İştar, uykusundan bir irkilmeyle uyandı; sabah olmuştu. Kitaplığın yanındaki saate baktı. Epey erken uyanmıştı. Bugün babasıyla dükkânı açmayacaklardı çünkü pazar günüydü. Saat sabahın 5'iydi. Tekrar yattı ama dün gece erken yattığı için uykusu gelmiyordu. Yatağından kalktı, mor perdeyi aralayıp balkona çıktı ve denizin ufkuna baktı.
Bugün ne yapacağını düşündü ama aklına bir türlü bir fikir gelmiyordu. Bu yüzden "Çarkıfelek" oyunu oynamaya karar verdi. Bu oyunda kâğıdın üstüne bir çark çizecek, sonra da çarkın ortasına bir kalem yerleştirecekti. Çıkan şey, bugün yapacağı şey olacaktı. İştar kâğıdın üzerine çarkı çizdikten sonra çarkın üçgenlerinin içerisine şunları yazdı:
• Gizemli kadının söylediği bara git.
• Posta Sokağı'ndaki kütüphaneye git.
• Şehrin sokaklarını gez.
• Ormana git ve mantar topla.
• Evde kal ve ailenle vakit geçir.
İştar bunları yazdıktan sonra kalemini çarkıfeleğin üstüne koydu. Birinci yazdığı bara gitme seçeneğinin çıkmasını istemiyordu; bunun için tanrılardan şans diledi. İştar kalemi döndürdü. Kalbi küt küt atıyordu ve kalem durdu.
Olamaz! Bar seçeneği çıkmıştı. Ne yapmalıydı? Gizemli tarikatçılar tarafından öldürülebilirdi ama hiçbir zaman Çarkıfelek oyununun kurallarını bir kez olsun ihlal etmemişti. Elini göğsüne koydu ve yüzünde hırslı bir bakış belirdi.
"Bunu yapacağım," dedi.
Ama gitmek için erkendi. Şu an herkes uyuduğu için şehirdeki dükkânların hepsi kapalıydı. Balkondaki favori yerine oturdu ve romanına kaldığı yerden devam etti. Bir süre sonra saat 7 olmuştu. İştar annesine bir sürpriz yapmaya karar verdi. Nera her gün saat 7.30 gibi kalkıp kahvaltı hazırlıyordu. Bugün annesinden önce mutfağa inip kahvaltıyı o hazırladı. Bugün Nera'nın en sevdiği tarçınlı pankekleri yapacaktı.
Birden mutfaktan güzel bir tarçın kokusu yayıldı. Nera yatağından kalktı, Andor ise hâlâ uyuyordu. Bir koku aldı; tarçın kokusuydu bu. Aşağıdan geliyordu. Nera saçı dağınık şekilde aynanın karşısına geçti, saçlarını düzeltti ve aşağı indi. Mutfakta İştar vardı. En sevdiği pankekleri yaptığını görünce yüzünde o meleğimsi gülümsemesi belirdi. İştar'a yavaş adımlarla yaklaştı ve gözlerini kapattı.
"Kimim ben?"
"Tabii ki de benim güzel annem!"
Nera, İştar'ın gözlerini açtı. "Evet, benim!"
İştar için tahmin etmek yeni öğrendiği teknik sayesinde çocuk oyuncağıydı artık. Hatta Nera'nın geldiğini o gözlerini kapatmadan fark etmişti.
Nera, "Bu sürprizi neye borçluyum küçük bey?" diye sordu.
İştar, "Her gün erkenden kalkıp bizim için uğraşıyorsun, bu yüzden bugün sana sürpriz yapmak istedim. Babamı çağır, sofra hazır, yiyelim beraber," dedi.
Nera kocasını uyandırdıktan sonra sofraya geçtiler. Andor, İştar'ın kahvaltıyı çoktan hazırladığını görünce iri elleriyle başını okşadı.
Güler bir yüzle, "Sen iyi bir evlatsın," dedi.
İştar, babasının bazı zamanlar katıyken bazı zamanlar ise şefkatli olmasını anlamıyordu. Acaba başından ne geçmişti de böyle çalkantılı bir kişiliğe sahip olmuştu? Birden aklına dün geceki rüyasında ustasıyla yaptığı konuşma geldi. Acaba o dövüş sanatını nereden öğrenmişti ve neden bir yolculuğa çıkmıştı? Aklındaki soruları gidermek için babasına sordu:
"Baba, hani bana uzun süreli bir yolculuğa çıktığını söylemiştin. Neden böyle bir yolculuğa çıkma ihtiyacı duydun ki?"
Babası bir süre düşündükten sonra, "Aslında ilk başta kendimi tanımak ve geliştirmek için bu yolculuğa çıkmıştım o zamanlar. Sonradan iyisiyle kötüsüyle bir sürü şey yaşadım. Bu yolculuk beni bugün olduğum kişiye dönüştürdü. Bana en büyük katkısı ne dersen, sanırım annenle tanışmış olmamdı. Değil mi annesi?" dedi.
Nera'nın yüzü kızardı, Andor'un omzuna hafif bir yumruk attı. "Ahh tatlım, abartıyorsun."
İştar bir süre babasının bu cevabını düşündü. Aslında o da bir yolculuğa çıkmak istiyordu Andor gibi ama şimdi sırası değildi; çünkü bu şehirde hâlâ yapması gereken şeyler vardı. Bir süre düşündükten sonra aklında kalan diğer soruyu sordu:
"Hmm, demek öyle... Peki şu bana öğrettiğin dövüş sanatı... İhhmm adı neydi? Evet, Asakirna! Bu dövüş sanatını nasıl öğrendin baba?"
Andor birden kaşlarını çattı. Az önceki mutlu halinden eser kalmamıştı.
"Aslında Asakirna'yı öğrenmem epey tatsız bir olaya dayanıyor. Bu benim kendi yarattığım bir dövüş sanatı. Timark Çölü'nün Semud kabilesinden edindiğim bir arkadaş sayesinde Qi'yi öğrendim. Adı sanırım... Evet, Tirkan'dı. Ardından orada uzun bir süre kaldım çünkü tesadüfi bir şekilde çölün fırtına yılı ile benim gelmem kesişmişti. Bu yüzden fırtınanın dinmesini beklemeye karar verdim. Ardından oradan ayrılacaktım. Orada kaldığım yılın her günü Tirkan ile Qi alıştırması yaptım. Bu dövüş sanatını orada geliştirdim ama bir gün yürüyüş yaparken... Çöl suikastçıları tarafından saldırıya uğradık. Tirkan, ben çok güçsüz olduğum için beni korurken öldü... Hâlâ ne zaman aklıma gelse üzülmeden edemiyorum."
Andor'un birden yüzü düştü, elini masaya vurdu. Ağlayacak gibi oldu ama oğluna zayıf gözükemezdi. Nera kocasını böyle görünce içten bir şekilde Andor'u kucakladı. Şefkatli bir sesle, "Geçti, geçti," dedi.
Andor derin bir nefes aldı.
"Neyse, konumuza dönelim. Normalde kişinin yarattığı dövüş sanatı kendine özgüdür. Başka birisi kullandığı zaman kullanan kişinin bedeninin parçalanmasına yol açar. Ama sen oğlum olduğun için, benle aynı DNA ve beden yapısına sahip olduğun için öğrenebildin. Yoksa sana öğretmek gibi bir riske girmezdim."
İştar babasının bu hikâyesinden sonra hem üzülmüş hem kafasındaki sorular cevaplanmıştı. İçini bir rahatlama hissi sardı ama aynı zamanda bir hüzün...
"Teşekkür ederim baba, anlattığın için."
Andor, "Rica ederim. Asıl ben baştan anlatmalıydım, özür dilerim," dedi.
İştar, "Hayır hayır, asıl özür dilemesi gereken benim," diye karşılık verdi.
Andor masadan kalktı ve sessiz adımlarla odasına doğru yürüdü. İştar babasının arkasından hüzün dolu bir ifade ile baktı. Normalde kocaman gözüken iri sırtı, sanki bu sefer küçülmüştü...
İştar oturduğu yerden ayağa kalktı ve kapının yanındaki askılığa asılı ceketini giydi.
Nera, "Nereye gidiyorsun oğlum?" diye sordu.
İştar halsiz bir ifade takındı. Belli ki o kadar kendini motive etmesi işe yaramamıştı, hâlâ korkuyordu. Bir de üstüne babasının anlattığı hikâye ile tamamen çökmüştü.
"Bir arkadaşımı ziyaret etmem gerek," dedi.
Nera yerinden kalktı ve mutfağın çekmecesinden beze sarılı bir eşya çıkardı.
"Giderken bunu Arew'e ver oğlum. Geçenlerde ona vermeyi unuttum. Hadi bakalım, akşam görüşürüz."
İştar beze sarılı eşyayı aldı ve kapıdan çıkıp yola koyuldu. Bugün hava epey güneşliydi, ceket giydiğine pişman oldu. Sıcak havanın etkisi ile şimdiden terlemeye başlamıştı.
Bir süre yürüdükten sonra Artu'nun dükkânının olduğu sokağa vardı. Burası "Tatlı Sokağı" olarak adlandırılırdı. Nasıl Posta Sokağı şehrin finans merkezi ise burası da şehrin eğlence merkeziydi. Çünkü her türlü kafe, restoran, fırın ve eğlence alanları bu sokakta bulunurdu. Posta Sokağı'nın aksine buradan kâğıt ve mürekkep kokusu yerine tatlı, kahve ve lavanta kokusu yayılırdı. Sokak bugün epey kalabalıktı; pazar günü olması yüzündendi muhtemelen.
İştar'ın babasının anlattığı hikâye ve babasının hüznü hâlâ aklından çıkmıyordu. Bunca zaman içinde böyle bir hüzün taşıyordu ve oğlu olarak onu anlayamadığı için kendine kızdı.
İştar, kalabalığın ve birbirine karışan kokuların arasında yürürken düşüncelere dalmıştı. Tam o sırada, sokağın uğultusunu yırtan tiz bir ses dikkatini çekti. Ufak tefek bir çocuk, elindeki gazete yığınını havaya kaldırıp avazı çıktığı kadar bağırıyordu:
"Büyük olay! Büyük olay! Duyduk duymadık demeyin, büyük felaket!"
İştar, kalabalığı yararak çocuğun yanına gitti. Çocuğun üstü başı biraz kirliydi ama gözleri cin gibi parlıyordu.
"Bir gazete alabilir miyim?" diye sordu.
İştar cebinden çıkardığı iki bakır parayı çocuğa uzattı. Çocuk parayı havada kapıp hemen cebine attı ve gazeteyi İştar'a uzatırken heyecanla fısıldadı:
"Al abi... Başkent Ygrasil'de büyük bir yangın çıkmış. Söylenene göre Dünya Ağacı'nın bir kısmı yanmış!"
İştar bunu duyunca olduğu yerde donakaldı. Babasının hüznü bir anlığına zihninden silinmiş, yerini tarifsiz bir şok almıştı. Hemen elindeki gazetenin sayfalarını hışımla açtı.
İştar, gazetenin buruşuk sayfalarına daha dikkatli baktı. Haberin alt kısmında, saldırının gerçekleştiği yerde bulunan bir sembolden bahsediliyordu: "İç içe geçmiş iki siyah yılan." Muhabir, bu sembolün "Sessiz Kardeşlik" adında eski ve tehlikeli bir tarikatla ilişkilendirildiğini yazmıştı.
Bu, o gün ona saldıran Siyah İsorat Tarikatı değildi. İştar bunu görünce derin bir nefes alıp sakinleşti; çünkü onların inine doğru gidiyordu ve hâlâ iyiler mi kötüler mi bunu belirleyememişti. Ama içini bir merak saldı: Acaba bu tarikatlardan kaç tane vardı ve amaçları neydi? Dünyayı yok etmek mi? Ya da tam tersi insanlığı ele geçirmek mi istiyorlardı? Bunu belki de hiçbir zaman bilemeyecekti belki de; ama emin olduğu tek bir şey varsa o da ne olursa olsun doğrunun yanında olmaktı.
İştar, Artun'un fırınına vardı. Kapıdan girmeden önce Artun ve Arew'in onu böyle görmesini istemiyordu; bu yüzden sahte bir gülümseme ile içeri girdi.
"Ding ding!"
Kapının zili çaldı. Artun, yine her zamanki gibi fırının başında çalışıyordu. Zil sesini duyunca arkasına baktı. Gelen, oğlu gibi sevdiği İştar'dı. Yüzünde, İştar'ın aksine içten bir gülümseme vardı. İştar o gülümsemeyi görünce keyfi biraz da olsa yerine geldi.
Artun, üstü un kaplı önlüğü ile İştar'ı kucakladı.
"Ohh, kim gelmiş? Sen buraya uğrar mıydın?"
"Amca, her yerim un oldu!"
Artun geri çekildi.
"Özür dilerim, seni görünce kendimi tutamadım. Bu bezi al, üstündeki unu temizlersin."
"Sorun değil amca."
İştar elindeki bezle üzerindeki beyaz tozları çırparken, arka taraftan gelen ayak seslerini duydu.
"Bu saatte gelen tek kişi İştar olabilir," dedi tanıdık, enerjik bir ses. Arew elinde bir tepsi taze poğaçayla içeri girdi ama İştar'ı görünce duraksadı. Artun'un aksine Arew'in gözleri, İştar'ın sahte gülümsemesinin ötesini, gözlerindeki o yorgun gölgeyi yakalamıştı. Tepsiyi tezgâha bırakırken kaşlarını çattı.
"Sen iyi misin?" diye sordu Arew, sesi şüpheciydi. "Rengin kireç gibi olmuş. Yine o eski kitaplara mı daldın yoksa?"
İştar, "Aslında dün gece babam bana bir yolculuğunda başına gelen bir olayı anlattı. Adı neydi... Tirkan'dı sanırım," dedi.
Artun ile Arew, Tirkan ismini duyunca yüzlerinde ciddi bir ifade belirdi. Artun fırın küreğini yere bıraktı ve dükkânın köşesindeki mavi koltukta oturan Arew ile İştar'ın yanına oturdu.
"Tirkan mı? O ismi nereden biliyorsun?"
İştar şaşırmıştı çünkü sevecen Artun'u hiç böyle ciddi bir ifade takınırken görmemişti.
"Yoksa bu Tirkan denen adamı tanıyor muydunuz?"
İkisi bu adı duyduktan sonra nedense sessizleştiler. İştar, dün akşam babasının anlattıklarını anlatmaya başladı. İştar'ın anlattıklarını sessizce dinlediler. Artun'un birden yüzünde damarlar çıkmaya başladı ve kaşlarını çattı. Hızlıca oturduğu yerden kalktı ve yüksek bir sesle bağırdı:
"Cidden Andor bunları sana anlattı mı?"
Arew'in yüzü de Artun gibi kızgın bir hal aldı.
"Heyy! Niye bağırıyorsun? Durduk yere çocuğu korkutuyorsun."
Artun birden kapıya doğru hızlıca yürümeye başladı.
Arew, "Nereye gidiyorsun bu saatte?" diye seslendi.
"Andor'a söyleyeceklerim var! İştar'a olanları anlatmayacağına dair bana söz vermişti, şimdi de sözünden döndü. O adam kesinlikle bir dayağı hak ediyor!"
Arew ile İştar, Artun'u durdurmak için biri sağ, biri sol kolunu tuttu. Artun da Andor gibi epey iri bir adamdı.
"Tatlım, Andor'un bir suçu yok, sakin ol. Zaten İştar er ya da geç bir gün öğrenecekti," dedi Arew.
İştar'ın kafası karışmıştı. Tirkan'ı nereden tanıyorlardı? Hem Artun bu adı duyunca neden bu kadar sinirlenmişti?
"Amca dur, önce ben sordum, benim hatamdı. Geç otur, bu konu hakkında konuşalım."
Artun bunu duyunca derin bir nefes alıp sakinleşti. Mavi koltuğa oturup başlarından geçen olayı anlatmaya başladı.
"Tirkan aslında benim ağabeyimdi."
İştar'ın ağzı açık kaldı.
"Ağabeyin mi? Nasıl yani?"
"Evet, ağabeyimdi. Hatta babanla ağabeyim sayesinde tanıştık. Cidden çok yardımsever bir insandı, bu sayede şehir halkı tarafından seviliyordu. Bir gün ülkenin başındaki kral öldü ve yeni kralı seçmek için turnuva başladı. Ağabeyim güçlüydü, hem de dünyadaki 16 usta şövalyeden biriydi. Hortum oluşturabilen bir Cesrad tekniği vardı, bu yüzden insanlar ona 'Kasırga Kralı' derdi. Turnuvada dünyanın her yanından dövüşçüler vardı: Büyücüler, kılıç ustaları, cüceler, hayvan-insanlar, Ejderitler... Her tür ırktan katılım vardı. Turnuva yaklaşık dört ay sürdü. Ağabeyim tabii ki kolayca rakiplerini yendi ve yarı finale yükseldi. Finalde son bir rakibi kalmıştı: Ozaros..."
