Cherreads

Chapter 9 - bölüm 9 : artunun sırı

Artun bu ismi söyledikten sonra tekrar kaşlarını çatmıştı. Belli ki Ozaros denen adama kin besliyordu.

İştar araya girdi.

"Ozaros denen adam kim amca? Adını söyledikten sonra kızgın haline geri döndün."

Artun tekrar derin bir nefes aldıktan sonra devam etti:

"Ozaros... Ozaros kardeşimi öldüren katil"

Artun bi süre duraksadiktan sonra devam etti:

Tabii ağabeyim yarı finalde zorlu bir mücadeleden sonra onu da yendi ve Sağirba ülkesinin hükümdarı seçildi (Timark Çölü'nde bulunan bir ülke). Ozaros kibirli ve bencil bir adamdı. Ağabeyimin kazanmasını kendine yediremedi ve onu tahttan indirmek için plan yapmaya başladı. Tam o sıralar babanla tanıştık. Ağabeyim ile ben bir gün her zamanki gibi evrak işi ile uğraşıyorduk. Ağabeyim birden, 'Hey Artun, şu bizi çölün rüzgârlarından koruyan surların durumu nedir?' diye sordu."

"Tabii ağabeyim tahta geçtikten sonra beni danışmanı yapmıştı, ülke işlerinde ona yardım ediyordum. 'Neden gidip kendimiz bakmıyoruz?' dedim."

"Ağabeyim bu fikri beğenmişti. Atlarımıza binip surlara giden iki günlük yolculuktan sonra oraya vardık. Bu surlar ülkeyi çölün vahşi kum fırtınalarından koruyan kocaman duvarlardı. Surların özel bir yeteneği vardı; sadece yeri değil, gökyüzünü de koruyordu. Bütün ülkeyi saran görünmez bir kalkan oluşturuyordu. Ağabeyimle surların gözetleme kulelerinin hepsine tek tek çıktık. Kulelerde kalkanı oluşturmaya yarayan hasarlı, özel mana taşlarını onardık. Ağabeyim sadece iyi bir savaşçı değil, Avallon'un en iyi üniversitelerinden biri olan Siyah Ejderha Üniversitesi Büyü Mühendisliği'nden mezundu. Ağabeyim sayesinde üç haftalık işi bir haftada bitirmiştik. Son kez kontrol etmek için surların üstünde geziyordum, birden duvarın dışından bir çığlık duyduk."

"'İmdat! Yardım edin!'"

"Bu bir delikanlının sesiydi. Ağabeyimle hızlıca sesin geldiği yere baktık ama çölün fırtınası yüzünden hiçbir şey görünmüyordu. Bu yüzden surların dışına çıkıp hızla sese doğru koşmaya başladık. Hava çok tozluydu. Ciğerlerim ağabeyim gibi dayanıklı değildi. Ağabeyim beyaz elbisesinden bir parça bez kopardı ve ağzımı kapatmam için bana verdi. Bir süre koştuktan sonra en sonunda sesin geldiği yere geldik. Orada bir delikanlı ve bir kadın bayılmıştı. Kadını ben, delikanlıyı da ağabeyim sırtına aldı. Bir süre koştuktan sonra sonunda kızı ve delikanlıyı surların içine getirdik. İkimiz de yere yığılıp öksürmeye başladık. Çölün kumlu havası ciğerlerimize dolmuştu. Bir süre sonra kendimize geldik. Delikanlı ve genç kız da uyanmıştı. Delikanlının kahverengi gözleri ve düzgün yüz hatları vardı, bir soylu çocuğu olduğunu düşündük. Kız ise bir hayvan-insandı, bizim dilimizi konuşuyordu; bu yüzden bizden biri olmalıydı. Ağabeyim iki eliyle iki gencin başını okşamaya başladı ve içten bir gülümseme yaptı."

Şefkatli bir sesle, "Merhaba çocuklar, adınız nedir?" dedi.

Delikanlı onların dilini bilmediği için kıza baktı. Kız konuşmaya başladı:

"Benim adım Arew, yanımdakinin adı ise Andor."

İştar hemen araya girdi:

"Bekle bekle, yani Arew teyze ile babamla bu şekilde mi tanıştınız?"

Arew hüzünlü bir sesle, "Evet, o gün hükümdar hayatımı kurtardığı için benim de ağabeyim olmuştu. O günkü şefkatli elini hâlâ unutmuyorum," dedi.

Artun bir süre duraksadıktan sonra devam etti:

"Ağabeyimle ben, ikisinin bu çölde yatar halde ne yaptıklarını merak ediyorduk. Nereden gelmişlerdi, amaçları neydi? Bu yüzden merakımı gidermek için sordum: 'Böyle fırtınalı bir günde çölün ortasında ne yapıyorsunuz peki?'"

"İki genç bir süre kuşkuyla sessizleştiler. Belli ki kötü bir olay sonrası buraya sürüklenmişlerdi. Ağabeyim bunu gördü ve 'Artun, çocuklar daha yeni uyandı. Önce bir dinlensinler, sonra başlarına gelenleri dinleriz. Epey acıkmış olmalısınız, gelin sizi misafir edelim,' dedi."

"İkisini, kulelerde biri gelir diye yapılan misafirhaneye götürdük. Bu surlar yüzyıllar önce bu ülkenin kurucu tanrıları tarafından kurulmuştu. İki genci kaldığımız misafirhaneye götürdük. Önlerine ülkenin geleneksel yemeği olan tahinli ekmek ve yanına hurmalı güveç koyduk. Atlon'un limonları ve gülleri ne kadar meşhursa, bu ülkedeki hurmalar da o kadar meşhurdu. Kocaman ve epey tatlı bir tadı vardı. İki genç yemeği büyük bir iştahla yemeye başladılar. Ben biraz vahşice bulsam da ağabeyim onların bu hallerini epey sevimli buluyordu. Yüzünde her zamanki içten gülümsemesi ile onları izliyordu."

"'Pekiii, yolunuzu ülkeme hangi sebep düşürdü?' dedi."

"İki genç kafasını kaldırdı. Kız birden şaşkın bir ifadeyle oğlanın kulağına fısıldadı. Oğlan birden, 'Nee! Hükümdar mı?' diye bağırdı. İki genç bir anda dizlerine kapandı. Andor bilinmeyen bir dilde konuştu: 'Simatiya lakanta urka.' Arew oğlanın söylediğini tercüme etti: 'Arkadaşım Andor, size olan küstahlığı yüzünden özür diliyor,' dedi."

"Ağabeyim kahkaha attı. 'Cidden ikiniz çok komiksiniz ama yanımda resmi davranmanıza gerek yok. Benim ülkemde kimse kimseden üstün değildir. Bana kardeşim gibi abi diyebilirsiniz.'"

"Arew, ağabeyimin söylediğini Andor'a tercüme etti. Andor rahatlamıştı çünkü onun ülkesinde bu, idama kadar gidebilirdi."

"Arew konuşmaya başladı: 'Aslında benim babam tüccar. İmparatorluğa hurma sevkiyatından dönüyorduk. Şansa Andor'u yolda bulduk, o da bizimle Timark Çölü'ne gidiyordu. Bir süre birlikte seyahat ettik ve arkadaş olduk. Bir süre yolculuk yaptıktan sonra Timark Çölü'ne vardık ama çokça haydut yolumuzu kesti ve sadece ikimiz kaçabildik. Şu an babam haydutların elinde.'"

"Arew'in yüzü düştü, babası için endişeleniyordu sonuçta. Ağabeyim bana hırslı bir bakış attı ve 'Hey Artun, sen de benim düşündüğüm şeyi mi düşünüyorsun?' dedi."

"Ben de ağabeyimin her zamanki ruhunu görünce elimi şakaklarımda buluşturup gülümsedim. 'Cidden başını belaya sokmayı çok seviyorsun abi.'"

"Ağabeyim eğildi ve Arew'in başını okşadı, o içten gülümsemesini yaptı. 'Merak etme, babanı ve arkadaşlarını kesinlikle kurtaracağız.'"

"Arew birden ağabeyimi kucakladı ve ağlamaya başladı. Ağabeyim sıcak bir sarılmayla karşılık verdi."

"Ertesi gün Arew'in babasını kurtarmak için surların dışına çıkmaya hazırlandık. Neyse ki mana taşı ile çalışan oksijen tüplerimizi yanımızda getirmiştik. Arew, Andor ve ben ağabeyimle gitmek istedik ama ağabeyim henüz küçük olduğumuz için kabul etmedi. Üçümüze sıkı sıkı sarıldı ve surların dışına çıktı. Birkaç gün sonra ağabeyim nihayet döndü. Evet! Arew'in babasını kurtarmıştı. Arew, babasına ve ağabeyime doğru koşup ikisini kucakladı."

"'Gördün mü? Sözümü tuttum, babanı kurtardım.'"

"Arew o kadar mutlu olmuştu ki gözlerinden yaşlar gelmişti. Ağabeyim Arew'i kucağına aldı. Arew, 'Teşekkürler abi, sana borçluyum. Artık hayatım boyunca hizmet edeceğim,' dedi."

"O gün ağabeyim kendisine kısa süreli de olsa iki sadık hizmetkâr kazanmıştı. Şehre dönmek üzere tüccar konvoyu ile yola koyulduk ve sonunda şehre vardık. Ağabeyimin hüküm sürdüğü o yıl, ülke huzur içinde yaşadı ama bu huzur çok sürmicekti... Ağabeyimin hüküm sürdüğü o bir yıl, babanla ağabeyim yakın arkadaş oldu. Birlikte dövüş sanatı çalıştılar, baban bu sayede çok güçlendi. Arew'i ise baş muhasebeci yapmıştı; tüccar kızıydı sonuçta, hesaplamada iyiydi."

"Ama bir yıl sonra, her zamanki gibi huzurlu ve mutlu bir gündü. Birden Ozaros ve adamları ülke genelinde taht isyanı başlattı. Ozaros ülkeyi tek tek dolaşıp cani ordusuyla herkesi katletti. Ağabeyim çıldırmış durumdaydı. Sonunda bütün ordusu katledilince savaşa kendi girmeye karar verdi ve Ozaros'un ordusunu tek başına yok etti. Geriye bir tek Ozaros kalmıştı. Ağabeyim ile Ozaros son bir savaş vermeye hazırlandı."

"'Ozaros! Halkımı, ordumu, sevdiğim ülkeyi kana boyadın! Şimdi ise karşıma geçmiş bana meydan okumaya cüret ediyorsun. Seni parçalayacağım!'"

"O sıra ağabeyimin ordusundan ben, Andor ve Arew kalmıştık."

"Ozaros kibirli bir sesle, 'O gün sana turnuvada yenildiğimde sana olan nefretim daha da büyüdü. Bugün sonunda öleceksin. Öleceksin TİRKAN!' dedi."

"Ozaros ile Tirkan günlerce kılıç çarpıştırırken üçümüz kalan orduyla savaşıyorduk. Savaş sırasında Ozaros bitkin düşmüştü, her yerinden yaralanmıştı. Bu gidişle kaybedecekti. Birden aklına kurnaz bir fikir geldi. Eğer kendi gücüyle yenemiyorsa zayıf noktasından vurmalıydı. Ozaros birden eline bir mızrak aldı ve bana doğru koşmaya başladı. Korkudan titreyerek yere yığıldım ve hiçbir şey yapamadım. O sıra arkadan ağabeyimin bağırışları yükseldi."

"'Artun kaç oradan! ARTUN!'"

"Korkudan dizlerim hareket edemez olmuştu. O sırada zaman yavaşladı. Bu ağabeyimin tekniğiydi: Zaman durması! Gözümü kırptım. Açtığımda... Olamaz! Ağabeyim saldırıyı durdurmak için mızrağın önüne atlamıştı. Göğsü kan içindeydi. Ağabeyimi kollarıma aldım ve kanın durması için bir bez parçası ile yaraya bastırdım. Ağabeyim yere yığılmıştı. Ne kadar konuşursam konuşayım cevap vermiyordu. Birden ağzından kan kusa kusa konuşmaya başladı."

"'Artun, galiba işim burada bitti. Andor ile Arew'i alıp kaçın.'"

"'Hayır, olmaz abi! Seni burada bırakmayız, uyan hadi eve dönelim.'"

"Tirkan son bir kez içten gülümsedi. Andor ve Arew, Tirkan'ın yanına koştu. Üçünün de gözlerinden yaşlar akıyordu. Ozaros ve ordusu etraflarını sardı."

"'Dinleyin beni, sizi son kalan enerjimle imparatorluğa ışınlayacağım. Orada kendinize bir hayat kurun ve sakın buraya geri dönmeyin çocuklar. Siz benim tek ailemsiniz... Sizi seviyorum...'"

"Tirkan'ın birden kalbi durdu ve yere yığıldı. Üçü hıçkırıkla ağlamaya başladı. Birden üçünün olduğu yer parlamaya başladı, bu bir büyü çemberiydi."

FOŞ!

Üç kafadar gözlerini açtılar. Ormanlık bir yere ışınlanmışlardı. Anlaşılan Tirkan başarmıştı. Andor, Arew ve Artun; ağabeylerinin cansız naaşını gömdükten sonra Sağirba usulü bir tören yaptılar ve ardından birlikte yolculuk etmeye başladılar. Bu yolculukta Nera ile tanıştılar ve en son maceraları tamamlandığında Atlon'a taşındılar. Ama bu daha başlangıçtı, hâlâ anlatacak bir sürü hikâyeleri vardı.

İştar bu hüzünlü hikâye karşısında gözyaşları içinde yere yığıldı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Tirkan'ın yaptığı bu fedakârlık... Bir insan nasıl böyle merhametli olabilirdi? Arew ve Artun da İştar'ın etkisiyle ağladılar. Bir süre sonra sakinleştiler.

Artun'un son sözleri dudaklarından döküldüğünde, fırının içine yoğun, elle tutulur bir sessizlik çöktü. Dükkânın neşeli çan sesi, dışarıdaki hayatın gürültüsü, hatta zamanın akışı bile durmuş gibiydi. Havada asılı kalan un tozları, güneş ışığında ağır ağır süzülürken, sanki anlatılan o kanlı savaşın küllerini taşıyordu. Fırının taş ocağından gelen odun çıtırtıları dışında çıt çıkmıyordu; o ses bile bu matem havasını dağıtmaya yetmiyor, aksine sessizliği daha da derinleştiriyordu. Artun, o dağ gibi adam, omuzları çökmüş, elleri dizlerinde, bakışlarını yere sabitlemişti; sanki o an fırında değil, hâlâ o kanlı savaş meydanında, kardeşinin cansız bedeninin başındaydı. Arew ise başını cama yaslamış, buğulu gözlerle uzaklara dalıp gitmişti. İştar, boğazında düğümlenen o koca yumruyla yutkunmaya çalıştı ama nafileydi; içerideki sıcak hava birden buz kesmiş, ciğerlerine dolan her nefes ağır bir taşa dönüşmüştü."

İştar boğuk bir sesle, "Özür dilerim amca. Eğer bilseydim sana hatırlatmazdım. Cidden çok üzgünüm," dedi.

"Sorun değil evlat. Zaten bir gün sana anlatacaktım bunu."

"Ağabeyin cidden harika bir insanmış. Kesinlikle bir gün mezarını ziyaret edeceğim. Şu an burada olmamızın sebebi onun fedakârlığı sonuçta."

Arew hüzünlü bir sesle, "Cidden o adama hayrandım biliyor musun? Hayatımda aldığım en iyi karar sanırım o gün ona sadakat yemini etmiş olmamdı," dedi.

Artun, "Kesinlikle. Ama bir gün kesinlikle Ozaros'u kendi ellerimle öldüreceğim," diye ekledi.

İştar'ın yüzü ciddi bir hal aldı.

"O gün geldiğinde kesinlikle ben de yardım edeceğim."

Arew, İştar'ın kulağını çekti.

"Heyy genç adam, bu senin meselen değil, bu bizim ve babanın meselesi. Neyse, ne için gelmiştin? Bizi unuttun sonuçta, artık işin düşmediği sürece bize uğramıyorsun."

İştar annesinin verdiği beze sarılı eşyayı çıkardı.

"Annem sana bunu vermeyi unutmuş, bunu sana vermemi istedi."

Arew eşyayı aldı ve dükkânın arkasındaki depoya koydu. Üçü, Arew'in yaptığı fırından yeni çıkan çörekleri gül çayıyla yedikten sonra İştar müsaade istedi ve Artun'un fırınından gizemli kızın tarif ettiği sokağa doğru yola koyuldu. İştar bu sokağa gitmeye çekiniyordu çünkü burası uyuşturucu ve kumarın merkeziydi; adeta şehrin yeraltı dünyası merkeziydi.

İştar artunun fırınından çıkış yaptıktan sonra tatlı sokağında yürüyordu birden dikkatini bir dükkan çekti bir mücevher dükkanıydi bu iştar dükkanın önünde yer alan mücevherlerin sergilendiği vitrine baktı türlü türlü mücevher sergileniyordu ama hepsinin arasından iştarin dikkatini bir kolye çekti gri bir kuvars taşından yapılmış bir kolye gümüşten yapılmış bir ipi vardı birden aklına prensesin gözleri geldi çünkü gözleri kolyeyle aynı renkteydi bu kesinlikle ona çok yakışırdı kolyeyi almak istedi ama pahalı duruyordu almak için bütün bir ayki harçlığını gözden çıkarabilirdi ama kolyenin prenseste nasıl duracağını hayal etti ağzından birden salyalar akmaya başladı elliyle ağzını sildi ve kolyeyi almaya karar verdi ve kapıyı açıp içeri girdi "ding ding" artunun fırınındaki zile ayni sese sahip bir zil asılıydı kapıda içerisi epey lüks tü belliki epey pahalıya patlayacak ti dükkanın mücevherlerini andorun dükkanında olduğu gibi kırılmaz bir cam koruyordu dükkan sahibi eserlerine andor gibi değer veriyor

More Chapters