Bölüm 39: Silahsız Şafak
Solgard'ın doğu ufkunda güneş henüz yüzünü göstermemiş, gökyüzü kirli bir kurşun rengine bürünmüştü. Şehrin altın kubbeleri ve fildişi kuleleri, bu alacakaranlıkta ihtişamlarını yitirmiş, sisin içinde yükselen devasa mezar taşlarını andırıyordu.
Sabah ayazı, nefesi kesen cinstendi. Vael'thra Malikanesi'nin arka kapısından çıkan iki çocuk için bu soğuk, sadece bir hava durumu değil, yeni hayatlarının ilk selamıydı.
Kael, üzerinde kaba yünden yapılmış, rüzgarı geçiren gri bir tunik ve bol pantolonla yürüyordu. Sağ kolu, annesi Elyra'nın işlediği gümüş iplikli sargılarla göğsüne sıkıca bağlanmıştı. Kolu, bir uzuvdan çok, bedenine yük olan ölü bir ağırlık gibi sızlıyordu. Ruh Kanalları (sinir sistemi), önceki gün yaşadığı aşırı yüklenmenin artçı şoklarıyla hala titriyor, her kalp atışında omurgasındaki Kızıl Hüküm Mührü ona varlığını hatırlatıyordu.
Yanındaki Malik ise devasa cüssesiyle soğuğu yarmaya çalışıyordu. Üzerindeki deri yelek ona dar geliyordu. Babası Kessir Usta'nın eski iş kıyafetlerinden bozmuydu. Malik'in nefesi havada beyaz buhar bulutları oluşturuyor, nasırlı ellerini birbirine sürterek ısıtmaya çalışıyordu.
Konuşmuyorlardı.
Dün geceki o görkemli salon, o sıcak şömine, o yumuşak halılar... Hepsi bir ömür kadar uzaktaydı. Şimdi ayaklarının altında Garnizon'a giden çamurlu, taşlı ve pislik içindeki patika vardı. Şehrin bu tarafı soyluların gezindiği yer değildi; burası askerlerin ter döktüğü, atların nalbantlandığı, kan ve demir kokan taraftı.
"Kaptan..." dedi Malik, sessizliği bozarak. Sesi gergindi. "O adam... Halid. Bizi kapıda bekliyor mudur?"
Kael, sargılı kolunu düzeltti. Sağ gözündeki altın iris, sabahın loşluğunda sönük bir kor gibi parlıyordu.
"Bekliyor," dedi Kael. "Ve eğer geç kalırsak, bizi içeri almaz. Bizi gömer."
Adımlarını hızlandırdılar.
Garnizonun arka kapısı, devasa kara kütüklerden yapılmış, demirle desteklenmiş bir heyula gibi karşılarında belirdi. Kapının önünde, şafak sisinin içinde bir gölge duruyordu.
Hareket etmiyordu. Nefes almıyor gibiydi. Sadece duruyordu.
Halid ibn Valyr.
Çocuklar yaklaştıkça, adamın silueti netleşti. Üzerinde dün geceki zırhı yoktu. Basit, siyah bir talim giysisi vardı. Kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Sırtındaki o iki kavisli kılıç da yoktu. Silahsızdı.
Ama Kael, adamın silahsız halinin, kılıçlı halinden daha az tehlikeli olmadığını hissetti. Halid'in bedeni, başlı başına bir silahtı. Etrafına yaydığı o görünmez Kudret (Aura), havadaki nemi bile itiyor, etrafında kuru bir alan yaratıyordu.
Çocuklar, Halid'in üç adım önünde durdular. Nefes nefese kalmışlardı.
Halid, gözlerini açmadı. Başını kaldırmadı.
"Güneş doğalı..." dedi Halid, sesi çakıl taşlarının birbirine sürtünmesi gibi hırıltılıydı, "...tam üç nefes süresi geçti."
Kael gökyüzüne baktı. Güneşin ucu, ufuk çizgisinden yeni görünmüştü.
"Gecikmedik," dedi Kael, savunmaya geçerek. "Tam vaktinde..."
Halid'in gözleri aniden açıldı. O zifiri karanlık, o ruhsuz bakış Kael'in sözünü boğazına tıkadı.
"Savaşta 'tam vakti' diye bir şey yoktur," dedi Halid. "Ya erken gelir pozisyon alırsın ya da geç kalır ölürsün. Siz, şu an ölüsünüz."
Halid kollarını çözdü ve yavaşça çocuklara yürüdü. Malik, içgüdüsel olarak Kael'in önüne geçmeye yeltendi ama Halid'in bir bakışıyla olduğu yerde dondu. Bu bakışta büyü yoktu; saf bir otorite vardı. Malik'in Hayati Zerreleri (hücreleri), bu baskın alfa yırtıcı karşısında itaat etmeyi seçti.
"Sana bir büyücü olamayacağını söylediler," dedi Halid, Kael'in tam önünde durarak. Eliyle Kael'in sargılı sağ koluna vurdu. Hafifçe değil. Sertçe.
Kael inledi, dizleri büküldü ama düşmemek için kendini zorladı. Acı, kolundan omzuna, oradan da boynuna saplanan kızgın bir şiş gibiydi.
"Bu kol çöp," dedi Halid acımasızca. "İçindeki okyanusu taşımaya çalışırken kendini yakmış. Şu an bu kol, senin silahın değil, senin zayıflığın. Düşmanın sana saldıracağı ilk yer burası."
Halid cebinden uzun, siyah bir deri şerit çıkardı.
"Dön," diye emretti.
Kael tereddüt etti ama döndü. Halid, deri şeridi Kael'in sargılı sağ kolunun üzerinden geçirdi ve kolu gövdesine sıkıca, nefes almasını zorlaştıracak kadar sıkıca bağladı.
"Bugünden itibaren," dedi Halid, düğümü atarken, "sağ kolun yok. O öldü. O kolu kullanmaya çalışırsan, dengeni kaybedersin. Düşersen, ben kaldırmam."
Kael, tek koluyla dengede durmaya çalıştı. Sol kolu boştaydı ama sol elini kullanmaya alışık değildi. Kendini yarım, eksik ve savunmasız hissediyordu.
"Peki ya o?" diye sordu Halid, çenesiyle Malik'i işaret ederek. "Senin kalkanın mı?"
Malik dik durmaya çalıştı. "Ben... ben onu korurum."
"Korumazsın," dedi Halid. Malik'in göğsüne avcunun içiyle vurdu. Malik, koca cüssesine rağmen geriye savruldu ve çamura düştü. "Sen onu korursan, o zayıf kalır. Sen sadece kendine yükleneceksin."
Halid, garnizonun kenarındaki odun yığınına yürüdü. Orada, kışlık yakacak olarak ayrılmış devasa kütükler duruyordu.
"Silah yok," dedi Halid. "Büyü yok. Bugün sadece et, kemik ve irade var."
İki tane kütük seçti. Biri diğerinden daha büyüktü.
"Bunları," dedi, garnizonun arkasındaki dik, çamurlu tepeyi göstererek. "Zirveye çıkaracaksınız. Güneş tepeye varana kadar."
Malik ayağa kalktı, çamurları sildi. Büyük kütüğe yürüdü. Onun için ağır bir yüktü ama imkansız değildi. Babasının yanında örs taşımıştı. Kütüğü omuzladı. Kasları gerildi, yüzü kızardı ama kaldırdı.
Kael ise kendi kütüğüne baktı.
Kütük, Kael'in gövdesinden daha kalındı. Ve Kael'in sadece sol kolu vardı. Sağ kolu gövdesine bağlıydı.
"Bunu kaldıramam," dedi Kael. Bu bir şikayet değil, fiziksel bir tespitti.
"Kaldıramazsan," dedi Halid, arkasını dönüp giderken, "burada kalırsın. Akşama kadar. Ya da donana kadar. Seçim senin. Büyücü müsün, yoksa savaşçı mı?"
Halid onları yalnız bıraktı.
Kael, kütüğün başında dikildi. Soğuk rüzgar, terli ensesini yalıyordu. İçindeki Tını (Mana), o lanetli okyanus, Mührün arkasından fısıldıyordu: Bana izin ver... Hafifleteyim... O kütüğü bir tüy gibi uçurayım...
Kael gözlerini kapattı. Çok kolaydı. Mührü azıcık aralamak... Sadece bir damla sızdırmak... Yerçekimini bükmek...
Hayır, dedi kendine. O zaman kolum yine yanar. O zaman Halid haklı çıkar.
Eğildi. Sol kolunu kütüğün altına soktu. Bacaklarını açtı.
"Kudret..." diye fısıldadı annesinin teorilerini hatırlayarak. "Kudret dışarıdan gelmez. İçeriden gelir. Kemiklerden."
Kaldırmayı denedi.
Kütük kımıldamadı bile. Kael'in sol omzu yerinden çıkacak gibi oldu. Ayakları çamurda kaydı ve yüzüstü yere kapaklandı. Çamurun tadı ağzına doldu.
Malik, kendi yüküyle birkaç adım atmıştı. Durdu. Geriye baktı. Kael'in çamurda debelendiğini gördü.
"Kaptan!" Malik yükünü bırakıp yardıma gelmek istedi.
"Dokunma!" diye bağırdı Kael, çamurun içinden doğrulurken. Yüzü kahverengi balçıkla kaplanmıştı ama o biri mavi diğeri altın gözleri öfkeyle parlıyordu. "Dokunma Malik. Kendi başıma yapacağım."
Malik durdu. Kael'in bu halini tanıyordu. İnatçıydı. Aptalca bir inattı bu belki ama Kael'i ayakta tutan tek şeydi.
Kael tekrar denedi. Bu sefer sadece kolunu değil, sırtını, bacaklarını, boynunu, her bir Hayati Zerresini işin içine kattı. Dişlerini o kadar sert sıktı ki diş eti kanadı.
"Kalk..." diye hırıldadı.
Kütüğün bir ucu yerden kesildi. Ağırlık korkunçtu. Kael'in omurgası gıcırdadı. Ama kalktı. Kütüğü sol omzuna yasladı. Sağ tarafındaki dengesizlik yüzünden sendeledi ama düşmedi.
İlk adımı attı.
Bu adım, bir zaferdi. Bir büyücünün değil, bir insanın zaferi.
Tepeye tırmanış bir işkenceydi.
Her adımda çamur ayaklarını aşağı çekiyor, kütüğün pürüzlü kabuğu omzunu yüzüyordu. Kael'in nefesi kesik kesik, ciğerlerini yakan bir ritimle çıkıyordu.
Malik öndeydi. Onun yükü daha ağırdı ama Malik'in doğası topraktı. O, yük altında ezilmez, yükle bütünleşirdi. Kael ise rüzgardı, boşluktu. Yük onu eziyordu.
Yolun yarısında, Kael'in sol bacağı kramp girdi.
"Ah!" diye inledi ve dizinin üzerine düştü. Kütük omzundan kaydı, yuvarlanmaya başladı.
Kael, refleks olarak sağ elini (bağlı olan elini) uzatmaya çalıştı ama deri kayışlar onu tuttu. Kütük, Kael'in bacağının üzerinden geçti.
Kemik sesi gelmedi ama Kael'in gözleri karardı. Acı, bacağından beynine şimşek gibi çaktı.
Kütük aşağı, başladıkları yere kadar yuvarlandı.
Kael, çamurun içinde, yağmurun altında sırtüstü yatıyordu. Gökyüzü dönüyordu.
"Bırak..." dedi içindeki ses. Sen buna uygun değilsin. Sen bir kralsın, hamal değil.
"Kapa çeneni," dedi Kael, gökyüzüne bakarak.
O sırada bir gölge üzerine düştü.
Malik değildi. Halid'di.
Adam ne ara gelmişti, nasıl bu kadar sessizdi bilinmezdi. Kael'in başında dikiliyordu.
"Düştün," dedi Halid.
"Kaydım," dedi Kael, doğrulmaya çalışarak.
"Düştün," dedi Halid tekrar. "Çünkü beynin hala sağ tarafında yaşıyor. Sol tarafını bir yedek parça sanıyorsun. Ama şu an sahip olduğun tek şey o."
Halid elindeki ince, esnek bir dal parçasını havada vızıldattı.
"Kalk. Ve kütüğü al."
"Bacağım..." dedi Kael.
ŞLAK!
Dal parçası, Kael'in sağlam olan sol omzuna indi. İnce ama yakıcı bir acı.
"Acı bir bilgidir," dedi Halid. "Sana hala canlı olduğunu söyler. Eğer bacağın kırılsaydı, şu an bağırmaktan konuşamazdın. Sadece ezildi. Kalk."
Kael, Halid'e nefretle baktı. O an, bu adamı öldürmek istedi. İçindeki Void, Halid'in varlığını silmek için kabardı. Mührü zorladı.
Halid gülümsedi. "Evet. O nefreti kullan. Beni öldürmek istiyorsun, değil mi? O zaman o kütüğü al ve tepeye çıkar. Belki zirvede beni itecek gücü bulursun."
Kael, çamurlu elleriyle yerden destek aldı. Titreyerek, inleyerek ayağa kalktı. Aşağı yuvarlanan kütüğe baktı. O yolu tekrar inip, tekrar çıkması gerekiyordu.
Ve yaptı.
İndi. Kütüğü aldı. Ve tekrar tırmanmaya başladı.
Bu sefer Malik yardım etmedi. Malik zirveden izliyordu. Arkadaşının acı çekmesini izlemek, yük taşımaktan daha ağırdı ama Halid'in ne yapmaya çalıştığını anlıyordu. Kael demirdi. Halid ise çekiç.
Öğle vakti, Kael zirveye ulaştığında, ayakta duracak hali kalmamıştı. Kütüğü Malik'in kütüğünün yanına bıraktı ve olduğu yere yığıldı.
Sol omzu kanıyordu. Elleri parçalanmıştı. Bacağı şişmişti.
Halid, elinde bir matarayla yanlarına geldi. Matarayı Kael'e değil, Malik'e uzattı.
"İç," dedi. "Hak ettin."
Malik suyu içti. Sonra matarayı Kael'e uzatmak istedi.
Halid, Malik'in bileğini tuttu.
"Hayır," dedi. "O hak etmedi. O düşürdü. O geç kaldı."
Malik, Halid'e inanamayarak baktı. "Ama hocam... o tek kolla..."
"Düşman tek kollu diye acımaz," dedi Halid. Matarayı aldı ve kalan suyu Kael'in önündeki toprağa döktü. Toprak suyu emdi.
Kael, dökülen suya baktı. Boğazı kuruluktan yanıyordu.
"Kalkın," dedi Halid. "Öğle yemeği bitti. Şimdi denge çalışacağız."
Kael, ıslak toprağa bakarken bir şeyi fark etti.
Ağlamıyordu.
Eskiden olsa, Saray'da olsa ağlardı. Annesine koşardı. Ama şimdi... Şimdi içinde sadece soğuk, sert bir öfke vardı. Ve bu öfke, ona sudan daha fazla güç veriyordu.
Ayağa kalktı. Sendeledi ama durdu.
Halid arkasını döndü ama omuzlarının hafifçe gevşediği görülebiliyordu.
"Sol elini uzat," dedi Halid, bir anda dönerek. Elinde küçük bir taş vardı. Taşı Kael'e fırlattı.
Kael refleks olarak sağ elini (bağlı olan elini) hareket ettirmeye çalıştı. Kayışlar onu engelledi. Taş, Kael'in alnına çarptı.
"Ah!"
"Beynin sağa gidiyor," dedi Halid. "Beynini eğit. Sol elin bir gölge değil. O bir aktör."
Bir taş daha.
Kael yine geç kaldı. Taş omzuna çarptı.
Bir taş daha.
Bu sefer Kael, düşünmeyi bıraktı. İçindeki gürültüyü susturdu. Sadece rüzgarın sesini, taşın havadaki vızıltısını dinledi. Analiz Modu (henüz adı konmamış o hiper-odaklanma hali) bir kıvılcım gibi çaktı.
Gözleri taşı görmedi; taşın havada yarattığı basınç değişimini hissetti.
Sol elini kaldırdı.
ŞLAK.
Taş, avucunun içine oturdu.
Avcu yandı ama taşı tutmuştu.
Halid durdu. Yüzünde ilk kez, mikroskobik bir onaylama ifadesi belirdi.
"Fena değil," dedi. "Ama şans. Tekrar."
O gün güneş batana kadar, Kael ve Malik sadece acı, ter ve toprakla tanıştılar. Büyü yoktu. Işık yoktu. Konfor yoktu.
Akşam olduğunda, Garnizonun taş zeminli koğuşunda, Kael sargılarını çözmeye çalıştı. Sol eli titriyordu.
Malik yanına geldi. Sessizce sargıları çözmesine yardım etti. Kael'in omzu mosmordu.
"Yarın gitmeyelim," dedi Malik. "Bu adam deli. Seni öldürecek."
Kael, şişmiş eline baktı. Bugün o kütüğü kaldırmıştı. O taşı tutmuştu. Büyüsüz. Mühürsüz. Sadece kendi etiyle.
"Gideceğiz," dedi Kael. Sesi yorgun ama kesindi. "Çünkü Malik... bugün ilk defa içimdeki canavar uyudu. Yorgunluktan uyudu."
Kael gülümsedi. Kanlı, yorgun, acı bir gülümseme.
"Bu adam beni kırmıyor Malik. Beni dövüyor. Ve ben çelik olmak istiyorum."
Dışarıda, Halid pencerenin önünde durmuş, içerideki çocukları dinliyordu.
Elindeki matara ile bir yudum aldı.
"Demir ısınıyor," diye mırıldandı karanlığa. "Bakalım örsün altında ne kadar dayanacak."
Ve o gece, Kael rüyasında ejderhaları görmedi. Rüyasında sadece taşıdığı o kütüğü ve sol elinin ne kadar güçlü olabileceğini gördü.
Silahsız şafak bitmişti. Demir çağı başlıyordu.
