Cherreads

Chapter 43 - AURANIN DERİSİ

Solgard'ın kuzeyindeki yaşlı orman, sabahın bu saatlerinde yaşayan bir varlıktan çok, nemli ve soğuk bir mezarı andırıyordu. Sis, ağaçların köklerine sinmiş, güneş ışığının yere değmesini kıskanç bir gardiyan gibi engelliyordu. Toprak, gece yağan yağmurla balçığa dönüşmüştü ve her adım, bileklere yapışan soğuk, ıslak bir el gibiydi.

Kael, çamurun içinde dizlerinin üzerindeydi.

Ciğerleri, körüklenmiş bir demirci ocağı gibi yanıyor, aldığı her nefes boğazında metalik bir tat bırakıyordu. Üzerindeki gri tunik terden ve çamurdan sırılsıklamdı; kumaş, yorgun bedenine ikinci bir deri gibi yapışmıştı. Sağ kolu, hala o lanetli sargılarla göğsüne bağlıydı, ancak Halid'in acımasız eğitimi sayesinde sol kolu, bir çocuğun kolundan ziyade, gerilmiş bir yay kirişi gibi sertleşmeye başlamıştı.

Karşısında, Halid ibn Valyr duruyordu.

Gölge Komutan, sanki yerçekimi ona işlemiyormuş gibi rahattı. Elindeki dişbudak ağacından yontulma talim sopasını (bokken), sanki bir uzvuymuşçasına gevşek ama ölümcül bir tutuşla kavrıyordu. Halid'in üzerinde ne bir ter damlası ne de bir yorgunluk belirtisi vardı. Sadece o zifiri karanlık gözlerinde, Kael'in ruhunu tartan o ifadesiz, soğuk bakış asılıydı.

"Kalk," dedi Halid. Sesi bağırmıyordu ama ormandaki tüm sesleri bastıracak kadar toktu.

Kael, titreyen bacaklarına komut verdi. Hayati Zerreleri (hücreleri) isyan ediyor, kas lifleri "dur" diye yalvarıyordu. Ama kalktı. Dişlerini sıkarak, sendelese de doğruldu ve sol elindeki sopayı kaldırdı.

"Yine yanlış yapıyorsun," dedi Halid, Kael'e doğru yavaş bir adım atarak. "Hâlâ okyanusu arıyorsun."

Halid, sopasının ucuyla Kael'in göğsünün ortasına, tam kalbinin arkasında yatan o lanetli Kızıl Hüküm Mührünün olduğu yere dokundu.

"Buradan çekmeye çalışıyorsun," dedi. "Canın yandığında, sıkıştığında, refleks olarak o kapağı zorluyorsun. İçindeki o zehirli Tınıyı (Manayı) dışarı akıtıp beni durdurmak istiyorsun. Ama yapamazsın Kael. O kapak kapalı. Ve sızdırırsan, sadece kendini yakarsın."

Kael, sopayı daha sıkı kavradı. "Başka gücüm yok," dedi hırıltıyla. "Sadece bu var."

"Yanlış," dedi Halid. Sopayı çekti ve aniden, bir yılanın saldırısı kadar hızlı bir hareketle Kael'in sol omzuna vurdu.

TAK!

Kael inleyerek yana savruldu. Darbe kemiğine işlemişti. Acı, omzundan boynuna doğru şimşek gibi çaktı.

"Sana vuran şey büyü değildi," dedi Halid, sopasını tekrar eski pozisyonuna getirirken. "Sana vuran şey, benim Kudretimdi (Auram). Benim irademdi. Benim etim ve kemiğimdi."

Halid, kendi göğsüne, diyaframının üzerine sertçe vurdu.

"Buradan," dedi. "Mühründen değil. Midenin dibinden, bağırsaklarından, bacaklarının toprağa değdiği yerden gelen gücü hisset. Kudret, dışarıdan ödünç aldığın bir enerji değildir. O sensin. Senin yaşam ateşin."

Kael, sol omzunu tutarak doğruldu. Canı o kadar yanıyordu ki, gözleri kararıyordu. İçindeki Tını, o tanıdık ve tehlikeli fısıltısıyla Mühürden sızmak, acıyı dindirmek, Halid'i geri savurmak için yalvarıyordu. Bırak beni... Sadece bir kıvılcım...

"Hayır," dedi Kael, kendi zihnine. "Seni kullanmayacağım."

Halid tekrar saldırı pozisyonu aldı.

"Sana bir büyücü gibi savunma yapmayı öğretemem," dedi Halid. "Bir büyücü kalkan açar. Darbeyi durdurur. Ama bir savaşçı... Bir savaşçı darbeyi karşılar. Onu emer. Onu yok sayar."

Halid sopasını kaldırdı.

"Sana vuracağım Kael. Ve bu sefer daha sert vuracağım. Eğer manana sığınırsan, kolun kırılır. Eğer kaçmaya çalışırsan, bacağın kırılır. Tek şansın var: Sertleşmek."

Kael, Halid'in gözlerindeki ciddiyeti gördü. Bu bir tehdit değildi; bir kehanetti.

Kael derin bir nefes aldı. Soğuk hava ciğerlerini yaktı.

"Sertleşmek..." diye düşündü.

Zihnini omurgasındaki o kaynayan okyanustan (Tınıdan) zorla kopardı. Odağını bedenine, o cılız, yorgun, titreyen et yığınına çevirdi.

Kanının akışını hissetmeye çalıştı. Kalbinin atışını. Kaslarının gerilimini.

Halid'in sopası havayı yararak geliyordu. Hedef Kael'in göğsüydü.

Kael'in zaman algısı, o ölüm korkusuyla birlikte Analiz Moduna (henüz adı konmamış içgüdüsel odaklanma) kaydı. Sopanın açısını, hızını, rüzgarı yarmasını gördü. Kaçamazdı. Çok yakındı.

İçeri çekilme, dedi bir ses. Bu Drasly'nin sesi değildi. Bu, Kael'in kendi biyolojik hayatta kalma çığlığıydı. Dışarı taş. Derini bir zırh yap.

Kael, karnının altındaki o noktada, Halid'in işaret ettiği o biyolojik merkezde minik, sıcak bir kıvılcım hissetti. Bu, Tını'nın o soğuk, metalik ve yabancı hissi değildi. Bu, sıcak, kanlı, canlı ve kendisine ait bir histi.

O kıvılcımı yakaladı.

Ve onu dışarı atmadı. Onu, derisinin altına, göğsüne doğru itti. Kas liflerini, kemik zarlarını o sıcaklıkla doldurdu. Vücudunu sıkmadı; vücudunu yoğunlaştırdı.

Kudret (Aura): Katman 1 - Deri Sertleşmesi (Skin Hardening).

TOK!

Halid'in sopası Kael'in göğsüne çarptı.

Ses, ete vuran bir sopa sesi gibi "şlap" diye çıkmadı. Islak bir kütüğe, sert bir kösele çuvala vurulmuş gibi tok, boğuk bir ses çıktı.

Kael geriye savruldu, sırtüstü çamura düştü. Nefesi kesilmişti. Göğsü sızlıyordu.

Ama...

Kaburgaları kırılmamıştı.

Kael, gözlerini açıp gökyüzündeki gri bulutlara baktı. Acı vardı, evet. Orada kocaman bir morluk oluşacaktı. Ama o darbe, normalde bir çocuğun göğüs kafesini çökertmesi gereken bir darbeydi.

"Hissettin mi?" diye sordu Halid. Sesi, ilk defa bir nebze olsun yumuşamış, daha doğrusu tatmin olmuş bir tonda geliyordu.

Kael, dirseklerinin üzerinde doğruldu. Göğsünü tuttu.

"Sıcak..." dedi Kael nefes nefese. "İçimde... sıcak bir şey dolaştı. Ve darbeyi... darbeyi yaydı."

Halid başını salladı. Sopasını indirdi.

"İşte o Kudrettir," dedi. "Senin biyolojik zırhın. Manan (Tını) bir kılıçsa, Kudretin (Aura) kalkanındır. Ama bu kalkan dışarıda oluşmaz. Derinin altında oluşur."

Halid, Kael'in yanına geldi ve elini uzatıp onu kaldırdı. Kael'in sol elini sıktı.

"Çoğu büyücü," dedi Halid, "bedenini sadece bir taşıyıcı, bir hamal olarak görür. Büyüleri bittiğinde, birer hiçtirler. Bir tavşan kadar savunmasızdırlar. Ama sen..." Halid, Kael'in bağlı sağ koluna anlamlı bir bakış attı. "Senin manan sana ihanet edebilir. Mührün kapanabilir. Ama bedenin... ona iyi bakarsan, o sana asla ihanet etmez."

Kael, ayağa kalktığında midesinde korkunç bir kazınma hissetti. Baş dönmesi yaşadı. Sanki günlerdir yemek yememiş gibiydi.

"Çok açım," dedi Kael, sendelerek.

Halid gülümsedi. "Normal. Kudret, havadan beslenmez. Bedeninden beslenir. Az önce o darbeyi durdurmak için vücudundaki yağları ve enerjiyi yaktın. Büyü zihni yorar, Kudret bedeni yer."

Halid cebinden kurutulmuş, sert bir et parçası çıkardı ve Kael'e verdi.

"Ye," dedi. "Ve alış. Bundan sonra her antrenmandan sonra bir kurt gibi aç olacaksın. Vücudun, o zırhı örmek için yakıta ihtiyaç duyacak."

Kael eti kaptı ve çiğnemeden neredeyse yuttu. Midesine inen o lokma, vücudundaki titremeyi biraz olsun azalttı.

"Peki ya Tını?" diye sordu Kael, ağzındaki lokmayı yutarken. "Onu hiç kullanmayacak mıyım?"

Halid, ormanın derinliklerine doğru bakarak cevap verdi.

"Kullanacaksın," dedi. "Ama zamanı geldiğinde. Şu an senin sorunun, okyanusu taşıyacak bir bardağın olmamasıydı. Bugün... bugün o bardağın ilk katmanını pişirdik."

Halid, Kael'e döndü.

"Camdan bir bardak, kaynar suyu tutamaz, çatlar. Ama demirden bir kadeh... İşte o, lavı bile taşır."

Halid sopasını Kael'e fırlattı. Kael refleksiyle havada yakaladı.

"Tekrar," dedi Halid. "Bu sefer bacaklarını sertleştir. Yere kök sal. Eğer seni devirebilirsem, öğle yemeği yok."

Kael, sopayı kavradı. Bacaklarını açtı. Karnındaki o sıcak noktayı, o Aura Çekirdeğini hissetmeye çalıştı. Tını'nın o soğuk, kibirli, yok edici sesini susturdu. Yerine kanın, kasın ve kemiğin o gürültülü, ritmik şarkısını koydu.

"Hazırım," dedi Kael.

Ve o an, Kael Vael'thra sadece bir büyücü adayı olmaktan çıktı. O gün, o ormanda, çamurların içinde dayak yiyerek, bir Savaşçının ilk nefesini aldı. Derisi, artık sadece onu örten bir zar değildi; iradesiyle sertleşen bir kalkandı.

Dışarıdan büyü bekleyenler yanılacaktı. Çünkü Kael'in asıl gücü, dışarı taşan değil, içeride tutulan o yoğunlukta saklıydı.

Güneş tepedeki ağaçların arasından sızarken, ormanda sadece sopaların birbirine çarpma sesi ve iki nefesin ritmi duyuluyordu.

Demir dövülüyordu. Ve şekil almaya başlamıştı.

More Chapters