Cherreads

Chapter 10 - bölüm 10: kayıp çağın gerçekleri

Dükkan sahibi iştarı gördü ve samimi gülümseme ile

"Hoşgeldiniz efendim"

"Ah merhaba az önce vitrinde olan gri kolyeyi beğendim fiyatını soracaktım"

"Oh ay taşından bahsediyorsunuz sanırım güzel bir zevkiniz var efendim kime aldığınizi sorabilirmiyim"

İştarin yüzü kızardı daha önce hiç annesi dışında bir kadına hediye almamıştı

"Aslindaa sevdiğim bir kız vardı taş aynı onun gözlerine benzediği için uyumlu olur diye hediye etmek istedim"

Dükkan sahibinin yüzü sevecen bir hal aldı

"Ohyoo demek öyle o zaman kız arkadaşıniza özel bir indirim yapabilirim"

İştar yüzü domatese döndü

"Hayır hayır! sanırım beni yanlış anladınız o benim kız arkadaşım değil yanlızca bir arkadaş "

"Ohyoo ohyoo gençlik ne güzel bir şey neyse biz fiyata geçelim normalde kolyenin fiyatı 2 gümüş size özel 1 gümüşe indirelim "

İştar havaya uçacak gibi oldu çünkü 1 aylık harçlığının gideceğini düşünürken yanlızca 1 haftalık harçlığına değer bir rakam gidecekti

"Çok teşekkür ederim efendim bugün cebimin tamamen boş alacağını düşünmüştüm"

Dükkan sahibi kendine özgü kahkasini attı

"Ohyoo ohyoo sizin için kolyeyi paketledim efendim buyrun"

İştar pakedi iki eliyle kabul etti ve ceketinin iç cebine soktu güvenli olmayan bir yere gidiyordu sonuçta çalınabilir di

"Bu yaptığınız iyiliği unutmayacağım efendim o zaman sonra görüşürüz "

" Ohyo Yine bekleriz efendim "

İştar dükkandan çıktıktan sonra hızlı adımlarla yer altı sokağına ilerledi bir süre yürüdükten sonra yeraltı sokağının girişine geldi bu sokak genelde uyuşturucu içen ve evsizlerin çoğunluklu olduğu bir sokakti her yer varoşlarla doluydu ayrıca oldukça kötü bir koku yayılıyordu bu yüzden iştar burnunu kapattı ve cebindeki adres kağıdını çıkardı ve Kağıta yazan yere doğru gitmeye başladı birden dilenci yaşlı bir adam iştara seslendi

"Genç adam açliktan ölüyorum nolur yardım et"

İştar yaşlı adamın yanına gitti ve cebinden 2 bakır çıkarıp yaşlı adama verdi adres kağıdını adama gösterdi

"Amca bu Kağıta yazan yeri biliyormusun"

Yaşlı adam, İştar'ın uzattığı kağıda bakmak için gözlerini kıstı. Kirli ve titreyen parmaklarıyla kağıdın kenarından tuttuğunda, yüzündeki o minnet dolu ifade bir anda silinip yerini korkuya bıraktı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Hızla kağıdı İştar'a geri itti, sanki kağıt ateşten yapılmıştı ve elini yakmıştı.

"O-orası mı?" dedi adam kekeleyerek. Sesi fısıltıya dönüşmüştü, etraftaki diğer tekinsiz tiplerin duymasından korkuyor gibiydi. "Evlat, sen belanı mı arıyorsun? O dükkana girenlerin çoğu... Neyse, beni ilgilendirmez."

Adam, İştar'ın verdiği paraları sıkıca avucuna saklayıp sokağın en karanlık köşesini, yıkılmak üzere olan tahta bir binayı işaret etti.

"Sokağın sonundaki çıkmazda. Paslı demir kapısı olan yer. Ama sana tavsiyem; kapıyı çaldıktan sonra nefesini tut ve sakın gözlerinin içine bakma."

Yaşlı adam daha fazla konuşmadan, sanki görünmez bir hayaletten kaçıyormuş gibi topallayarak oradan uzaklaştı. İştar, adamın arkasından şaşkınlıkla baktı. Kalbi göğsünde biraz daha hızlı atmaya başlamıştı. Ceketinin iç cebindeki kolyeyi kontrol etti, yerinde duruyordu. Derin bir nefes alıp burnuna dolan çürük kokusuna aldırmamaya çalışarak adamın işaret ettiği yöne doğru yürümeye başladı.

Sokak ilerledikçe daha da daralıyor, binalar sanki İştar'ın üzerine devrilecekmiş gibi birbirine yaklaşıyordu. Gölgelerin arasından onu izleyen sinsi gözleri hissedebiliyordu ama kimse ona yaklaşmaya cesaret edemedi; belki de gideceği adresin kim olduğunu bildikleri içindi.

Sonunda sokağın bittiği yere, çıkmaza geldi. Karşısında, etrafındaki harabelere kıyasla daha sağlam ama bir o kadar da ürkütücü duran, siyah taşlardan yapılmış tek katlı bir yapı vardı. Yaşlı adamın dediği gibi, kapısı paslı demirdendi ve üzerinde garip, silinmeye yüz tutmuş semboller kazılıydı.

İştar yutkundu. Burası bir demirci dükkanından çok, terk edilmiş bir zindanı andırıyordu. Babasının bahsettiği malzemeleri bulabileceği yer gerçekten burası mıydı? Tereddüt etse de geri dönmek için çok geçti. Elini yumruk yapıp paslı kapıya üç kez vurdu.

GÜM! GÜM! GÜM!

Ses, boş sokakta yankılandı. Bir süre sessizlik oldu. Tam kimsenin olmadığını düşünüp geri dönecekti ki, kapının üzerindeki küçük sürgülü bölme gıcırdayarak açıldı. Karanlığın içinden bir çift sarı, kedi gözüne benzeyen göz İştar'a odaklandı.

Boğuk ve hırıltılı bir ses, "Parola?" diye sordu.

İştar hazırlıksız yakalanmıştı. "Şey... Parola mı? Ben sadece..."

Gözler kısıldı. "Parola yoksa, mal da yok. Kaybol."

Sürgü kapanmak üzereyken İştar aklına gelen şeyi, babasının ona verdiği kağıdın arkasındaki o garip cümleyi hatırladı. Hızla atıldı:

"Bekle! Parola alacakaranlık değilmi'"

Sürgü durdu. İçerideki kişi sessizce bekledi, ardından ağır demir kapının kilitleri büyük bir gürültüyle açılmaya başladı.

Ağır demir kapı gıcırdayarak açıldığında, İştar tereddüt etmeden içeri adım attı. Karşısındaki manzara, dışarıdaki sokaktan bile daha kasvetliydi. İçerisi zifiri karanlıktı ve genzi yakan ağır bir küf kokusu hakimdi. Gözleri loş ışığa alıştıkça, odanın ne kadar bakımsız olduğunu fark etti; yerler kalın bir toz tabakasıyla kaplıydı, tavan köşelerinden sarkan devasa örümcek ağları adeta gri perdeler gibi odayı sarmıştı.

Odanın tam ortasında, gölgelerin arasında bir silüet dikiliyordu. Üzerinde, İştar'ın o gün gördüğü kişilerin giydiği pelerinlerin aynısı vardı. Pelerinin yakasında, metalik bir parıltı dikkatini çekti: Siyah İstotra Broşu.

Adamın buz gibi sesi sessizliği böldü:

"Buraya gelme amacın nedir?"

İştar cevap vermek yerine elini cebine attı. O gün siyah saçlı kızın kendisine verdiği madalyonu çıkardı ve havada süzülerek adama doğru fırlattı.

Adam madalyonu havada çevik bir hareketle yakaladı. Avucundaki metale baktığında ses tonundaki tehditkar hava bir anda şaşkınlığa dönüştü.

"Ohoo... Demek seni Şube Müdürü bizzat davet etti. Burada bekle."

Adam arkasını döndü ve İştar'ın gözleri önünde inanılmaz bir şey yaptı: Sert taş duvara doğru yürüdü ve bir hayalet gibi duvarın içinden geçip kayboldu.

İştar olduğu yerde donakaldı. Bu bir illüzyon muydu yoksa yüksek seviyeli bir büyü mü? Çok geçmeden duvarın yüzeyi sanki bir su birikintisiymiş gibi dalgalandı. Adam geri dönmüştü ama bu kez yalnız değildi. Yanındaki daha ufak tefek figür, pelerinindeki başlığı yavaşça indirdi.

Dökülen siyah saçlar ve o tanıdık, delici bakışlar... Bu, o gün balkonda konuştuğu siyah saçlı kızdı.

Kız, dudaklarında hafif, alaycı bir tebessümle İştar'ı süzdü.

"Demek geldin... Aslında gelmeni beklemiyordum."

İştar'ın yüzü ciddileşti. Kasları gerildi, vücudu her an gelebilecek bir saldırıya karşı tetikteydi. Bu insanların ne kadar güçlü olduğunu bilmiyordu ve burası onların çöplüğüydü.

Kız, İştar'ın gerginliğini fark etmiş gibi başıyla duvarı işaret etti.

"Beni takip et."

Arkasını dönüp duvara doğru yürüdü ve bedeni taşların arasında eriyip gitti. İştar derin bir nefes aldı. Geri dönüş yoktu. Adımlarını hızlandırdı, gözlerini kapattı ve soğuk taşın içinden geçerek onları takip etti.

Duvarın soğuk ve jölemsi hissi bedenini terk ettiğinde, İştar gözlerini araladı. Beklediği şey karanlık, dar bir koridor veya gizli bir odaydı. Ancak gördüğü manzara karşısında nefesi kesildi, dizlerinin bağı çözülecek gibi oldu.

Burası bir oda değil, yerin derinliklerine oyulmuş devasa bir yeraltı dünyasıydı.

Tavanı görebilmek neredeyse imkansızdı; karanlığın içinde kaybolup giden tavanı, her biri en az yirmi adam kalınlığında olan, gökyüzüne uzanan kara ağaçlar gibi dimdik duran devasa siyah sütunlar taşıyordu. Sütunların yüzeyi pürüzsüzdü ve üzerlerine kazınmış garip rünler, loş ışıkta hafifçe parıldıyordu. Teknolojiden eser yoktu; ne bir mana lambası ne de mekanik bir düzenek... Sadece meşalelerin titrek alevi ve kadim taşların soğukluğu vardı.

Ayaklarının hemen ucunda, derinlere doğru kıvrılarak inen, beyaz mermerden yapılmış devasa bir merdiven uzanıyordu. İştar, korkuluklara tutunup aşağıya baktı. Aşağısı, bir karargahtan çok, yerin altına gizlenmiş küçük bir köyü andırıyordu. Taş binalar, eğitim alanları ve koşuşturan insanlar... Ama hepsi sessizdi, sanki burası zamanın donduğu bir yerdi.

Siyah saçlı kız, İştar'ın şaşkınlığını beklemeden merdivenleri inmeye başladı. İştar da tökezleyerek onu takip etti. Yüzlerce basamağı indikten sonra, "köyün" merkezine, geniş bir meydana geldiler.

Meydanın tam ortasında, tüm bu yeraltı dünyasına hükmeder gibi duran devasa bir heykel yükseliyordu.

Heykel, etraftaki sütunlar gibi simsiyah, obsidyen benzeri bir taştan yontulmuştu. Ancak üzerindeki zırh detayları, başındaki miğfer ve elinde tuttuğu, yeri delen o devasa kılıç saf altından işlenmişti. Siyahın asaleti ile altının ihtişamı, tüyler ürpertici bir uyum içindeydi.

İştar, İmparatorluktaki tapınaklarda pek çok tanrı heykeli görmüştü; Işık Tanrısı, Bereket Tanrıçası, Savaş Lordu... Ama bu silüet hiçbirine benzemiyordu. Heykelin yüzü, miğferin altında gölgede kalsa da, duruşundan yayılan o baskın aura, taştan olmasına rağmen hissediliyordu.

İştar, gözlerini heykelden alamayarak kıza döndü. Sesi fısıltı halindeydi:

"Bu heykeldeki... Kim bu? Hangi tanrı? Daha önce hiçbir kitapta veya tapınakta onu görmedim."

Siyah saçlı kız durdu. Yüzündeki alaycı ifade silinmiş, yerini derin bir saygıya ve belki de biraz korkuya bırakmıştı. Gözlerini o devasa siyah ve altın silüete dikti.

"O bir tanrı değil..." dedi kız, sesi meydanda yankılandı. "Henüz değil. O kişi, tarikatımızın kurucusu... Tiran."

İştar'ın beyninde şimşekler çaktı. Duyduğu isim, zihninin en karanlık köşelerinde kilitli kalmış korkunç masalları açığa çıkarmıştı.

Tiran.

Bu isim sadece eski bir kelime değil, bir lanetti. Okul kitaplarında, ozanların şarkılarında ve tapınak vaazlarında anlatılan o korkunç figür... Kayıp Çağ'da, Yıkım Tanrısı Apofiris'in generali olan, Karanlık Ordu ile dünyanın yarısını küle çeviren o canavar. Efsaneye göre, insanlığı yok olmanın eşiğine getiren bu iblis, ancak "Kahraman Aştar"ın kutsal ışığıyla durdurulabilmişti.

İştar dehşet içinde bir adım geri çekildi. Sırtı soğuk bir sütuna çarptı. Gözleri heykelden kıza, kızdan tekrar heykele gidip geliyordu.

"Siz..." dedi sesi titreyerek. Ardından öfkeyle bağırdı: "Siz delirdiniz mi?! Şeytan Tanrı'ya mı tapıyorsunuz? O, dünyayı kana bulayan bir canavar! Kahraman Aştar'ın savaştığı, insanlığın en büyük düşmanı!"

Sesi yeraltı şehrinin sessizliğinde bomba gibi patladı. Meydandaki birkaç pelerinli figür durup onlara baktı ama kimse müdahale etmedi.

Siyah saçlı kızın yüzündeki saygı ifadesi kaybolmadı ama dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. İştar'ın bu tepkisine alışkın gibiydi. Yavaşça İştar'a döndü, gözlerinde öfke değil, bir çocuğa duyulan acıma vardı.

"Şeytan Tanrı mı?" dedi kız, sesi buz gibi sakindi. "Tarihi kazananların yazdığını sana hiç öğretmediler mi küçük demirci? Kahraman dediğin Aştar'ın, o 'kutsal ışığı' elde etmek için neleri feda ettiğini, kime ihanet ettiğini kitaplar yazmaz."

Kız heykele doğru bir adım daha yaklaştı ve elini heykelin kaidesine koydu.

"Biz Tiran'a tapmıyoruz. Biz, onun yarım bıraktığı işi tamamlamaya çalışıyoruz. Dünyayı asıl kurtaracak olan şey ışık değil, karanlığın adaletidir."

İştar, bu duydukları karşısında dehşete düşmüştü. Söylenenler doğru olabilir miydi? Çocukluğundan beri masallarını dinleyerek büyüdüğü Kahraman Aştar, aslında bir hain miydi? Bunu kabullenemedi. Midesi bulanıyor, başı dönüyordu; bu karanlık yeri bir an önce terk etmek istedi.

Arkasına dönüp çıkışa yöneldi.

"Ben gidiyorum. Buna daha fazla katlanamayacağım, siz aklınızı kaçırmışsınız!"

İştar tam gitmek üzereyken, kız bir anda atılıp İştar'ın kolunu tuttu.

"Bekle! Önce anlatacaklarımı dinle, ondan sonra gitmekte özgürsün."

İştar bir süre duraksayıp düşündü. Bunca insan burada, yerin altında yaşıyorsa bunun geçerli bir nedeni olmalıydı. Merakı öfkesine baskın çıktı ve en azından kızın dediklerini dinlemeye karar verdi.

"Pekâlâ," dedi soğuk bir sesle. "Ama söyleyeceklerini dinledikten sonra gideceğim. Sadece yirmi dakikan var."

More Chapters