Kız hafifçe başını salladı.
"Peki. Ama önce beni takip et, burası konuşmak için fazla kalabalık."
İştar kızı takip etti. Kız onu yan taraftaki daha küçük bir odaya götürdü. Bu oda da az önceki koridorlar gibi boş ve kasvetliydi; içeride sadece bir masa ve iki sandalye vardı.
"Buyur otur. Buraya gelirken susamış olmalısın, içecek ister misin?"
"Yok sağ ol, çok kalmayacağım zaten."
Kız pelerinini çıkarıp masanın üstüne bıraktı. Bu karanlık yerde bile kan kırmızısı gözleri, gecedeki bir ateş gibi parlıyordu. Sandalyesini çekip İştar'ın karşısına oturdu ve gözlerini onun gözlerine dikerek anlatmaya başladı:
"Buraya gelirken görmüşsündür... Yolda durup para isteyen dilencileri, uyuşturucu içip sokaklarda ruhunu kaybetmiş insanları, annesi ve babası olmayıp sokağın bir köşesinde titreyerek ağlayan çocukları... Aslında bunların hepsi o çok sevdiğin soyluların işi."
Kızın sesi giderek sertleşti:
"Halka uyuşturucu satıp ceplerini dolduruyorlar. Çocukları olan aileleri kaçırıp kendi pis işlerinde kullanıyorlar. Hatta Kraliyet Ailesi'nin emriyle köyler yağmalanıp oradaki genç kadınlar kaçırılıyor ve soylulara köle olarak satılıyor. Bunları hiç gördün mü? Göremezsin tabii... Siz orta ve yüksek gelirli aileler, soyluların köpeğisiniz. Tabii ben burada boşa çene çalıyorum. Sonuçta senin gibi dünyadan haberi olmayan, sabah akşam kahramanlık masalları okuyup onlara inanan veledin teki, bizim gibi varoşlarda yaşayan fakirlerin halinden ne anlar ki?"
İştar'ın yüzünde kızgın bir ifade belirdi. Yumruklarını sıktı.
"Ne demeye çalışıyorsun? Bu dediklerinin ne anlama geldiğini biliyor musun? Bu sözler, Kraliyet Ailesi'ne ve İmparatorluğu koruyan asil ailelere bir hakarettir! Her şeyi geçtim ama bu Tiran'a tapma meselesi de nedir? Geçmişte insanlığın yarısını katleden ve dünyayı yok etmenin eşiğine getirmiş bir adamdan bahsediyoruz burada!"
Kız bu sözleri duyunca elini sert bir şekilde masaya vurdu.
"Hey! Efendimiz hakkında biraz daha kötü konuşursan seni burada öldürürüm, anladın mı beni?!"
Kızın gözlerindeki kırmızı parıltı daha da vahşileşti.
"Efendimiz, dünya üzerindeki mazlum ve kölelerin kurtarıcısıydı. Siz ikiyüzlü soylular gibi yolsuzluğa bulaşmadı. Aştar ve yandaşları yüzünden Efendimiz tarih sayfalarında kötü ve şeytan olarak gösterildi!"
İştar'ın duyduklarını kaldıracak sabrı kalmamıştı. Yerinden hızla kalkıp odayı terk etti. Ancak kapının önündeki muhafız mızrağını uzatarak İştar'ı durdurdu.
"Hey, soylu velet! Nereye gittiğini sanıyorsun?"
İştar sinirle dolup taşıyordu. Öfkesi o kadar yoğundu ki, önündeki adamı oracıkta öldürebilirdi bile. Gözlerini muhafıza dikti ve ciddi, tehditkâr bir ifadeyle konuştu:
"Çekil önümden. Yoksa seni öldürürüm."
Muhafız tereddüt ederken, içeriden kızın sesi yükseldi. Sesi hayal kırıklığı doluydu.
"Bırak gitsin. Zaten o da diğerleri gibi çıktı. Onu yanlış tanımışım."
Adam, Şube Müdürü'nün bu emrinden sonra mızrağını indirdi ve İştar'ın önünden çekildi. İştar hızlıca sığınağı terk etti. Bu karanlık, basık ve kasvetli yerden bir an önce çıkmak, temiz hava almak istiyordu.
Uzun süre merdivenleri tırmandıktan sonra nihayet sığınaktan ayrıldı ve kendini tekrar yer altı sokağının pis sokaklarında buldu. Hızlı adımlarla yürürken, birden ara sokaktan çıkan üç haydut etrafını sardı. Ellerinde paslı bıçaklar vardı.
"Hey sen! Cebinde ne varsa çıkartıp bize ver."
İştar zaten öfkeden patlayacak gibiydi. Bir de üzerine bu olay eklenince, daha fazla kendini tutamadı. Vücudundan etrafa boğucu derecede, yoğun bir Ölüm Niyeti yayıldı. Hava bir anda ağırlaşmış, nefes almak zorlaşmış gibiydi.
Haydutlar neye uğradıklarını şaşırdı. Karşılarındaki çocuğun gözlerindeki saf öldürme arzusunu görünce korkudan titremeye başladılar. Bıçakları ellerinden düştü ve arkalarına bile bakmadan çığlık atarak kaçtılar.
İştar derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı. Neyse ki kendini son anda tutabilmişti; yoksa o haydutları gerçekten öldürebilirdi. Bir süre daha yürüdükten sonra, nihayet o lanet olası yer altı sokağından çıktı.
İştar, yer altı sokağının o boğucu, küf ve çürümüşlük kokan havasından çıkıp ana caddenin nispeten temiz havasını ciğerlerine çektiğinde, sanki zehirli bir kuyudan kurtulmuş gibi hissetti. Kalbi hala göğüs kafesini kıracakmış gibi atıyordu ama bu kez korkudan değil, öfkedendı.
"Deli saçması..." diye mırıldandı kendi kendine, adımlarını sertçe yere vurarak yürürken. "Hepsi deli saçması!"
O kızın söyledikleri zihninde yankılanmaya devam ediyordu ama İştar, bu düşünceleri beyninden söküp atmaya kararlıydı.
Tarihi kazananlar yazarmış... Hah! Ne büyük bir yalan!
Gözünün önüne çocukluğundan beri okuduğu resimli kitaplar, tapınakların vitraylarında parlayan o yüce Kahraman Aştar tasvirleri geldi. Aştar, elindeki Işık Kılıcı ile karanlığı yaran, insanlara umut getiren bir kurtarıcıydı. O kızın bahsettiği gibi bir hain olması imkansızdı. Olamazdı. Eğer Aştar hainse, İştar'ın çocukluğundan beri kurduğu tüm hayaller, odasının duvarına astığı tahta kılıçlar, olmak istediği o "Gezgin Şövalye" ideali... Hepsi birer yalandan ibaret olurdu. Ve İştar, hayatının bir yalan üzerine kurulu olmasını kabul edemezdi.
"Onlar sadece beyni yıkanmış fanatikler," dedi dişlerini sıkarak. "Karanlıkta o kadar uzun süre kalmışlar ki, ışığı düşman sanıyorlar. Evet, kesinlikle öyle. O kız... Gözleri... O gözlerdeki nefret normal bir insana ait değildi. Şeytani bir tarikatın saçmalıklarına inanacak kadar aptal değilim ben."
Bir an için aklına o kızın soylular hakkında söyledikleri geldi. Köyleri yağmalamak? Kadınları kaçırmak? İştar başını iki yana salladı. Elbette birkaç çürük elma olabilirdi, her sepette olurdu. Ama tüm İmparatorluğu, tüm soylu düzenini kötülemek? Bu sadece, kendi başarısızlıklarını ve fakirliklerini başkalarına yıkmak isteyen zavallıların uydurmasıydı. İmparatorluk, düzenin ve medeniyetin kalesiydi.
Elini gayriihtiyari ceketinin cebine, aldığı kolyenin olduğu yere götürdü. O zarif gümüş zincire dokunmak ona güç verdi. Prenses gibi saf ve asil bir varlığın, o kızın anlattığı o yozlaşmış dünyanın bir parçası olması mümkün müydü? Prenses'in o hüzünlü ama güzel gözlerinde kötülük olabilir miydi?
Sokakta yürürken omuzları dikleşti. Az önce haydutlara karşı hissettiği o garip, karanlık güç dalgalanmasını; o "Ölüm Niyeti"ni zihninin en derin köşesine itti. O anı hatırlamak istemiyordu. O, bir kahraman olacaktı. Tıpkı Aştar gibi. Ve kahramanlar, karanlık tarikatların fısıltılarına kulak asmazdı.
"Unut gitsin İştar," dedi kendine, şehrin ışıklarına doğru yürürken. "Bu geceyi yaşanmamış say. Yarın güneş doğduğunda, her şey eskisi gibi olacak."
Ama içindeki o huzursuz kıpırtı, midesindeki o düğüm, güneş doğsa bile her şeyin eskisi gibi olamayacağını fısıldar gibiydi. Yine de İştar, o sesi duymamak için adımlarını hızlandırdı.
İştar'ın kafasında çok şey vardı. Tirkan olayı üzerine bir de bu gelmişti; kafası çok doluydu. Sakinleşmek için derin bir nefes aldı, kafasını dağıtacak bir şey yapmalıydı. Birden aklına en sevdiği restoran geldi. Hem acıkmıştı da, bu yüzden oraya gitmeye karar verdi. Şansına restoran yakındı; Tatlı Sokağı'ndaydı.
İştar, Tatlı Sokağı'na doğru yürümeye başladı. Saat öğleden sonra 5 olmuştu. Zaman çok hızlı geçmişti; bunun sebebi muhtemelen yer altına gittiğinde orada ışık olmamasıydı. İştar gün batımına baktı ve bugün olanları düşündü. Düşünceleri adeta bir savaş halindeydi. Eğer kızın söyledikleri doğruysa, inandığı her şey altüst olacaktı. Hem neden onca kişiden gelip beni takip ediyorlardı ki? Kız cevaplayacağını söylemişti ama cevaplamamıştı. Belki de söyleyecekti; yalnızca ben erken kalkıp gittiğim için söyleyecek fırsat bulamadı.
İştar, bugün yaşananların hepsini unutup kenara atmaya karar verdi çünkü en sevdiği restorana gidiyordu. Eğer bu kafayla yemek yeseydi, yemekten keyif alamayacaktı. İştar düşüncelerinde o kadar kaybolmuştu ki, restorana vardığını ve önünde durduğunu yeni fark etti. Bu onu şaşırttı çünkü normalde çok dalgın bir insan değildi. Restoranın içine girdiği an bütün düşüncelerini kenara bıraktı; çocukluğundan beri buraya geldiği için burası onun için özeldi.
İştar kapıdan girdiği an resepsiyon onu karşıladı. Buraya sık geldiği için garson onu tanıyordu. Garson İştar'ı görünce gülümsedi:
"Hoş geldiniz efendim, bugün teksiniz sanırım?"
İştar yüzündeki mutsuz ifadeyi bırakıp gülümsedi:
"Ah evet, bugün gezintiye çıkmıştım. Karnım acıkınca uğramaya karar verdim."
"Öyleyse sizi her zamanki yerinize götüreyim, buyurun."
Garson İştar'ı her zaman oturduğu masaya götürdü. Restoranın epey masalsı bir tasarımı vardı. Dükkâna girince sanki saraydaymışsınız gibi kırmızı bir halı sizi karşılıyordu. Giriş kapısından geçince muhteşem bir manzara beliriyordu: kocaman bir teras. Terasın ortasında yuvarlak bir halı vardı; burası dans pistiydi. İnsanlar burada klasik müzikle birlikte dans ediyordu. Yuvarlak halının etrafını masalar sarmıştı ama restoranı asıl muhteşem yapan şey okyanus manzarasıydı. Bu saatlerde gün batımının etkisiyle ayrı bir güzel oluyordu.
İştar, üstüne kadife çiçek desenli örtü serilmiş masasına oturdu. Garson menüyü İştar'a uzattı:
"Her zamankinden mi efendim?"
"Evet, ayrıca ana yemekten sonra şu yeni çıkan tatlınızı denemek isterim."
Garson menüyü geri aldıktan sonra mutfağa yöneldi. İştar okyanusun ufkunda birleşen gün batımına baktı. Arkadan gelen klasik müzikle birleşince adeta görsel bir şölen oluyordu. Birden masanın karşısına bir kız oturdu. Kızın saçları gri, gözleri ise yeşil renkteydi; aynı Neosa'nınkilere benziyordu. İştar tanımadığı bir hanımefendinin karşısına oturmasına şaşırmıştı. Yüzü tanıdık geliyordu ama bir türlü nereden tanıştıklarını çıkaramıyordu.
"Ehmm, tanışıyor muyuz Sinyora?"
Kız birden gülmeye başladı. Kesinlikle yüzü bir yerden tanıdık geliyordu ama İştar bir türlü hatırlayamadı. Kız sevecen bir sesle:
"Benim ben, ne çabuk unuttunuz beni Mösyö?"
İştar gözlerini kıstı ve kızın yüzünü dikkatli bir şekilde inceledikten sonra sonunda hatırladı; bu prensesti! Her ne kadar gözlerinin rengini ve saçını değiştirmiş olsa da yüz hatları yalan söylemezdi. İştar'ın kalbi küt küt atmaya başladı. Her ne kadar görmeyeli 2-3 gün olsa da Neosa'yı özlemişti. İştar birden yerinden doğruldu ve prensesin yanına yanaşıp diz çöktü:
"Leydim, sizi tanıyamadığım için bağışlayın."
Neosa yelpazesini açtı ve yüzünün yarısını gizleyerek hafifçe öne eğildi. Yelpazenin ardındaki yeşil gözleri, etraftaki diğer masaları tedirginlikle tarıyordu.
"Ayağa kalk, aptal!" diye fısıldadı, sesi sert ama bir o kadar da endişeliydi. "Bütün salonu başımıza toplayacaksın. Kılık değiştirmem için harcadığım saatleri heba mı etmek istiyorsun Mösyö?"
İştar, yaptığı hatayı fark edip hızla toparlandı ve sandalyesine geri oturdu. Neosa yelpazesini yavaşça indirdiğinde dudaklarında muzip bir tebessüm belirdi.
"Ayrıca... Bir prensesin önünde diz çökmen için sarayda olmamız gerekmiyor mu? Burası sadece bir restoran, İştar. Ve ben şu an sadece seninle yemek yemek isteyen gizemli bir yabancıyım."
İştar, etraftaki birkaç meraklı gözün üzerlerinde olduğunu fark edince hafifçe kızardı ama duruşundaki asaleti bozmadı. Az önceki şaşkınlığını üzerinden atıp, o anı zarif bir jeste dönüştürmeye karar verdi. Ses tonunu ayarlayarak, sadece prensesin duyabileceği bir yumuşaklıkla konuştu:
"Üzgünüm leydim, bağışlayın. Yalnızca sizi görünce anın etkisiyle biraz heyecanlandım."
Ardından yavaşça ayağa kalktı. Sanki bir restoranda değil de kraliyet balosundaymışçasına sol elini kalbinin tam üzerine, ceketinin sol yakasına götürdü. Hafifçe belini kırıp öne doğru eğilirken, sağ elini avuç içi yukarı bakacak şekilde Neosa'ya doğru uzattı. Bu, bir şövalyenin leydisine sunabileceği en saygılı davetti. Gözlerini Neosa'nın -şimdilik- yeşil olan gözlerine dikti:
"Yemek gelene kadar sizinle dans etme şerefine nail olabilir miyim Sinyora?"
Neosa, yelpazesini yavaşça kapatıp masanın kenarına bıraktı. Dudaklarındaki tebessüm, yüzündeki tüm o yapay makyajı ve değiştirdiği hatları silip süpürüyor, altındaki gerçek prensesi ortaya çıkarıyordu. Hiç tereddüt etmeden, ince ve zarif elini İştar'ın nasırlı avucuna bıraktı.
"Bu şeref bana ait, Mösyö," dedi fısıltıyla.
İştar, prensesin elini sıkıca ama incitmekten korkar gibi nazikçe tutarak onu kaldırdı. Birlikte terasın ortasındaki o yuvarlak halıya, dans pistine doğru yürüdüler. O sırada orkestra, gün batımının hüznüne ve romantizmine uygun, keman ağırlıklı ağır bir vals çalıyordu. Pistin ortasına geldiklerinde İştar bir elini Neosa'nın beline yerleştirdi, diğer eliyle prensesin elini havada birleştirdi. Okyanusun üzerinden batan güneş, ikisinin üzerine kızıl ve turuncu ışıklar düşürürken, etraflarındaki dünya silikleşmişti. Sadece müziğin ritmi ve birbirlerinin gözleri kalmıştı.
Neosa, İştar'ın omzuna hafifçe tutunarak kulağına doğru eğildi:
"Kılık değiştirmiş olsam bile... Beni bu kadar çabuk tanıman kalbimi ısıttı İştar."
İştar'ın o an tüyleri diken diken olmuştu. Bugün yaşadığı şeyler uçup gitmişti sanki. İkisi, yemek hazır olana dek restoranın gösterişli pistinde dans ettiler. Yemek nihayet hazır olduğunda ise masaya oturdular.
