İştar'ın elleri titriyordu. Elini kapının koluna götürdü ve odaya girdi. Odada çınar ağacından yapılmış bir masa ve üstünde göz damlası kadar küçük bir şişe vardı. İştar masanın yanına yaklaştı, iksir şişesini eline aldı. Şişenin içinde mavi bir sıvı vardı; bu "Gök Kanı" olmalıydı. İştar iksiri içmeye hazırlandı, şişeyi ağzına götürdü ve içti.
Bir süre etrafına baktı ama hiçbir şey olmamıştı. Derken birden vücudu sıcaklamaya başladı, yüzünde damarlar belirginleşti. Vücudu delicesine titriyordu. Birden yere düştü ve bayılıverdi.
Her yer kapkaranlıktı. İştar karanlığa doğru yürüdü. "Kimse var mı? Neredeyim ben?"
Birden ağlayış sesleri yükseldi. İştar sese doğru koştu; bu yerde ağlayarak kıvranan bir çocuktu. İştar çocuğa yaklaştı, elini başına koydu. Çocuğun saçı aynı İştar gibi siyahtı.
"Hey çocuk, neden ağlıyorsun? Burası neresi? Neden burada tek başına ağlıyorsun?"
Çocuk İştar'ın yüzüne baktı. İştar birden geri çekilip çığlık attı. Çocuğun gözleri... Çocuğun gözleri ağlamaktan yerinden çıkmıştı.
Çocuk ayağa kalktı. "Kurtar beni... Kurtar beni... O beni yakaladı. Ne yapmalıyım? Dünya benim yüzümden mahvolacak, ne yapmalıyım?" dedi.
İştar, "Ne diyorsun? Kim yakaladı seni?" diye sordu.
Çocuk birden İştar'ın üzerine atladı.
İştar nefes nefese uyanıverdi. Hâlâ odadaydı. Etrafına baktı; bu aralar çok kabus görüyordu. Yaşadığının bir kâbus olduğunu anlayınca içine bir rahatlama hissi doldu. Tekrar etrafına baktığında önünde mavi bir ekran belirmişti. Bu, durum penceresi olmalıydı. İştar pencereyi incelemeye başladı.
╔══════════════════════════╗
║ SİSTEM AKTİF EDİLDİ ║
╚══════════════════════════╝
[ --- DURUM PENCERESİ --- ]
İsim: İştar Ven Trangd
Tür: İnsan (Gök Kanı ile Uyandı)
Sınıf: Belirlenmedi
Ünvan: Kıyamet Tanığı (yeni)
Seviye: 1
[NİTELİKLER]
• Güç: 5
• Çeviklik: 7
• Dayanıklılık: 4
• Zeka: 12
[YETENEKLER]
• Gök Gözü (Pasif): Büyülü nesnelerin ve canlıların auralarını görmeyi sağlar.
• ??? (Kilitli): Yetersiz seviye.
• Kutsal öğrenci (pasif): dunya üzerindeki herhangi bir beceriyi öğrenmeyi 50 kat artırır
İştar panikle ayağa kalkmaya çalıştı ama bacakları hâlâ titriyordu. Az önceki kâbusun soğukluğu ile damarlarında dolaşan yeni gücün sıcaklığı birbirine karışmıştı. Derin bir nefes alıp sesini düzeltti.
"İ-iyiyim!" diye seslendi kapıya doğru. Sesi beklediğinden daha gür çıkmıştı. "Sadece... sadece biraz başım döndü ve sandalyeye çarptım. Bir sorun yok."
Kapının arkasındaki sessizlik kısa bir an sürdü. Sonra Rahibin sakin sesi tekrar duyuldu. "Pekâlâ. İksir etkisini göstermiş olmalı. Toparlanman için biraz daha zamanın var, acele etme."
İştar rahat bir nefes verip elini masaya dayadı. O an garip bir şey fark etti. Az önce içtiği boş şişeye baktığında, şişenin etrafında sönük, mavi bir dumanın dans ettiğini gördü. Gözlerini ovuşturdu ama görüntü kaybolmadı. Masanın ahşap dokusunun içinde bile incecik, damar gibi akan altın rengi ışık huzmeleri vardı.
"Bu... Bu Gök Gözü mü?" diye fısıldadı.
Dünya aynı dünyaydı ama sanki üzerindeki mat bir perde kalkmış, her şeyin "özü" ortaya çıkmıştı. İştar odaklandığında masanın üzerindeki o ince ışıkların aslında ağacın içinde kalan son yaşam kırıntıları, yani mana kalıntıları olduğunu içgüdüsel olarak anladı.
Durum penceresini bir el hareketiyle kapattı. Artık dışarı çıkma vaktiydi. Üstünü başını düzeltti, derin bir nefes alıp kapının kolunu çevirdi.
Kapı açıldığında Rahip kapının hemen yanında bekliyordu. İştar rahibin yüzüne baktığı anda irkildi. Çünkü rahibin sadece yüzünü değil, etrafını saran beyaz, yoğun ışığı da görüyordu. Ve rahibin başının üzerinde, tıpkı kendisindeki gibi küçük, şeffaf bir yazı belirmişti:
[İsim: Rahip Aleron]
[Seviye: 18]
[Sınıf: Işık Hizmetkârı]
[Durum: Endişeli]
[Yetenek: iyileştirme]
İştar şaşkınlığını gizlemek için başını hafifçe öne eğdi. "Beklettiğim için üzgünüm efendim."
Rahip Aleron, İştar'ı dikkatle süzdü. Tecrübeli gözleri gencin üzerindeki değişimi fark etmiş gibiydi. İştar'ın duruşu daha dik, bakışları daha keskindi. Ancak rahibin dikkatini çeken şey, İştar'ın göz bebeklerinde anlık olarak parlayıp sönen o mavi ışıltıydı.
"Hissedebiliyorum," dedi Rahip hafif bir tebessümle. "Gök Kanı seni kabul etmiş. Manan... beklediğimden çok daha yoğun. Genelde uyanış yaşayanlar bitkin düşer ama sen sanki savaşa gitmeye hazırsın."
İştar, 'Sistem sayesinde olmalı,' diye düşündü ama bunu kendine sakladı. "Kendimi güçlü hissediyorum," dedi sadece.
"Güzel," dedi Rahip ve eliyle koridoru işaret etti. "Ailen aşağıda meraktan çatlıyor olmalı. Onları daha fazla bekletmeyelim."
Birlikte o uzun, kralların heykelleriyle dolu koridoru yürümeye başladılar. İştar heykellere bakarken artık sadece taş görmüyordu. Bazı heykellerin içinde hâlâ titreşen büyü mühürlerini, koridorun duvarlarına işlenmiş koruma büyülerini net bir şekilde seçebiliyordu. Bu Gök Gözü, düşündüğünden çok daha fazlasını görmesini sağlıyordu.
Merdivenlerin başına geldiklerinde aşağıdan annesinin sesi duyuldu.
"İştar!"
Nera, merdivenlerin başında oğlunu görür görmez koşarak yukarı çıkmaya yeltendi ama Andor onu kolundan tutarak durdurdu. Saygısızlık olmaması için beklemeleri gerekiyordu.
İştar ve Rahip merdivenlerden indiler. İştar son basamağa adımını atar atmaz annesi ona sıkıca sarıldı.
"Oğlum! İyi misin? Rengin biraz solmuş sanki."
Andor ise babacan bir tavırla elini İştar'ın omzuna koydu, gözlerinde gururlu bir ifade vardı. "Bırak çocuğu nefes alsın Nera. Baksana, aslan gibi duruyor." Sonra İştar'ın gözlerinin içine baktı. "Başardın mı?"
İştar başını salladı. "Evet baba. Başardım."
Tam o sırada Rahip Aleron boğazını temizleyerek araya girdi. Elinde parşömenden yapılmış bir belge tutuyordu.
"İştar Ven Trangd, reşitlik törenini ve uyanışını başarıyla tamamlamıştır. Ancak..."
Rahip duraksadı, bakışları İştar'ın üzerinde ciddileşti.
"Yetenekleri... sıradan bir savaşçı veya büyücü adayından çok farklı. Katedrale kaydını yaparken sınıf hanesini şimdilik boş bırakacağım."
Andor kaşlarını çattı. "Bu ne anlama geliyor Rahip Efendi? Bir sorun mu var?"
"Hayır, tam tersine," dedi Rahip, İştar'a anlamlı bir bakış atarak. "Bu, oğlunuzun potansiyelinin bizim standart kalıplarımıza sığmadığı anlamına geliyor. Onu iyi eğitin, Andor Bey. Zira bu çocuğun kaderi, sıradan bir maceracı olmaktan çok daha fazlası olabilir."
İştar bu sözleri duyarken aklına yine o kâbus ve unvanı geldi: Kıyamet Tanığı.
Rahip haklıydı. Kaderi sıradan olmayacaktı ama bu iyi bir şey miydi, yoksa bir felaket mi, henüz emin değildi.
Trangd ailesi, işleri bittikten sonra katedralden çıktığında saat öğleden sonra 5 sularıydı. Nera, oğlunun gözlerindeki yorgunluğu fark etti.
"Yorulmuş olmalısın. Bugünlük bu kadar yeter, hadi eve gidelim. Bugün sana en sevdiğin tatlıyı yapacağım."
İştar'ın kafasında cevapsız birçok soru vardı. Bayıldığı sırada gördüğü o çocuk kimdi ve "Kıyametin Tanığı" gibi bir unvanı nasıl almıştı? Şimdilik eve gitmek istemiyordu; kafasını dağıtmak için yürüyüşe çıkmaya karar verdi.
"Siz önden gidin anne, ben biraz yürüyüş yapacağım. Akşam size yetişirim."
Nera endişeyle, "Ama akşamları tehlikeli olur oğlum, başına bir iş gelmesin," diye itiraz etti.
Andor araya girdi: "Tatlım, bence bırakalım kafasını dağıtsın. Bugün çok şey yaşadı sonuçta, hem artık o bir yetişkin."
Nera bir süre düşündükten sonra İştar'ın isteğini kabul etti. İştar ailesi ile vedalaştıktan sonra yolları ayrıldı.
İştar, bugün her zamanki yürüyüş rotasının dışına çıkmaya karar verdi. Önce Posta Loncası'nın olduğu sokaktan geçecek, oradan küçük bir nehir büyüklüğünde su kanalının inşa edildiği Kanal Sokağı'na inecekti. Sonrasında ise Rose Düklüğü malikanesinin yakınındaki sahil yoluna varıp, oradan evine dönecekti.
Meydandan ayrılıp Posta Loncası'na giden sokağa saptı. Bu sokak, şehrin diğer yerlerinden farklıydı; şehrin bütün finans, matbaa ve muhasebe kuruluşları buradaydı. Adeta şehrin finans merkeziydi. Her yerden kağıt ve mürekkep kokuları yükseliyordu. İştar bu kokudan hoşlanırdı. Ayrıca şehrin en büyük kütüphanesi de burada bulunuyordu. Canı sıkkın olduğu zamanlarda bu kütüphaneye uğrardı ama yorgun olduğu için bugün gitmeyecekti.
Sokakta yürürken dikkatini bir şey çekti: Sokağın kenarına masa kurmuş, fal bakan pelerinli bir kadın. Kadının epey gizemli bir havası vardı. Lacivert bir pelerin giymişti ve pelerini, üzerinde bilinmeyen yazılar olan bir broş tutuyordu. İştar bir süre tereddüt etse de merakına yenik düştü ve falına baktırmaya karar verdi. Sandalyeyi çekti ve kadının karşısına oturdu.
"Falına bakmaya mı geldin genç adam?" dedi kadın.
İştar yutkundu. "Evet hanımefendi."
Falcı kadın önündeki tarot kartlarını aldı, karıştırdı ve masaya düz bir şekilde dizdi.
"Bu kartlardan birini seç genç adam."
İştar bir süre düşündükten sonra sağdan ikinci kartı seçip çevirdi. Kartın üzerinde, Avalon'un etrafında döndüğü yıldız olan Isotra Yıldızı'nı tutan siyah bir aslan vardı. Peki, bu ne anlama geliyordu?
İştar kartı falcı kadına uzattı.
Kadın, kuşkulu bir ifadeyle, "Çok ilginç," dedi. "Senin kaderinde zorlu bir yol var genç adam. Bir sınava tabi tutulacaksın. Eğer bu sınavı geçersen istediğin hedefe ulaşacaksın. Ancak bu sınav, bir sevdiğini ya da sana ait olan bir şeyi kaybetmek de olabilir."
Kadının son sözleri havada asılı kaldı. "Kaybetmek..." kelimesi İştar'ın zihninde yankılanırken, sokağın tüm gürültüsü silindi ve yerini kulaklarını dolduran ince, rahatsız edici bir çınlamaya bıraktı. Parmakları, farkında olmadan masanın kenarını beyazlaşana kadar sıktı.
Bu ne anlama geliyordu? Kimi kaybedecekti? Annesini mi, babasını mı? Yoksa kendi bedeninden bir parçayı, bir kolunu mu? İştar'ın içine zehirli bir kuşku düştü. Titreyen eliyle cebinden çıkardığı iki bakır parayı masaya bıraktı.
"Teşekkür ederim bayan," dedi ve hızla yoluna devam etti.
İştar, kalabalığın gürültüsünü arkasında bırakıp Kanal Sokağı'na saptı. Burası şehrin ana damarlarından biriydi; Atlon'un içinden geçen geniş su yolu, şehri ikiye bölüyor ve yaşamı taşıyordu.
Taş köprünün üzerine çıktığı ufuk çizgisinde kaybolmak üzereydi. Gökyüzü; mor, turuncu ve kan kırmızısının birbirine girdiği bir tuvale dönüşmüştü. İştar, köprünün soğuk demir korkuluklarına yaslandı ve derin bir nefes alarak ciğerlerine dolan serin, yosun kokulu havayı içine çekti.
Aşağıda, kanalın durgun sularını yararak ilerleyen ticaret gemileri süzülüyordu. Bazılarının direklerinde asılı olan mana fenerleri, yaklaşan akşamın karanlığına inat şimdiden parıldamaya başlamıştı. Her bir geminin bir rotası, varacağı bir limanı vardı. Peki ya kendisinin?
Bakışlarını sudaki yansımasına dikti. Bugün yaşananlar zihnine ağır geliyordu. Önce katedralde gördüğü o dehşet verici rüya ve hissettiği o açıklanamaz acı... Sanki kalbi gerçekten parçalanmış gibiydi. Sonra o falcı kadın...
"Senin kaderinde zorlu bir yol var genç adam... Bir sevdiğini ya da sana ait olan bir şeyi kaybetmek..."
Kadının sesi zihninde yankılandı. Tarot kartındaki o siyah aslan ve Isotra Yıldızı ne anlama geliyordu? Neden sıradan bir demirci çırağı olan o seçilmişti? Yoksa annesinin anlattığı masallar, sadece masal değil miydi?
İştar elini gayriihtiyari göğsüne, rüyasında bıçaklandığı yere götürdü. Fiziksel bir yara yoktu ama ruhunda açılan çatlağı hissedebiliyordu. Güneşin son ışıkları suyun üzerinde titreşirken, İştar içindeki korkunun yavaş yavaş merakla yer değiştirdiğini fark etti. Kaderi ne olursa olsun, artık eskisi gibi sadece babasının dükkanında demir döverek yaşlanamayacağını biliyordu. Bir şeyler değişmişti. Çarklar dönmeye başlamıştı.
İştar, düşüncelerini bölen o kan dondurucu çığlıkla irkildi. Ses, köprünün hemen aşağısındaki karanlık bir ara sokaktan geliyordu. Hiç düşünmeden korkulukların üzerinden atladı ve sese doğru koşmaya başladı.
Sokağa girer girmez burnuna çarpan o iğrenç kokuyla yüzünü buruşturdu; çürümüş et ve metalik kan kokusu... Sokağın sonunda, pelerinli üç adam ve köşeye sıkışmış, kahverengi pelerinli bir kız duruyordu. Yerde ise Rose Düklüğü arması taşıyan bir şövalye cansız yatıyordu.
İştar'ın gözleri, adamların pelerinindeki sembole takıldı: Siyah İsotra
