meşhurdu. Bu kadar meşhur olmasının sebebi hiçbir yerde görülmeyen tadıydı; çünkü limonun tadı hem tatlı hem ekşiydi. Bu da ona dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen eşsiz bir tat veriyordu.

İştar ve ailesi sofraya oturdular. Yemek yedikten sonra sırada pastayı kesmek vardı. Nera eline eldivenleri alıp fırının içindeki sıcacık limonlu pastayı çıkardı ve tezgahın üstüne koydu. Pastanın üstüne doğum günü mumlarını koyup yaktı. Oğlu ile kocası salonda oturuyorlardı. Pastayı alıp salona götürdü ve şarkıyı söylemeye başladı:

"İyi ki doğdun İştar, iyi ki doğdun İştar!"

Andor karısının geldiğini görünce şarkıya eşlik etti: "İyi ki doğdun İştar, iyi ki doğdun İştar!"