Cherreads

Chapter 7 - bölüm 7: dövüş yolu

İştar ile Andor, dükkânı kapattıktan sonra eve doğru yürümeye başladılar. İştar, kılıç çok dikkat çektiğinden dolayı üzerine bir bandaj sarmıştı. Bugün ikisinin de keyfi yerindeydi; sonuçta büyük bir şey başarmışlardı ama çok da yorgundular. Bütün gün durmadan çekiç sallamışlardı. Ay, bugün her zamankinden daha parlak bir ışığa sahipti. Atlon'un sokakları, her zamanki gibi deniz ile gül kokusu karışımı bir kokuya sahipti.

Andor düşünceli bir şekilde denizin ufkuna baktı. O mavi alev nasıl ortaya çıkmıştı? Daha şaşırtıcı olan ise bir türlü yumuşamayan demirin birden sakız gibi yumuşamasıydı. Andor bunun bir tanrı mucizesi olabileceğini düşündü, bu yüzden içinden beş tanrıya bunun için teşekkür etti.

İştar ise epey mutluydu. Hem bir kılıcı olmuş hem de yeni bir beceri edinmişti. Bu beceriye "Büyülü Demirci" demeye karar verdi. Birden durum penceresi açıldı.

[Tebrikler, Yan Beceri Penceresinin kilidi açıldı.]

Birden bir açıklama belirdi:

"Bu pencerede yetenek penceresinden farklı olarak öğrenilebilir beceriler kaydedilir. Yetenek penceresinde ise size doğuştan verilen ve değiştirilemeyecek yetenekler bulunur."

İştar onca güzel şeyin üstüne bir de bu gelince sevinçten havaya uçtu. "Durum penceresi," deyip statlarını kontrol etmeye başladı.

[ --- DURUM PENCERESİ --- ]

İsim: İştar Ven Trangd

Tür: İnsan (Gök Kanı ile Uyandı)

Sınıf: Belirlenmedi

Unvan: Kıyamet Tanığı, Büyücü (Yeni), Büyülü Demirci (Yeni)

Seviye: 1

[NİTELİKLER]

• Güç: 10

• Çeviklik: 9

• Dayanıklılık: 15

• Zeka: 12

[YETENEKLER]

• Gök Gözü (Pasif): Büyülü nesnelerin ve canlıların auralarını görmeyi sağlar.

• ??? (Kilitli): Yetersiz seviye.

• Kutsal Öğrenci (Pasif): Dünya üzerindeki herhangi bir beceriyi öğrenme hızını 50 kat artırır.

[YAN BECERİLER]

• Büyülü Demirci

• Büyücü

İştar'ın statları çarpıcı şekilde artmıştı; özellikle dayanıklılığı... Bütün gün kılıç dövmeleri yüzündendi muhtemelen. İştar bu yüzden yarından itibaren vücudunu geliştirmeye karar verdi; şövalye olacaksa iyi bir vücuda sahip olmalıydı.

İkili bir süre yürüdükten sonra Artun'un fırınına vardılar. Kısa bir sohbetten sonra her zamanki ekmeklerden alıp yola devam ettiler. Bir süre yürüdükten sonra sonunda evin kapısının önüne geldiler. İştar ile Andor kapıyı çalmaya korkuyordu çünkü geç kalmışlardı. Nera muhtemelen çok endişelenmişti, onları bir meydan dayağı bekliyor olabilirdi.

Andor kısık bir sesle, "Hey, ben korkuyorum. Kapıyı sen çal," dedi.

İştar, "Hayır, sen çal," diye itiraz etti.

Andor, "Taş, kâğıt, makas yapalım; kim kaybederse kapıyı o çalar," dedi.

İştar, "Tamam, hadi bakalım."

Birden kapının arkasından ayak sesleri gelmeye başladı. Bu Nera olmalıydı, belli ki fısıldaşmaları duymuştu; kulağı çok iyi duyuyordu sonuçta. Kapı aniden açıldı ve karşısında Nera belirdi. Yüzünde şeytani bir gülümseme vardı. Meleğin içindeki canavar uyanmıştı... Belli ki çok kızmıştı. İştar ile Andor birden terlemeye başladılar.

Nera birden ikisinin kulaklarını tuttu.

"Ara ara... Küçük beyler eve gelmeye karar vermişler."

İştar birden parmağıyla Andor'u işaret etti.

"A-anne bunu açıklayabilirim! Kılıcı dövelim diyen oydu, o yüzden geç kaldık."

Andor, "Heyy! Küçük oğlan, beni ne çabuk sattın!" diye bağırdı.

Nera dev kuvvetiyle ikisini kulaklarından tutup içeriye fırlattı ve o gece... Trangd ailesinin evinden çığlıklar yükseldi. Komşular ne olduğunu bilmiyordu ama karışmak da istemediler...

İştar ile Andor sağlam bir dayaktan sonra olanları Nera'ya açıkladılar ve ardından İştar yaptıkları kılıcı Nera'ya gösterdi.

"Oldukça güzelmiş ama bir dahakine geç kalacaksanız bana haber verin, tamam mı?" dedi Nera, kaşları çatık bir şekilde.

İştar ile Andor secdeye kapandılar.

"Nasıl isterseniz İmparatoriçem!" dediler aynı anda.

Nera'nın kızgınlığı dinince normale döndü ve o melek gülümsemesini yaptı. İştar ile Andor onun normale döndüğünü görünce içlerinden meleklerini geri verdikleri için tanrılara teşekkür ettiler.

"Hadi yemek hazır, soğumadan yiyelim," dedi Nera.

Trangd ailesi akşam yemeğini yedikten sonra odalarına çekildiler. İştar odasındaki denize bakan balkona çıktı. Bugün epey yorgun olduğu için erken uyuyacaktı ama roman okuyup sonrasında uyumaya karar verdi. Sandalyesine oturdu, bugün en sevdiği yazar olan Vertas'ın "Kara Ayın Efendisi" romanını açtı. Bu kitabı Posta Sokağı'ndaki kütüphaneden almıştı. Bir süre kitabı okuduktan sonra masaya bıraktı, okyanusun ufkuna baktı ve derin bir nefes aldı. Birden aklına Neosa geldi. O güzel gülümsemesi... O günden beri onu görmemişti. Acaba şimdi ne yapıyordu?

Masadan kalktı ve yatağa gitmek üzere arkasını döndü. Tam yatağına gidecekken arkadan bir ses geldi.

"Hey, genç adam!" diyen bir kadın sesi...

İştar hızlıca arkasını döndü. Evet, o gün gördüğü pelerinli adamlardan biriydi! Aynı pelerini ve broşu takmıştı.

İştar bir anda geri çekildi ve savaş pozisyonu aldı.

"Sen de kimsin ve neden o pelerinli adamlarla aynı broşu takıyorsun?"

Kız, "Hey hey, sakin ol ahbap. Buraya sana zarar vermeye gelmedim," dedi.

Kız pelerinini çıkardı ve siyah saçları denizin melteminde savruldu. Beyaz bir teni, kan kırmızısı gözleri vardı. İştar'ın yüzü kızardı; Neosa kadar güzel bir hanımefendi karşısında duruyordu.

Kadının yüzünde bir gülümseme belirdi.

"Ne o? Yoksa güzelliğimden dolayı dilini mi yuttun?"

İştar, "K-kim demiş onu? Hem benim kalbim başka bir kadına ait," dedi kekeleyerek.

Kız kahkaha attı.

"Ah! Cidden çok komiksin."

İştar parmağıyla kızı işaret etti.

"Niye gülüyorsun? Komik bir şey mi var?"

Kız elleriyle saçını savurdu. Siyah saçları ay ışığı ile birleşince ortaya muhteşem bir görüntü çıkıyordu.

"Rose Düklüğü'nün Prensesi değil mi?"

İştar bunu duyunca irkildi.

"Nereden biliyorsun o olduğunu?"

Kız, "Aslında birkaç gündür seni takip ediyordum," dedi.

İştar'ın göz bebekleri büyüdü. Neden onu takip ediyordu? Amaçları neydi?

"Benimle işiniz ne? Ne istiyorsunuz benden?"

Kız, İştar'a üstünde siyah İstra yıldızı olan bir madeni para attı.

"Eğer seni neden takip ettiğimi öğrenmek istiyorsan 21. Sokak'taki Yıldız Barı'na git. Bu parayı oradaki baristaya uzat. Parola isteyecek; parola ise 'Alacakaranlık'. Seni orada bekleyeceğim."

Kız birden gözden kayboldu. İştar elindeki madeni paraya göz attı.

"Neyse, çok yorgunum. Bu da başka günün işi," deyip parayı yatağın yanındaki çekmeceye koydu ve derin bir uykuya daldı...

İştar tekrar o karanlık yere gelmişti ama önceki seferki gibi artık korkmuyordu; çünkü burasının bilinçaltı olduğunu biliyordu. Birden aklına bir düşünce beliriverdi: Eğer burası kendi zihninin derinlikleriyse, burayı istediği şekilde değiştirebilirdi!

Önce gözlerini kapattı ve önünde bir masa belirdiğini hayal etti. Gözlerini açtığında; evet, işe yaramıştı! Önünde sade bir masa duruyordu. Ardından buranın uçsuz bucaksız bir çayıra dönüştüğünü hayal etti ve tekrar başardı. O karanlık yer, artık kelebeklerin uçuştuğu, güneşli bir çayırdı. Derken bir ses duyuldu:

"Anlaşılan bilinçaltını nasıl kullanacağını öğrenmişsin."

Bu, önceki rüyasında gördüğü çocuğun sesiydi. İştar arkasına, yukarıya, sağına ve soluna baktı ama kimseyi göremedi.

"Hey velet, neredesin?" dedi

Çocuk birden İştar'ın önünde beliriverdi: "Hey, sana kaç kere bana velet dememeni söyledim? Senden binlerce yıl büyüğüm ben!"

İştar, elini çocuğun başının üzerine koyup saçlarını okşamaya başladı. Çocuk kaşlarını çattı ve ani bir hareketle İştar'ı rüzgâr büyüsüyle uzağa fırlattı.

Güm!

çayırdaki bir ağacın gövdesine çarptı. "Ah, acıdı be! Alt tarafı başını okşadım."

Çocuk kollarını kavuşturup kibirli bir duruş sergiledi. "Tanrılar bile bana dokunmaya cüret edemezken, senin gibi sıradan bir insan buna nasıl cesaret eder?"

İştar'ın yüzü öfkeyle kızardı ama karşısındakinin bir çocuk olduğunu hatırlayıp yetişkin gibi davranması gerektiğini düşündü. Derin bir nefes alıp sakinleşti. "Her neyse, seninle kavga etmeyeceğim kibirli şey. Önceki rüyamda öğrettiklerin için sana teşekkür edecektim. Hem yeni bir unvan kazandım: 'Büyülü Demirci'ydi sanırım."

"Büyülü Demirci mi? O zaman büyünün temellerini az biraz kavramışsın demek. O halde bugün sana el tekniklerini öğretelim."

İştar şaşırdı. "El teknikleri mi? Cesrad'ın temellerini öğreneceğimi sanıyordum."

Çocuk bunu duyunca bıkkınlıkla elini alnına götürdü. "Cesrad'ı öğrenmen için önce orta seviye büyü bilgisine sahip olman lazım."

İştar utançla dudaklarını ısırdı. Gerçekten de henüz yolun çok başındaydı ve sabırsız davranıyordu. "Pekâlâ, haklısın," dedi teslim olmuş bir ses tonuyla. "Orta seviyeye gelmem için ne yapmam gerekiyor peki? Şu el teknikleri... Onlar da masa hayal etmek gibi bir şey mi?"

Çocuk, "Hayal etmek işin ruhu, el teknikleri ise o ruhun bedenidir," dedi bilmiş bir edayla. "Enerjiyi vücudunda dolaştırmak yetmez; onu dışarıya nasıl aktaracağını ellerinle şekillendirmen gerekir. İzle."

Çocuk, büyüyle bir manken oluşturdu; belli ki teknikleri onun üzerinde gösterecekti. Çocuk gözlerini kapattı. Manken saldırmaya başladı ama hamleleri ne kadar hızlı olursa olsun çocuğa ulaşamıyordu. Çocuk, gözleri kapalı olmasına rağmen her saldırıdan ustalıkla kaçıyordu. Bu sahne İştar'a tanıdık geldi; pelerinli adamlarla savaştığı anı anımsatıyordu. Çocuk, mankenin önce akciğerine, sonra göğsüne bir yumruk indirdi. Manken anında toz olup kayboldu.

"Gördün mü? Bu kullandığım tekniğe Qi denir. Genellikle bu kıtada göremezsin çünkü bu teknik uzak diyardaki bir ülkeye aittir."

İştar, "Aslında bu tekniği biliyorum," dedi. "Babam bana öğretmişti. Kullanmak için beş duyuyu kullanmak gerekiyor; saldırıları sadece gözünle değil, bütün varlığınla hissedebilmeyi öğreten bir teknik."

Çocuk bir süre düşündükten sonra, "Anlaşılan baban Doğu ülkesine gitmiş ve bu tekniği orada öğrenmiş olmalı," dedi.

İştar daha önce böyle bir ülke duymamıştı. "Doğu ülkesi demek... Peki, oranın nasıl bir yapısı var?"

Çocuk, "Aslında imparatorluktan oldukça farklı. Ülkeyi kraliyet ailesi yerine tek bir adam yönetiyor ama veraset sistemiyle değil. Kral öldüğü vakit kolezyumda bir festival düzenleniyor ve turnuvayı kazanan en güçlü kişi kral seçiliyor."

Bu fikir İştar'ın hoşuna gitmişti. Sadece babası kral olduğu için tahta oturan biri yerine, tacı hakkıyla kazanan bir lider ona daha asil gelmişti. "Anladım... Eğer bir gün zamanım olursa oraya seyahat etmek isterim."

"Neyse, işimize dönelim," dedi çocuk. "Qi'de ne kadar ustalaştığını görmem için seni test etmeliyim. Hazırlan, seni bizzat ben deneyeceğim."

İştar geri çekildi ve Asakirna duruşunu aldı. Çocuğun yüzünde ani bir gülümseme belirdi. " hmm epey iyi bir duruş Baban gerçekten işinin ehliymiş."

Bam!

Çocuk yerinden fırladı ve saldırmaya başladı. İştar öğrendiği tekniği uygulamaya odaklandı: "Bütün duyularınla hisset... Her şeyi hisset..."

Birden zaman yavaşladı. Çocuğun hareketleri ağır çekim bir filme dönüştü. Evet, bu bir yumruktu ve çenesine doğru geliyordu!

[Kutsal Öğrenci yeteneği aktif oldu]

Güm!

Çocuk güçlü bir yumruk savurmuştu ama İştar bunu kolaylıkla atlattı.

"Anladım, en azından temelleri kavramışsın. O halde bir sonraki seviyeye geçelim."

Çocuk garip bir duruş aldı. Sağ elini kaplan pençesi, diğer elini ise yumruk şekline getirdi. İştar bu duruşu daha önce hiç görmemişti.

"Beni izle. Bu benim kendi yarattığım dövüş sanatı: Siyah Ay Sanatları."

Çocuğun elini mor-siyahımsı bir sis kapladı. Tekrar saldırmak için fırladı. Görünüşe göre az önceki saldırının aynısını yapacaktı. İştar, "Yine aynı saldırı mı? Bende işe yaramaz!" diyerek hamleden kaçındı. Yüzünde küçümseyici bir gülüş belirdi ama durum hiç de sandığı gibi değildi.

Bam!

Saldırıdan kaçınmıştı ama yine de çenesine şiddetli bir darbe aldı. Nasıl olmuştu bu? İştar darbenin etkisiyle yere yığıldı. "Ah... Çenem sanırım yerinden çıktı. Nasıl yaptın bunu?"

"Bu, benim dövüş sanatımın ilk tekniği: Ardıl Görüntü. Bu teknik senin görünmez bir gölgeni oluşturur. Az önce yediğin darbe, benim oluşturduğum gölgenin saldırısıydı."

İştar'ın gözleri parladı. "Çok havalı! Bu tekniği öğrenmek istiyorum!"

"Üzgünüm, bu dövüş sanatı benim bedenime özgü olduğu için sen kullanamazsın."

İştar'ın yüzü düştü. "O halde ne yapacağım?"

Çocuk, "Kendi bedenine uygun bir dövüş sanatı oluşturacaksın," diye tekrarladı.

İştar şaşkınlıkla, "Ama neden? İyi teknikler evrensel olmaz mı?" diye sordu.

Çocuk başını iki yana salladı. "Sıradan teknikler için evet, ama üst düzey sanatlar için hayır. Bedenindeki enerji kanalları bir nehir yatağı gibidir İştar. Benim nehrim hırçın ve karanlık akar; seninki ise belki daha durgun ama derindir. Benim suyumu senin yatağına dökersek, taşar ve seni boğar."

Çocuk, İştar'ın gözlerinin içine derin derin baktı. "Bu yüzden taklit edemezsin. Kendi nehir yatağına uygun suyu bulmalı ve onun nasıl akacağına kendin karar vermelisin. Buna 'Yol' denir. Herkes kendi yolunu kendi çizer."

İştar'ın zihninde bir şimşek çaktı. "Demek kendi yolum ha... Anladım. Bugün çok şey öğrendim, teşekkür ederim usta."

Çocuk şaşırmıştı. Bugüne kadar kimse ona "usta" dememişti. "Usta mı? Hangi ara ustan oldum?"

İştar samimi bir gülümsemeyle, "Bana büyünün temellerini öğrettiğinden beri..." dedi.

Çocuk bunu duyunca içten bir şekilde gülümsedi. Normalde duygusuz olduğuna inandığı bu varlığın böyle samimi bir ifade takınması İştar'ı mutlu etmişti.

"Sonraki gece görüşürüz usta!"

More Chapters