Yemekte, İştar'ın favorisi olan özel dağ kekiği sosuyla harmanlanmış, odun ateşinde pişmiş dana bonfile ve yanında safranlı pilav vardı. Kokusu bile İştar'ın iştahını kabartmaya yetmişti. Garson tabakları önlerine bıraktığında; Neosa, kendi sipariş ettiği ızgara levreğe dokunmadan önce dirseklerini masaya dayayıp çenesini avuçlarının içine aldı ve hayranlıkla İştar'ı izlemeye başladı.
"Saraydaki o şatafatlı ziyafetlerden sonra buradaki samimiyet bana nefes aldırıyor," dedi Neosa, sesi denizin hışırtısına karışırken. Sonra bakışları ciddileşti. "Ama seni dansa kaldırmadan önce yüzünde gördüğüm o ifade... Sadece açlık değildi İştar. Omuzlarında dünyanın yükünü taşıyor gibiydin. O yükü benimle paylaşmak ister misin?"
İştar duyduklarını Neosa'ya söyleyemezdi; çünkü o bir soyluydu. Eğer söyledikleri babasının kulağına giderse idam edilebilirdi ve bunu istemiyordu. O yüzden söylememeye karar verdi.
"Bağışlayın Leydim, bugün biraz yorgunum sadece. Düşündüğünüz gibi değil, biraz dinlenirsem geçer elbet."
Neosa, İştar'a şüpheci bir bakış attı. Yalan tespit etme gibi özel bir yeteneği vardı ve şu an karşısındaki adam yalan söylüyordu. Ancak herkesin kendi sırları olduğu için buna saygı göstermeyi tercih etti.
"Pekâlâ, eğer söylemek istemiyorsan sorun değil ama bir şey olursa senin için her zaman buradayım," dedi sevecen bir gülümsemeyle.
Tam o sırada arkadan siyah smokin giyen bir adam geldi ve Leydi'nin kulağına fısıldadı. Belindeki kemere kazılı Rose armasına bakılırsa Neosa'nın koruması olmalıydı.
"Leydim, geç oldu, gitmeliyiz."
Leydi oturduğu yerden kalktı, onunla birlikte İştar da ayağa kalktı.
Neosa, "Üzgünüm Mösyö, gitme vaktim geldi. Ah, az kalsın unutuyordum! Sizin demirci dükkânınız vardı değil mi? Adresinizi alabilir miyim?" dedi.
İştar ceketinden bir kalem ve kâğıt çıkarıp dükkânın adresini yazdı ve iki eliyle Neosa'ya uzattı. "Buyurun efendim. Merakımı bağışlayın ama neden istediğinizi öğrenebilir miyim?"
Neosa yeşil desenli yelpazesini kapatıp korumasına verdi ve gülümsedi. "Sürpriz."
İştar, Leydi'nin elini kavradı ve yavaşça öne doğru eğildi. "O zaman sabırsızlıkla bekliyorum Leydim. Sizinle böylesine güzel bir gün batımında yemek yiyebilmek benim için bir onurdu."
Neosa'nın gidişiyle masaya çöken sessizlik, az önceki büyülü anların üzerine ağır bir gölge gibi düştü. İştar, tabağındaki tatlıdan bir kaşık aldı ama damağına yayılan şeker tadı, içini kemiren endişeyi bastırmaya yetmedi. Leydi'nin o son bakışında tarif edemediği bir derinlik vardı; sanki İştar'ın ruhunu çıplak gözle görmüş gibiydi. 'Sürpriz' demişti. Bu kelime şimdi zihninde hem tatlı bir vaat hem de yaklaşan bir tehlikenin habercisi gibi yankılanıyordu. "
İştar tatlıyı yedikten sonra eve gitmek uzere restorandan ayrildi Bir anda aklına bu sabah aldığı kolye geldi. Elini iç cebine uzatıp kolyeyi çıkardı. O an o kadar iyi vakit geçiriyordu ki vermeyi unutmuştu. Bir anda ne kadar aptal ve unutkan olduğunu düşündü ama yapacak bir şey yoktu, bir sonraki sefere bırakmalıydı.
Sokağın sabahki kalabalığı hâlâ dinmemişti; aslında burası diğer sokaklara göre daha canlıydı. İştar kalabalığın arasından yürürken önüne bir palyaço çıktı. Yüzünde alaycı bir gülümseme vardı. İştar'a bir gül ve bir kâğıt uzattı. "Bu sizin için," dedi.
"Benim için mi? Neden ve kim tarafından?"
Palyaço hiçbir şey demeden arkasını dönüp ara sokağa gitti ve gözden kayboldu. İştar, gülü kokladıktan sonra kâğıdı inceledi. Bu, o sabahki heriflerin sembolüydü! Kâğıdın üstünde, "Eğer bugün yaşananları ve tarikatımızın yerini ifşa edersen ölürsün," yazıyordu.
İştar kâğıdı hızla yırtıp büyüyle yaktı ve kızgın bir ifadeyle yoluna devam etti. Bir süre yürüdükten sonra eve vardı ve kapının önüne geldi. Ailesinin karşısına bu ifadeyle çıkamazdı, bu yüzden yüzüne bir gülümseme taktı. Kapıyı çaldı ama hiç ses gelmiyordu. Doğru ya, bugün ailesi komşu ziyaretine gidecekti. İştar bu aralar ne kadar çok unutkan olduğunu düşündü. Neyse ki acil durumlar için paspasın altında her zaman yedek bir anahtar vardı.
İştar yedek anahtarla kapıyı açtı ve içeri girdi. Bugün evde tek başınaydı. Bunca şeyden sonra bu sessizlik ona iyi gelmişti. İştar karnı tok olduğu için doğrudan odasına çıktı. Saat akşam 9 olmuştu. Her ne kadar uyumak için erken olsa da yorgun olduğu için yatağına atlayıp derin bir uykuya daldı.
İştar bilinçaltına girdi ve ustasını aramaya başladı. Sıradaki dersi orta seviye büyüydü, öğrenmek için sabırsızlanıyordu. Bir süre karanlıkta yürüdükten sonra iki katlı, ahşap bir evle karşılaştı. "Böyle karanlık bir yerde, böyle bir evin ne işi var?" diye düşündü İştar. Kapı açıktı. Kapıyı aralayıp içeri girdi.
İçerisi klasik orman kulübesi gibiydi. Salonda bir şömine, karşısında ise iki koltuk vardı. Çocuk şöminenin karşısında kitap okuyordu. İştar ustasını sonunda bulmuştu.
"Usta, demek buradaydın. Bunca zamandır seni arıyordum."
Çocuk İştar'ı görünce kapağı deriden yapılmış kitabını yanındaki masaya koydu.
"Geç, otur öğrenci. Bugün fiziksel teknikler yerine büyü teorisi konuşacağız."
İştar hızlı bir şekilde çocuğun yanındaki koltuğa oturdu ve ustasının dediklerini can kulağı ile dinlemeye başladı.
"Önceki büyü dersimizde sana temelleri anlattım ve başarılı bir şekilde anladın. Şimdi ise büyünün orta seviyesini anlatacağım. Öncelikle anlatmaya başlamadan önce şunu bilmelisin: Büyünün temelleri ile ortası bambaşka şeylerdir. Örnek vermek gerekirse, kar kaplı bir yol düşün. O yolun sonuna geldiğinde karşına bir kapı çıktığını düşün. O kapıyı açtığında karşına ilkbaharın ortasında, çiçeklerin ve böceklerin uçtuğu bir çayıra açıldığını düşün. İşte ikisinin arasındaki fark bu kadar fazla."
İştar elini kaldırıp araya girdi.
"Peki usta, büyünün temelleri ile ortasının bu kadar farklı olma sebebi nedir?"
Çocuk gülümsedi.
"Güzel soru. Bunun sebebi temellerin sana sadece büyü kullanmanı sağlaması iken, ortasının ise büyüyü sadece kullanmak değil, ayrıca dönüştürmeni sağlamasıdır."
İştar bir süre şöminenin yanan ateşine bakıp düşündü. Dönüştürme... Dönüştürme, bu ne demekti? Bir tür değiştirme miydi?
"Usta, bir süre düşündüm ama şu dönüştürme aşamasını bir türlü anlamadım. Açıklayabilir misin?"
Çocuk elini şıklattı ve koltuğun önünde bir masa, üstünde ise bir çaydanlık ve iki fincan oluştu. Fincanlardan birini doldurup İştar'a verdi, diğerini doldurmayıp kendine aldı.
"İyi izle öğrenci. Şimdi yapacağım şey dönüştürme aşaması olacak."
Çocuk elindeki fincanı masanın üstüne koydu ve elini üstüne tuttu. Bir anda şekil değiştirmeye başladı, ardından fincan bir anda altın bir kayaya dönüştü. İştar'ın ağzı açık kaldı. Daha önce hiç böyle bir şey görmemişti; adeta gözlerinin önünde doğanın yasaları ile oynanmıştı.
"U-usta, bunu nasıl yaptın?" dedi.
Çocuk, İştar'ın şaşkın yüzüne bakınca ilk büyü öğrendiği zamanlara gitti. Epey nostaljik bir his yaratmıştı.
"Bu gösterdiğim büyünün orta seviyesi olan dönüştürmeydi. 'Bunu nasıl yaptın?' sorusuna gelirsek; temelleri hatırlıyorsun değil mi? Hani parçacıkların doğasının değişmesini?"
İştar yüzünde ciddi bir bakışla başını salladı.
"Güzel hatırlıyorsun. Az önceki yaptığım şey ise bunun tam tersiydi. Parçacıkların doğasını değiştirmek yerine, o parçacıkları birbiriyle birleştirip daha yoğun bir parçacık oluşturdum. Bu sayede porselenden yapılmış fincanı, ondan çok daha ağır olan altın elementine dönüştürdüm."
İştar bu olay karşısında düşündü. Onları bozmak yerine birleştirmek... Sanırım bir şeyler kapmıştı. Bunu hemen denemek istiyordu. Ustası bunu gördü ve masanın üstündeki altını İştar'a uzattı.
"Hadi bakalım, sıra sende."
İştar altını aldı ve içindeki 'atiro'yu hissetti. Bu element homojen olduğu için atiro düzeni farklıydı. Bir küp görmüştü, her köşesinde bir atiro vardı. İştar bu küpleri birleştirmeye çalıştı. İşe yarıyordu! Atirolar birleşiyordu ama birden...
Bum!
Altın patlayıp yere saçıldı. Çocuk kendini parçalardan korumak için büyülü kalkan oluşturdu. İştar gelen tozun etkisiyle öksürmeye başladı. Çocuk iki elini öğrencisinin omzuna koydu.
"Hey, iyi misin? Hey, kendine gel, al bu çayı iç."
İştar ustasının uzattığı çayı içti. Bir süre sonra kendine geldi.
"Özür dilerim usta. Benim yüzümden böyle oldu, yaralanmadın değil mi?"
Çocuk İştar'ı iyi görünce derin bir nefes aldı.
"Hey velet, ödümü kopardın! Atiroları çok hızlı birleştirdin. Bir dahakine daha dikkatli ol."
İştar'ın yüzünde hüzünlü bir ifade belirdi. Bu kadar kolay bir şeyi bile becerememişti.
"Bu sefer başaramadım usta. Bu dönüştürme aşaması epey zormuş."
"Hey öğrenci, eğer her şey bir günde öğrenilseydi dünyadaki herkes ya büyücü ya da şövalye olurdu. Bunu unutma."
Ustasının bu sözüyle İştar'ın yüzünde hırslı bir bakış belirdi.
"Tamamdır usta. Kesinlikle dönüştürmeyi öğreneceğim. Başarısız olsam da vazgeçmeyeceğim."
Çocuk gülümsedi ve İştar'ın başını okşadı.
"Güzel, sen iyi bir öğrencisin. Bugünlük bu kadar, yarın görüşürüz."
İştar bir anda uykusundan uyandı.
