Cherreads

Chapter 3 - bölüm 3: katredal

O sırada İştar'ın odası:

Her zamanki gibi Atlon'da normal bir geceydi. Rüzgar bu gece bir tık fazla esiyordu. Birden gökyüzünde küçük bir top büyüklüğünde kırmızı bir ışık belirdi. Işık, İştar'ın odasının balkonuna doğru uçtu, uyuyakalmış İştar'ın karşısına geçti. Işık birden parladı ve gerçek şeklini aldı. Bu sıradan bir ışık değildi, bu bir ruhtu. Işık bir delikanlıya dönüştü. Delikanlının tıpkı İştar gibi siyah saçları vardı. Saçları beline kadar uzanıyordu. Siyah bir cüppe giyiyordu, cüppenin üstünde siyah bir isotra sembolü vardı. Gözleri kan kırmızısıydı, yüz hatları düzgündü; yakışıklı bir delikanlıydı.

Ruh, uyuyakalmış İştar'a baktı ve kısık bir sesle, "Sonunda aradığım kişiyi bulmuş olabilirim. Bu genç benim isteğimi gerçekleştirebilir," dedi.

Ruh elini kaldırdı, işaret parmağını İştar'ın alnına koydu ve ardından ışık halini alıp, "Sana güveniyorum genç adam. Artık dünyanın kaderi senin elinde, seni izliyor olacağım," deyip gökyüzüne karıştı.

O sırada İştar rüyasında...

• İştar gökyüzüne baktı; ay kırmızıya dönmüştü. Birden deprem olmaya başladı.

İştar Sarsıntıyla birlikte yere düştü. Etrafına baktı; sanki cehennemdeydi. Ne bir ağaç ne bir bitki vardı, yalnızca kuru bir toprak. Karşısında ise bir uçurum. Birden yeniden yer sarsılmaya başladı ama sarsılan tek şey yer değildi, ay da sarsılıyordu. Birden kırmızı ay parçalanmaya başladı, ardından kayboldu. Ayın yerine siyah bir isotra doğdu("isotra" avalon gezegeninin etrafında döndüğü yıldız). İştar göğsu korkudan sıkışıyor aldığı nefes ciğerlerini yakıyor du. Yerden kalkıp uçuruma doğru koşmaya başladı. Bir müddet koştuktan sonra tepeye yaklaştı.

Kılıç sesleri geliyordu; sanki birileri savaşıyordu. İştar uçurumun tepesine varınca savaşan iki adam gördü. Birinci adamın kızıl gözleri, siyah saçları vardı. İkinci adam ise altın bir zırh giymişti. Kılıçlarını öyle bir kudretle çarpıştırıyorlardı ki her çarpıştırdıklarında gök yarılıyordu. Birden kara bir gölge çıkıp arkadan İştar'ın kalbini bıçakladı.

İştar bir bağırışla uyandı.

İştar etrafına baktı, hâlâ rüyanın etkisinde kalmıştı. Birden koridordan ayak sesleri geldi. Annesi olmalıydı; sabah olmuştu. Bugün mabede gideceklerdi. Bunun sebebi her çocuk reşit olduğunda mabede götürülürdü. Orada bir rahip çocuğa "Gök Kanı" verirdi bu kan reşit olmuş çocuklara durum penceresisini görmesini sağlardı çocuklar özel yetenekler kazanırdı ayrıca durum penceresini görmeyi sağlardı bu pencere çocuğa kendi bedeni hakkında bilgi verir pencerinin ilk satırında kişinin adı yanında ise unvanı yazar . Andor'un yeteneği Silah Ustası idi; mesela bu yetenek Andor'un dövdüğü silahların dayanıklı olmasını sağlardı. Annesinin yeteneği ise Mutfak Ustası idi; bu yetenek onun yaptığı yemeklerin iyileştirici olmasını sağlardı.durum penceresinin bir diğer özelliği bedenin güç, çeviklik, dayanıklılık istatistiklerini verirdi örneğin güçlü bir kişinin güç istatiği 50 iken sıska bir adamın güç istatiği ise 10 civarı oluyordu ve pencerinin altında yetenek kısmı vardı burası önemli kısım çünkü bir kişi tek bir yetenekle doğar kesinlikle yeni ve hayatı Yeni bir yetenek kazanamaz bu yüzden yetenekler imparatorlukta statünu belirliyordu soyluların bu kadar güçlü kalmasının sebebi buydu işte cunku soylu ailede doğanlar genellikle güçlü yetenekler ile doğuyordu

Kapı çaldı: "Tak tak tak."

İştar, "Kimsin?" diye seslendi.

Kapıyı çalan Nera'ydı.

"Oğlum kahvaltı hazır, çabuk hazırlan. Bugün mabede gideceğiz."

İştar, "Tamamdır anne, hemen geliyorum," dedi.

İştar bugün özel bir gün olduğu için beyaz pantolonunu ve siyah gömleğini giydi. Gömleğini pantolonunun içine soktu ve hızlıca merdivenden aşağıya indi. Annesi ile babası yemek masasında oturuyorlardı. İştar masaya oturdu. Nera eline bir bardak alıp üzüm suyu doldurdu, İştar'ın önüne koydu. Dünkü yaşanan olaylardan sonra ortam sessizdi. Nera ortamı neşelendirmek için kendi özel tarifi olan üzüm suyunu yapmıştı ama yine de işe yaramamıştı. Hazırlanıp mabedin yolunu tuttular.

Bugün şehir ayrı bir kalabalıktı. Kahraman Aşta'nın 7. yaş günüydü, bu yüzden şehirde tam bir festival havası hakimdi. İştar ve ailesi bir müddet yürüdükten sonra Artun'un fırınına geldiler. Dükkânın önünde Artun'un eşi Arew, yeri süpürüyordu.

Arew, kocası gibi bir hayvan-insandı; tavşan kulakları ve pofuduk, yuvarlak bir kuyruğu vardı. Sevimli görünmesine rağmen sinirlendiğinde epey tehlikeli olabiliyordu. Nera, Arew'i görünce koşa koşa yanına gitti. Arew, kendisine doğru koşan Nera'yı görünce gözleri açıldı; o da koşup Nera'nın üstüne atladı.

Nera, "Ağh, Arew! Ne yapıyorsun sen? Hamilesin, daha dikkatli olmalısın!" diye bağırdı.

Arew, "Üzgünüm, seni görünce biraz fazla heyecanlandım," diye karşılık verdi.

İştar ile Andor, koşa koşa gelip Arew ile Nera'yı yerden kaldırdılar. Nera ile Arew çocukluk arkadaşıydı ve birbirlerine çok yakınlardı. Sürekli görüştükleri için Nera, Arew'in karnında bir çocuk taşıdığından zaten haberdardı.

İştar, Artun'u ne kadar çok seviyorsa Arew'i de o kadar seviyordu. Küçükken onlarda yatıya kaldığında, Arew ona şövalye masalları anlatırdı. İştar, Arew'in iki elini tutup göğsünde birleştirdi. Arew'e bakıp gülümsedi:

"Ahhh! Cidden inanmıyorum, demek çocuğun olacak Arew Teyze! Tebrik ederim. Kız mı yoksa erkek mi?"

Arew elini İştar'ın kulağına götürüp çekti. "Seni velet! Artık bize uğramıyorsun, bir de gelmiş arsızca soru soruyorsun. Anlaşılan sana bir ders vermenin zamanı geldi."

İştar kaçmaya çalışıyordu ama kaçamıyordu; Arew kulağını öyle bir tutuyordu ki hareket edemiyordu. Bunun üzerine tatlı dille sıyrılmaya karar verdi:

"Arew Teyze, bilirsin işte... Babam beni çok çalıştırıyor, artık ortalıkta pek gezemiyorum."

Andor bunun üzerine kaşlarını çattı. Eğer İştar'ın doğum günü olmasaydı her zamanki kafa yumruğunu indirecekti. Nera şeytani bir gülüş sergiledi:

"Tatlım, oğlumuzun söyledikleri doğru mu?"

Andor'un tüyleri diken diken oldu. Karısını her ne kadar sevse de bir o kadar korkuyordu. "Kesinlikle... Bu, bu doğru değil karıcığım! Bütün gün tezgahın başında oturup uyuyor!"

Bunu duyan Arew, İştar'ın kulağını daha da sıktı. "Ohoo! Velet, demek bana yalan söylemeye cüret ediyorsun!"

İştar yalvarmaya başladı: "Özür dilerim, cidden acıyor! Bundan sonra daha sık geleceğim teyze, söz! O yüzden lütfen kulağımı bırak."

Arew, İştar'ın kulağından elini çekti. İştar yerinde hoplayıp zıplamaya başladı; cidden acıtmıştı. O sırada Andor elini paltosunun cebine attı, bir bileklik çıkardı ve Arew'e uzattı. Bilekliğin üstünde Terta taşı vardı. Bu taşın özel bir gücü vardı; halk arasında hastalıkları iyileştirdiğine inanılıyordu. Arew elini uzatıp bilekliği iki eliyle kabul etti. İmparatorlukta bu hareket, bir hediyeyi kabul ederken "teşekkür ederim" anlamına geliyordu.

Arew, "Eee, nereye gidiyorsunuz?" diye sordu.

Nera, "Bugün İştar'ın mabed günü," dedi.

Arew'in ağzı açık kalmıştı. Daha dün masal okuduğu çocuk, şimdi reşit olup yetenek sahibi olacaktı. Arew bunun üzerine takıldı:

"Demek öyle... Hey İştar, eğer çöp bir yetenek kazanırsan teyzenin yanına gel, hemen bir iş veririz."

İştar'ın yüzü kızardı. "Teyze dalga geçme benimle!"

Arew gülerek elini kaldırıp İştar'ın başını okşadı. Andor araya girdi:

"Neyse, artık gitme vakti. Sonra tekrar geliriz."

İştar ve ailesi Arew'e veda ettikten sonra, mabedin olduğu şehir meydanına doğru yürüdüler.

Atlonda bugün huzur dolu bir gündü. Çocuklar sokaklarda neşeyle koşturuyor, eğleniyordu. Yetişkinler ise efsanevi Kahraman'ın doğum gününü kutlamak için evlerine, üzerinde imparatorluk ailesinin arması olan "Altın Aslan" bayrakları asmışlardı. Sokaklara yayılan gül kokusu deniz meltemiyle karışınca, insanın içine işleyen hoş bir his bırakıyordu.

Ancak İştar için bugün, hayatının dönüm noktasıydı. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi küt küt atıyordu. Bu heyecanın sebebi sadece sevinç değil, aynı zamanda korkuydu. Eğer "Durum Penceresi"nde iyi bir yetenek belirirse hayallerine giden yol açılacaktı; fakat kötü bir yetenek alırsa işi çok zorlaşacaktı. Çünkü bu dünyada kişinin statüsünü, sahip olduğu yetenekler belirliyordu.

Bir müddet yürüdükten sonra nihayet şehrin meydanına ulaştılar. Meydanın ortasında katredalin yanlarına konumlandırılmış panayır tezgahları vardi, 5 Tanrı'ya adanmış devasa bir katedral yükseliyordu. Beyaz duvarları ve altın rengi camlarıyla katedral, adeta bir sanat eseriydi. İmparatorluğun resmi inancı olan bu 5 Tanrı şunlardı: Toprağı yöneten Toprak Ana Maritar, okyanusların hakimi Sırta, rüzgarlara ve fırtınalara hükmeden Ristar, doğanın ve ağaçların koruyucusu Wiyan ve hepsinin başı, en güçlüleri olan Işık Tanrısı Yurta.

Fakat efsanelere göre, bir zamanlar Yurta kadar kudretli bir tanrı daha vardı: Karanlığın ve iblislerin tanrısı Apofiris. Kibrine yenik düşen Apofiris, tüm tanrıları yok edip kainata tek başına hükmetmek istemişti. İşe, tanrıların göz bebeği olan gezegen Avallon'dan, yani buradan başlamaya karar vermişti. Apofiris, Avallon'da Tiran adında bir insanı "Karanlığın Elçisi" olarak seçmiş ve ona dünyayı ele geçirmesini emretmişti. Tiran bu emre uyarak karanlık ordularıyla dünyayı işgale başladı.

Bunu gören 5 Tanrı, Apofiris'e savaş açtı. Gökyüzünde tanrılar çarpışırken, yeryüzünde de Tiran'a karşı duracak bir kurtarıcıya ihtiyaç vardı. Tanrılar, kalbi kötülükten tamamen arınmış bir elf buldular: Aştar vin Tredişa. Her tanrı ona kendi kutsamasını bahşetti. Maritar toprağı, Sırta deniz canlılarını, Ristar rüzgarın hızını, Wiyan ise peri ve ruhları kontrol etme gücünü verdi. Son olarak Baş Tanrı Yurta, ona Işık Ordusu'nu komuta etme yetkisini sundu.

Aştar, Karanlığın Elçisi'ni yenmeye ant içti. İkili arasında tam 100 yıl süren ve "Karanlık Çağ" olarak adlandırılan savaş, sonunda Aştar'ın zaferiyle bitti. Bugünkü düzen o zaferin üzerine kuruldu. Şu anda imparatorluk, Aştar'ın soyundan gelen Tredişa hanedanı, yani elfler tarafından yönetiliyor. Başkent Ydgrasil'in tam ortasında gökleri delen devasa Dünya Ağacı bulunuyor ve Tredişa ailesi, dünyayı o ağacın gölgesinden yönetiyor.

Şehir meydanına vardıklarında, kalabalık adeta bir insan seline dönüşmüştü. Bugün sadece bir tören günü değil, aynı zamanda bir şenlikti. Meydanın dört bir yanına rengarenk panayır tezgahları kurulmuştu. Tezgahlarda el yapımı oyuncaklar, parıltılı takılar ve Kahraman'ın efsanelerini anlatan resimli parşömenler satılıyordu.

Ancak İştar'ın dikkatini çeken asıl şey, havaya yayılan o muazzam koku senfonisiydi. Bir taraftan kızgın yağda pişen hamur tatlılarının şekerli ve tarçınlı kokusu geliyor, diğer taraftan ise kömür ateşinde cızırdayan etlerin iştah kabartan dumanı yükseliyordu. Bu koku, denizden gelen tuzlu meltemle birleşince Atlonda'ya özgü o baş döndürücü atmosferi yaratıyordu.

İştar, katedralin devasa kapısına bakıp tekrar gerilmeye başlamıştı ki, annesi Nera'nın yumuşak sesi düşüncelerini böldü. Nera, İştar'ın solgun yüzünü fark etmişti. Elini oğlunun omzuna koyup şefkatle gülümsedi.

"O katedralin soğuk duvarları arasına girmeden, şu suratsız rahiplerin dualarını dinlemeden önce midemizi şenlendirelim," dedi neşeli bir ses tonuyla. Parmağıyla köşedeki dumanı tüten kalabalık bir tezgahı işaret etti. "Şu et şişlerin kokusunu alıyor musunuz? Bence tanrıların kutsamasını beklemeden önce biraz enerjiye ihtiyacımız var. Aç karnına kader tayin edilmez."

Babası Andor, karnını tutarak gür bir kahkaha attı. "Annen haklı evlat! Aç ayı oynamaz, aç kahraman da kılıç sallayamaz. Hem o baharatlı sosun kokusu benim bile aklımı başımdan aldı. Hadi!"

İştar itiraz edecek gibi oldu; midesindeki düğüm yüzünden bir şey yiyebileceğini sanmıyordu. Ama babasının güçlü eli sırtına dostça vurunca kendini tezgaha doğru yürürken buldu.

Tam babasının peşinden kalabalığı yarmaya çalışıyordu ki, aksi yönden gelen pelerinli bir figürle sertçe çarpıştı. Çarpışmanın etkisiyle yabancının kukuletası hafifçe geriye kaydı.

İştar o an donup kaldı. Kaba kumaşın altından, sönmekte olan bir kor gibi parlayan kızıl saçlar omuzlara döküldü. Ancak İştar'ı asıl büyüleyen, kızın gözleriydi. Ne mavi ne de yeşil; fırtınalı bir gökyüzünü, yağmur yüklü bulutları andıran derin gri gözlerdi bunlar.

Kız, bir anlığına İştar'a baktı. O gri gözlerde telaşlı bir parıltı vardı.

"Üzgünüm," dedi. Sesi, meydandaki onca gürültünün arasında bile kristal gibi net ama bir o kadar da ürkekti.

Hızla kukuletasını tekrar yüzüne çekip kalabalığın arasına karıştı ve gözden kayboldu.

"İştar! Hadi evlat, masa bulduk!"

Babasının gür sesiyle irkilen İştar, kızın gittiği yöne son bir kez şaşkınlıkla baktıktan sonra başını iki yana sallayıp ailesine yetişti.

Ailecek, panayır alanının kenarındaki derme çatma ahşap masalardan birine oturdular. Kısa süre sonra önlerine, metal şişlere geçirilmiş, nar gibi kızarmış ve özel Atlonda baharatlarıyla marine edilmiş etler geldi. Yanında taze pişmiş, dumanı tüten pideler vardı.

İştar, annesinin ısrarıyla bir parça ağzına attı. Etin lezzeti ve baharatların sıcaklığı diline yayıldığında, midesindeki o gergin düğümün biraz olsun gevşediğini hissetti. O an, etrafındaki kahkahaları, koşturan çocukları ve ailesinin sıcaklığını gerçekten hissetti. Babası Andor, ağzı doluyken demirhanedeki sakar çırağın son hatasını anlatıp Nera'yı güldürüyordu.

Bu, sıradan ve huzurlu bir andı. İştar, belki de hayatının tamamen değişeceği o andan önceki son "normal" anın tadını çıkarıyordu. Ancak zihninin bir köşesinde hala o gri gözlerin hayali asılı kalmıştı.

Yemekler bitip son lokmalar da yutulduğunda, Andor masaya birkaç bakır para bıraktı. Yüzündeki gülümseme yerini daha ciddi, babacan bir ifadeye bıraktı.

"Hazır mısın evlat?" diye sordu.

İştar, son kez ağzını sildi ve başını salladı. Karnı toktu ve ailesi yanındaydı.

"Hazırım baba," dedi.

Meydanın gürültüsünü ve et kokularını arkalarında bırakıp, şehrin kalbinde yükselen o beyaz ve altın renkli devasa yapıya, 5 Tanrı'nın Katedrali'ne doğru yürümeye başladılar.

Katedralin kapısı devasaydı. Sanki bu katedral insanlar için değil, sadece efsanelerde geçen devler ve ejderhalar için yapılmıştı. Kapının önünde, katedrali koruyan, gösterişli altın renginde zırh giymiş iki tapınak muhafızı bekliyordu. Katedrale girmek için önceden yazılı bir izin mektubu göndermen gerekiyordu. Neyse ki Andor, iki gün öncesinde mektubu yazıp göndermişti. Eğer iznin kabul edilirse, Posta Loncası yoluyla katedral sana üstünde altın bir ağaç olan bir geçiş kartı veriyordu. Bu ağacın beş dalı vardı ve bu dalların her biri bir tanrıyı simgeliyordu.

Andor muhafızlara yaklaştı. Muhafız geçiş kartını kontrol etmek için elini uzattı, Andor da kartı teslim etti. Muhafız kartı inceledikten sonra diğer muhafızla birlikte büyük kapıyı açtı. Muhafızlar epey güçlü olmalıydı, çünkü kapı oldukça ağırdı.

Kapı açılınca İştar ve ailesini mavi bir halı ve hoş bir lavanta kokusu karşıladı. Katedralin içi inanılmaz bir güzellikteydi; İştar ve ailesinin ağızları açık kalmıştı. Önlerinde kocaman, beş dallı bir ağaç heykeli vardı. Heykelin yanlarında ise beş tanrının heykelleri sıralanmıştı. Katedralin tam ortasında, yukarıya spiral bir şekilde çıkan kocaman bir merdiven yükseliyordu. Tanrı heykellerinin önünde insanların oturup dua edebileceği sıralar, sağ ve sol duvarlarda ise mitolojik çizimler vardı. Tanrı heykellerinin önünde bir rahip bekliyordu; belli ki İştar'a yolu o gösterecekti.

İştar ve ailesi, onları bekleyen rahibin yanına vardılar. Rahip genç bir adamdı; beyaz tenli, mavi gözlü ve uzun beyaz saçlıydı. Oldukça yakışıklıydı. Beyaz bir cüppe giymişti ve üstünde ağaç sembolü vardı. Rahip İştar'ı görünce elindeki isim listesine göz gezdirdi.

"Ehm, İştar Ven Trangd, değil mi?" dedi rahip.

İştar başını salladı. "Evet efendim, reşitlik töreni için gelmiştik."

Rahip eliyle yukarıya giden merdiveni gösterdi. "Bu taraftan buyurun, size yolu göstereceğim. Anne ve babanız burada kalmalı."

Andor ile Nera, gitmeden önce oğullarına sarıldılar. Nera, "Dikkatli ol, senin için burada olacağız," dedi.

İştar ailesine veda ettikten sonra rahiple birlikte üst kata çıkan merdivenleri tırmanmaya başladı. Basamakları her çıkışında kalbi küt küt atıyor, heyecanı daha da artıyordu. Bir müddet çıktıktan sonra sonunda üst kata ulaştılar. Burası alt kata göre epey farklıydı; bir koridordu ve burada tanrı heykelleri yoktu. Onun yerine peş peşe dizilmiş geçmiş kralların heykelleri vardı. Koridorun sonunda ise bir kapı duruyordu.

Rahip, İştar'a koridorun sonundaki kapıya kadar eşlik etti. "Buradan sonrası artık tek başınasın. Eğer bir şey olursa dışarıda olacağım," dedi.

More Chapters