İştar arkasını döndü pastayı görünce yüzünde sıcacık bir gülümseme yayıldı; annesinin bu sürprizi karşısında kalbi küt küt atmaya başlamıştı. Nera pastayı salonun ortasındaki masaya koydu. Sırada mumları üflemek vardı. İştar ileride güçlü bir adam olup ailesini korumak istiyordu. Dileğini tuttu ve mumu üfledikten sonra Nera pastayı kesti.
Salonda pastayı yerken Andor elini cebine götürdü, bir hançer çıkardı ve oğluna uzattı: "İşte doğum günü hediyen."
İştar hançeri görünce göz bebekleri büyüdü ve hançeri heyecanla beyaz kılıfından çıkardı. Hançerin kabzası beyazdı ve üstünde altın bir ejderha deseni vardı. Hançerin bıçak kısmına ise büyülü bir rün kazınmıştı. Muhtemelen Büyücü Kulesi'nden almıştı ve yetenekli bir büyü mühendisi tarafından kazınmıştı belliki.
İştar bunun üzerine, "Hançerin üstündeki rün kazınmış. Büyücü Kulesi'nden mi aldın? Pahalı olmalı," dedi.
Andor elini oğlunun omzuna koydu ve gülümsedi: "Sorun değil, oğlumun doğum günü sonuçta."
O sırada Nera da üstünde iki cep olan, ailenin simgesi olan üç kılıç kazılı bir önlük giyiyordu. Elini önlüğün sağ cebine atıp üstünde ailenin simgesi olan bir broş çıkarttı ve oğluna uzattı. Broş belli ki Adnut elementinden yapılmıştı. Bu elementin şans getirdiğine inanılırmış; çünkü İmparator 7. Aştar, Şeytani Tanrı'yı Adnut'tan yapılmış bir kılıçla yenmişti. İştar broşu alıp siyah gömleğinin yakasına taktı. "Teşekkür ederim anneciğim," dedi. Nera oğluna her zamanki o güzel gülümsemesini sundu.
İmparatorluk yasalarına göre İştar artık reşitti. Andor oğlunun artık nasıl bir yol izleyeceğini merak ediyordu. Kendi yolundan gidip demirci mi olacaktı, yoksa başka bir yol mu seçecekti? Bu yüzden sordu:
"İştar, artık yasalar önünde reşitsin. Nasıl bir yol izleyeceksin?"
İştar artık ailesine ne yapacağını, her ne kadar üzüleceklerini bilse de söylemek zorundaydı.
"Anne ve baba, size daha önce söylemedim ama ben aslında... Ben bir gezgin şövalye olmak istiyorum."
Andor ayağa kalktı, kaşlarını çattı: "Hayır, buna izin vermiyorum İştar! Şövalyelik tehlikeli bir iş. Seni bu riske sokamam. Dükkanda kalıp işimi devralacaksın."
Nera kocasına, "Tatlım sakin olmalısın. Oğlumuz artık çocuk değil, kendi belirlediği yoldan gitmesi onun için daha iyi," dedi.
Andor bunun üzerine, "Hayır, bunu kesinlikle kabul etmiyorum. Onun savaş meydanında öldüğünü görmek istemiyorum," diye bağırdı
İştar hızlıca yerinden kalkıp odasına koştu, kapısını kilitledi. İştar'ın odası, hemen sağ duvarını boydan boya kaplayan ahşap kitaplıkla, bir demirci çırağının odasından çok bir bilginin çalışma odasını andırıyordu. Raflar, ciltleri defalarca okunmaktan yıpranmış şövalye maceraları, kahramanlık destanları ve edebi romanlarla tıka basa doluydu. İştar, her gece yatağına uzandığında tam karşısında duran bu kitaplara bakar, kendini o satırların arasındaki dünyalarda hayal ederdi.
Yatağının solunda, içinde birkaç parça kıyafetinin ve pelerinlerinin durduğu sade, ahşap bir dolap vardı. Ancak odanın asıl büyüsü, dışarıya açılan kısmındaydı. Odayı geniş balkondan ayıran, tavandan yere kadar uzanan ağır, mor bir perde asılıydı. Açık kalan balkon kapısından sızan deniz meltemi, bu mor perdeyi hafifçe dalgalandırıyor, içeriye tuz ve özgürlük kokusu taşıyordu.
İştar perdeyi hışımla yana sıyırdı ve kendini geniş balkona attı. Balkon, odanın aksine ferah ve uçsuz bucaksızdı. Atlon'un o meşhur, ay ışığıyla parlayan denizi ayaklarının altında bir çarşaf gibi uzanıyordu. Balkonun köşesinde, İştar'ın saatlerce oturup denizi izlediği, kitap okuyup hayallere daldığı küçük bir masa ve sandalye duruyordu. Masanın üzerinde rüzgardan sayfaları uçuşan yarım kalmış bir şövalye romanı vardı.
İştar balkonun korkuluklarına tutundu. Aşağıda dalgaların sesi, ufuk çizgisine, o çok gitmek istediği uzak diyarlara bakarken, babasının sözleri zihninde yankılandı: "Seni bu riske sokamam."
Ama İştar bu manzaraya baktıkça riskten değil, kafese kısılmaktan korktuğunu bir kez daha anladı.
Öfkesi ve üzüntüsü boğazında bir düğüm gibi dururken, odası ona dar gelmeye başlamıştı. Ağır, mor perdeyi yorgun bir hareketle kenara itti ve kendini balkona bıraktı. Dışarıda gece, içerideki gergin havadan tamamen bağımsız, büyüleyici bir dinginliğe sahipti. Dolunay, Atlon'un karanlık sularına vuruyor, denizin üzerini gümüşten bir yol gibi aydınlatıyordu.
balkonun köşesindeki ahşap masaya doğru yürüdü. Babasının hediye ettiği, kabzasında ejderha deseni olan beyaz hançeri kemerinden çıkarıp masanın üzerine, tam da okumakta olduğu kitabın yanına bıraktı. Metalin ahşap masaya değdiğinde çıkardığı tok ses, gecenin sessizliğinde yankılandı.
Sandalyesine oturdu ve masanın üzerinde duran kalın ciltli kitabı eline aldı. Bu, "Ejderha Süvarisinin Son Şarkısı" adlı eski bir destandı. Kitabın kapağı aşınmıştı ama sayfaları İştar için hâlâ taze bir macera kokuyordu. Şehrin sokaklarından yükselen gül kokusu, denizden gelen tuzlu meltemle karışıp balkonuna dolarken, İştar kitabın sayfalarını çevirmeye başladı.
İlk başlarda aklı hâlâ aşağıda, babasıyla yaptığı konuşmadaydı. Gözleri satırların üzerinde geziniyor ama zihni babasının "Seni bu riske sokamam" sözünü tekrar ediyordu. Ancak yavaş yavaş, kelimelerin büyüsü onu ele geçirdi. Kendini Atlon'un taş sokaklarından ve babasının dükkanından uzakta, kitabın anlattığı o ejderha sırtındaki kahramanların yanında buldu. Zaman, dalgaların kıyıya vuruşu gibi ağır ağır aktı. Bir süre sonra İştar'ın göz kapakları, günün yorgunluğuna ve gecenin huzuruna yenik düşmeye başladı. Okuduğu satırlar birbirine girmeye, harfler dans etmeye başlamıştı. Başını yavaşça, açık duran kitabın sayfalarının üzerine koydu. Burnuna eski kağıt kokusu doldu. Rüzgar mor perdeyi hafifçe dalgalandırıp İştar'ın saçlarını okşarken, genç adam masanın üzerinde derin bir uykuya daldı.
balkonda hayalleriyle uykuya dalarken, evin diğer odasında çok daha ağır ve düşünceli bir hava hakimdi. Andor, yatağın kenarına oturmuş, nasırlaşmış ellerini dizlerine koymuştu. Odadaki kristal aydınlatmanın loş ışığı, yüzündeki derin çizgileri daha da belirginleştiriyordu. Gözleri boşluğa bakıyor, zihninde oğlunun "Bir gezgin şövalye olmak istiyorum" dediği o an canlanıyordu.
Nera, kocasının omuzlarının çöktüğünü görünce yanına yaklaştı ve şefkatle yanına oturdu. Elini, Andor'un sertleşmiş elinin üzerine koydu. Sesi, gecenin sessizliğini yumuşatan bir fısıltı gibiydi:
"Hâlâ onu düşünüyorsun, değil mi?"
Andor derin bir iç çekti. "O daha bir çocuk, Nera. Dünyanın ne kadar acımasız olduğunu bilmiyor. Dövüşmek, can almak ya da canını vermek... Bunlar masallardaki gibi kahramanlık kokan şeyler değil. Sadece kan ve acı. Onu o dükkanda tutmak istemem ona düşman olduğumdan değil, onu hayatta tutmak istediğimden."
Nera, kocasının elini hafifçe sıktı. "Biliyorum canım. Ama bak, bugün 16 yaşına girdi. Senin gibi güçlü bir iradesi, benim gibi hayalleri var. Onu kapattığımız her gün, içindeki o ateşi dükkandaki körükten daha fazla harlıyoruz. Belki de ona engel olmak yerine, o tehlikelerle nasıl başa çıkacağını öğretmelisin. Sonuçta o senin oğlun; o kaçmak için değil, savaşmak için doğmuş. Hem yarın onu Işığın Mabedi'ne götüreceğiz; çocuk kaderini öğrenince vazgeçebilir."
Andor başını kaldırıp karısının zümrüt yeşili gözlerine baktı. Nera'nın haklılığı kalbine bir ağırlık gibi oturdu. Hiçbir şey demeden başını salladı. Nera hafifçe gülümsedi, kocasının alnına küçük bir öpücük kondurduktan sonra uzanıp mana kristalinin ışığını söndürdü.
