Nefesi kesildi. Bu, rüyasındaki o lanet olası semboldü! Korku, buz gibi bir el olup kalbini sıkıştırdı. Ancak kızın çaresiz bakışlarını görünce korkmaya hakkı olmadığını anladı.
Adamlar İştar'ı fark edince, üçü birden üzerine atıldı. Hançerler havada parladı. "Öldüm," diye düşündü İştar. Gözlerini sımsıkı kapattı.
Ancak beklenen darbe gelmedi. Gözlerini araladığında dünya değişmişti.
Zaman... akmıyordu. Havadaki toz zerrecikleri asılı kalmış, adamların savurduğu yumruklar bal pekmezi gibi ağırlaşmıştı. İştar'ın zihni ise kristal kadar berraktı. Babasının yıllarca, "Sadece hayatta kalmak için kullanacaksın," diyerek öğrettiği o tuhaf hareketler, kas hafızasından fışkırdı: Asakirna. Timark Çölü'nün unutulmuş dansı.
İştar, ağır çekimde gelen bir yumruktan başını hafifçe yana eğerek sıyrıldı. Ardından her bir saldırganın göğsündeki o hassas noktaya sert, şimşek hızında darbeler indirdi.
Zaman normal akışına döndüğünde üç adam da nefessiz kalarak yere yığılmıştı.
Şaşkınlık ve korkuyla birbirlerine baktılar.İçlerinden biri hızla yerdeki ölü şövalyenin cesedini sırtladı -bu garipti, neden cesedi istiyorlardı?- diğeri ise elini yere vurarak hırıltılı bir sesle o meşum sözleri fısıldadı:
"İsla letina kara!"
Yerde mor bir ışık halkası parladı ve saniyeler içinde gölgelere karışıp kayboldular.
Sessizlik geri döndüğünde İştar titreyen bacaklarına rağmen kızın yanına koştu. Elini uzattı.
"İyi misiniz? Yaralandınız mı?"
Kız başını iki yana salladı, sesi titriyordu. "Hayır... Beni kurtardın... Teşekür ederim."
İştar, "O adamlar kimdi? Neden o sembolü taşıyorlardı?" diye sormadan edemedi.
Kız cevap vermek yerine kahverengi pelerinini başından indirdi. Sokaktaki loş ışıkta, alev gibi parlayan kızıl saçlar ortaya döküldü. İştar donakaldı. Bu yüzü tanıyordu. Meydanda çarpıştığı o kızdı... Ama o saçlar... O saçlar sadece tek bir aileye aitti.
Kız başını dikleştirdi. "Ben Neosa ven Rose. Rose Düklüğü'nün prensesiyim."
İştar'ın dizlerinin bağı çözüldü, hızla başını eğdi. Az önce bir prensese "sen" diye hitap etmişti!
"Leydim! Kim olduğunuzu bilmiyordum... Gayri resmi konuşmamı bağışlayın."
Neosa hafifçe gülümsedi, bu gülüşte az önceki korkunun izleri silinmişti. "Hayatımı kurtaran kahramanımdan özür dilemesini isteyemem."
"İzin verirseniz..." dedi İştar, sesi hala heyecandan titriyordu. "...size kaleye kadar eşlik edeyim Leydim. Buralar artık güvenli değil."
Prenses başıyla onayladı ve ikili, Rose Konutu'na doğru yürümeye başladılar.
Saat öğleden sonra altıydı. Neosa ve İştar, Dük'ün konutuna giden sahil yolunda yürüyorlardı. Prensesin eşsiz güzelliği gün batımı ile birleşince ortaya muhteşem bir portre çıkıyordu. İştar'ın bu görüntü karşısında ağzı açık kalmıştı. Bir konuşma başlatmak istiyordu ama o Dük'ün kızıydı, kendisi ise sıradan bir demirci çırağı... Yine de Prensesle belki de bir daha konuşma fırsatı bulamayacaktı. Bu yüzden cesaretini topladı.
"Eemm, şey... Gün batımı çok güzel değil mi Leydim?"
Prenses gri gözlerini İştar'a çevirdi. İştar'ın kalbi, katedraldeki çanlar gibi küt küt atmaya başladı.
"Kesinlikle. Bu şehrin gün batımını seviyorum. Denizle birleşince ortaya güzel bir görüntü çıkıyor," dedi Neosa.
Rüzgâr bugün biraz fazla esiyordu. Neosa üşümüştü; pelerinini şövalyenin kanı ile kirlendiği için atmıştı. İştar bunu fark etti. Siyah gömleğinin üstüne en sevdiği ceketini giymişti. Ceketini çıkardı ve Prensesin üstünü örttü.
"Hava soğuk Leydim, kendinize iyi bakmalısınız yoksa hasta olacaksınız."
Neosa, İştar'ın bu düşünceli hareketinden etkilenmişti. "Teşekkür ederim," dedi.
İştar'ın aklını sürekli kurcalayan bir soru vardı. Prenses nasıl bir lanete sahipti? Bunu sorarsa Dük tarafından idam edilmekten korkuyordu ama sormasaydı aklı orada kalacaktı. Bu yüzden sormaya karar verdi.
"Leydim, sürekli aklımı kurcalayan bir soru var. Herkes bir lanete sahip olduğunuzu iddia ediyor. Bu söylentiler doğru mu?"
Neosa gün batımına baktı. Bunu ona söyleyip söylememe konusunda kararsızdı çünkü söylerse İştar da diğer herkes gibi ondan uzaklaşabilirdi. Ama hayatını ona borçluydu, sanırım ona gerçeği söylemeliydi.
"Evet, bir lanete sahibim ama bu sıradan bir lanet değil. Ben annemin karnındayken Dük'ün ikinci karısı, annemin yerine geçebilmek için annemi lanetledi. Doğacak çocuk lanetli olacak ve doğduktan sonra onu doğuran kişi ölecekti. Bu yüzden ben doğduktan sonra annem öldü. Benim lanetime gelince; eğer bir gün sevdiğim bir adam olursa, o adamı öldürüp iki yıl içinde kanını içmezsem öleceğim bir lanet bu."
İştar bunu duyunca gözlerini bir an bile kaçırmadı. Duyduğu dehşet verici gerçeğe rağmen, içindeki hayranlık korkusunu bastırdı.
"Öyleyse," dedi fısıltıyla, "Sizin yaşamanız için ölecek adam, dünyanın en şanslı adamı olmalı Leydim."
Neosa'nın gözleri yaşlarla doldu ve İştar'ın kollarına atladı. İştar cebinden annesinin onun için diktiği mendili çıkardı ve Prensesin gözyaşlarını sildi. Prensesin ağlaması kesildikten sonra yola devam ettiler ve sonunda Rose Konutu'na vardılar. Burası epey büyük bir malikaneydi. Binanın ortasına kocaman bir gül tasviri çizilmişti; bu, Rose ailesinin simgesiydi. Malikanenin ön bahçesinde ise kocaman bir gül tarlası vardı. Mavi, kırmızı, mor, lacivert... Her renkten gül vardı. Kapıda iki muhafız bekliyordu. Saat geç olmuştu, belli ki bütün şövalyeler Neosa'yı arıyorlardı.
İştar, Neosa'yı kapının yakınına kadar getirdi.
"Bundan sonrasını tek başınıza gitmelisiniz Leydim. Dük benim gibi bir yabancıyı yanınızda görürse kellenizi kesebilir."
Neosa çiçekli elbisesinin iç cebinden bir bileklik çıkardı. Üstüne Rose ailesinin arması kazınmıştı.
"Bunu benim hediyem olarak gör. Yakında tekrar karşılaşacağız," dedi.
Neosa ardından İştar'ın yanağına beklenmedik bir öpücük kondurdu ve kapıya doğru koştu. İştar'ın aklı yerinden oynadı. Elini öpülen yere götürdü; içinden kesinlikle bir daha yüzümü yıkamayacağım diye düşündü. Sahil yolundaki bankta bir süre dinlendikten sonra akşam oldu. Bugün çok şey yaşamıştı, artık eve dönmeliydi. Hızlı adımlarla eve giden yola doğru ilerledi. Artu'nun fırınına uğradı, Artu'ya selam verdikten sonra annesinin en sevdiği ekmeklerden aldı ve evine vardı. Annesi kapıda her zamanki sıcak gülümsemesi ile karşıladı.
"Hoş geldin tatlım, yürüyüşün nasıl geçti?"
İştar, tarikatçılarla savaştıktan sonra prensesi kurtarıp evine bıraktığını söyleseydi annesi endişelenirdi. Bu yüzden hiçbir şey olmamış gibi gülümsedi.
"Güzel geçti anne, sana en sevdiğin ekmeklerden aldım."
Nera ekmekleri iki eliyle kabul etti. "Yemek hazırladım, yemeyecek misin?" dedi.
"Hayır, gelirken bir şeyler atıştırdım zaten, sağ ol anne. Şimdi odama geçiyorum, bugün bayağı yoruldum sonuçta."
Ardından içeri girdi. Babası kanepede gazetesini okuyordu. İştar'ı görünce elini havaya kaldırdı; bu "çak bir beşlik" anlamına geliyordu. İştar babasına sağlam bir beşlik çaktı.
"Heyy bizim velet eve gelmiş! Nasıl geçti bakalım?" dedi Andor.
"İyiydi baba. Ben odama geçiyorum, bir isteğin var mı?"
Andor dert etmemiş gibi gözükse de oğlu için endişelenmişti. "Canının sağlığı oğlum," dedi.
İştar odasına çıktı, yatağına yattı. Uzun bir gün olmuştu. Hâlâ Prensesin bahsettiği o isotra sembollü adamlar aklından çıkmamıştı. "Aman neyse, onu yarın düşünürüz," dedi. Durum penceresini kontrol ettikten sonra derin bir uykuya daldı.
İştar, katedralde bayıldıktan sonra yine o karanlık odaya gelmişti.
"Kahretsin, yine mi burası?" dedi.
Birden yer sarsılmaya ve çatlamaya başladı. Yerin altından kocaman bir kolezyum ortaya çıktı. İştar'ın ağzı açık kalmıştı.
Aniden kolezyumdan bir ses yükseldi:
"Hey sen! Gel buraya."
İştar, sonunda bu karanlık yerde kendisinden başka birisinin sesini duyabildiği için içini hem büyük bir rahatlama hem de tarif edilemez bir ürperti kaplamıştı. Kalbi göğsünü döverken, sesin yankılandığı karanlığa doğru boğuk bir sesle bağırdı:
"Sen de kimsin? Neden bu lanet karanlık yer hakkında bir şey biliyor musun?"
Ses cevap verdi: "Burası senin bilinçaltın. Hadi orada durma, yoksa oraya gelir seni kendim getiririm."
İştar, ayaklarının altındaki toprağın titremesiyle sendeleyerek devasa taş kapıya doğru yürüdü. Kolezyumun duvarları sanki canlıymış gibi nefes alıyor, üzerindeki çatlaklardan mor bir ışık sızıyordu. İçeriye adım attığında, dışarıdaki karanlığın aksine içerinin binlerce meşaleyle aydınlandığını gördü.
İçeri girdiğinde, bunun önceki rüyasında gördüğü, gözü ağlamaktan fırlamış olan çocuk olduğunu fark etti! Ama gözleri normale dönmüştü.
"Hey, sen o önceki çocuksun! Gözlerin yerinden çıkmıştı, nasıl normale döndü? Ve o siyah İsotra Yıldızı ne anlama geliyor?"
Çocuk kaşlarını çattı; belli ki başından çok kötü bir olay geçmişti.
"Şu anda konumuz bu değil. Olanları sana yakında anlatacağım. Şimdilik buraya sana büyü ve Cesrad'ın temellerini öğretmeye geldim."
Büyü ve Cesrad mı? Ama Cesrad sadece usta şövalyelerin kullanabildiği bir enerjiydi. Büyü ise Cesrad'dan daha zor bir şeydi; sadece yüz bin kişiden beş ila altısı büyü kullanabilecek yetenekle doğuyordu. Bu yüzden büyülü eşyalar çok pahalıydı.
"Ama ben sıradan bir demirci çırağıyım. Benim gibi birinin Cesrad'ı, onu geçtim büyü kullanması... Bunu nasıl başaracağım?"
Çocuğun attığı kahkaha kolezyumun duvarlarında yankılandı:
"Sıradan mı? Kendine o yetenekle sıradan mı diyorsun? Cidden çok komik bir veletsin."
İştar'ın yüzü kızardı. "Hey, bana velet diyene bak! Sen önce kendine bak. Hem hangi yetenekten bahsediyorsun?"
Çocuk, İştar'a küçümseyici bir bakış attı ve işaret parmağıyla İştar'ı gösterdi.
"Cidden hiç durum pencerene bakmadın mı sen? 'Kutsal Öğrenci' yeteneğinden bahsediyorum. O yetenekle istediğin büyü ve Cesrad yeteneğini öğrenebilirsin."
İştar kekeleyerek, "C-cidden mi? Ben o yeteneği... sadece zanaatta işe yarar diye biliyordum," dedi.
Çocuk, duyduğu bu saçmalık karşısında bir an dondu kaldı, sonra yüzüne alaycı bir gülümseme yayıldı.
"Zanaat mı?" dedi çocuk, kelimeyi ağzında yuvarlayarak. "Sence büyü yapmak bir zanaat değil mi sersem? Bir demirci çekicini nasıl ustalıkla kullanıyorsa, bir büyücü de manasını öyle kullanır. Senin o 'Kutsal Öğrenci' yeteneğin aradaki farkı görmüyor bile. Onun için hepsi aynı: Öğrenilecek bir teknik."
