Cherreads

Chapter 45 - ETİN HAFIZASI

Sabah, Solgard'ın kuzey ormanlarına bir ışık demeti ve kuş cıvıltısı olarak değil, kırık kemiklerin sızısı gibi yavaş, ağrılı ve gri bir şekilde geldi.

Güneş henüz ağaçların tepelerini aşamamış, orman zeminini alacakaranlığın o tekinsiz, bulanık griliğine mahkum etmişti. Toprak nemliydi. Gece yağan çiğ, yerdeki çürümüş yaprakları kaygan bir halıya dönüştürmüştü. Hava o kadar soğuktu ki, alınan her nefes, ciğerlere saplanan buzdan bir iğne gibiydi.

Kael, avlunun ortasında duruyordu.

Üzerinde, Halid'in verdiği kaba dokuma, gri bir tunik vardı ama kumaş terden sırılsıklam olmuş, zayıf bedenine ikinci bir deri gibi yapışmıştı. Elleri... Elleri titriyordu. Parmak boğumları beyazlamış, tırnaklarının kenarları soyulmuştu.

İki elinde de birer tane, dişbudak ağacından yontulma, ağır talim sopası vardı. Bunlar kılıç değildi; bunlar sadece ağırlıktı. Dengesiz, kaba ve acımasız ağırlıklar.

Karşısında Malik duruyordu. Devasa çocuk, her zamanki gibi bir dağ gibi sağlam görünmeye çalışıyordu ama omuzları çökmüş, nefes alıp verişi hırıltılı bir körük sesine dönüşmüştü.

"Durdunuz," dedi Halid'in sesi.

Gölge Komutan, bir ağaç kütüğünün üzerinde oturmuş, elindeki bıçakla bir elmayı soyuyordu. Sesi bağırmıyordu; sadece bir gerçeği tespit ediyordu. Ve bu tespit, bir kırbaç şaklamasından daha can yakıcıydı.

"Kollarım..." diye inledi Kael. Sesi çatallıydı. "Kollarımı hissetmiyorum."

Halid, elindeki elma dilimini ağzına attı, çiğnedi ve yuttu. Sonra yavaşça ayağa kalktı. Elindeki ince, esnek söğüt dalını alarak Kael'in yanına yürüdü.

ŞLAK.

Dal, Kael'in sağ omzuna indi.

Acı, uyuşmuş sinir uçlarını çığlık atarak uyandırdı. Kael dişlerini sıktı, gözlerinden yaşlar süzüldü ama sopaları bırakmadı.

"Hissetmiyorsan," dedi Halid, yüzünde buz gibi bir ciddiyetle, "o zaman o kollar sana ait değil demektir. Kesip atalım mı? Yük olmasınlar."

Kael başını iki yana salladı. "Hayır."

"O zaman onları dirilt!" diye gürledi Halid. Sesi ormandaki kuşları susturdu. "Onlara rica etme Kael. Onlara yalvarma. Emret. Sinir uçlarına, o tembel Ruh Kanallarına bağır. 'Hareket et!' de."

Halid, Kael'in arkasına geçti. Ellerini çocuğun omuzlarına koyup duruşunu düzeltti.

"Sana bir büyücü gibi düşünmeyi bırakmanı söyledim," diye fısıldadı kulağına. Sesi tehlikeli derecede yakındı. "Bir büyücü, zihninde formüller kurar. 'Eğer elimi otuz derece kaldırırsam, mana akışı şu rünü tetikler' diye hesap yapar. Bu çok yavaş. Savaşta düşünmeye vaktin yok. Düşünürsen ölürsün."

Halid, Kael'in kollarını tuttu ve zorla hareketi yaptırdı.

Sol sopa aşağı iniyor (Blok), sağ sopa yatay kesiyor (Saldırı). Sol aşağı, sağ yana. Sol aşağı, sağ yana.

"Bunu ezberleme," dedi Halid. "Bunu zihnine değil, etine kazı. Kaslarının kendi beyni olmalı. Gözlerin kapalıyken, uyurken, ateşler içinde yanarken, hatta ölürken bile bu hareketi yapabilmelisin. Buna Etin Hafızası denir. Zihin unutur, korkar, panikler. Ama kas... kas asla unutmaz."

Halid geri çekildi ve yerine oturdu.

"Bin kez," dedi.

Kael ve Malik aynı anda başlarını kaldırıp ona baktılar. Bu bir şaka olmalıydı.

"Bin kez," diye tekrarladı Halid. "Hata yapmadan bin kez. Eğer bir kez bile duraklarsanız, sopalar birbirine değerse ya da formunuz bozulursa... sayaç sıfırlanır."

Kael yutkundu. Boğazı zımpara kağıdı gibiydi. Bin tekrar. Şu anki haliyle on tanesini bile zor yapardı.

Ama başka yolu yoktu.

"Başla," dedi Halid.

Bir. Sol iniyor, sağ kesiyor. İki. Sol blok, sağ saldırı. Üç.

Malik, Kael'in yanında homurdanarak sopaları savurmaya başladı. Malik'in sorunu koordinasyon değildi; güç kontrolüydü. Her savuruşta o kadar çok Kudret (Aura) yüklüyordu ki, sopalar havayı yararken ıslık çalıyor ama Malik'in kendi dengesini bozuyordu. O bir fırtınaydı; Kael ise o fırtınanın içinde yönünü bulmaya çalışan bir yaprak.

On beş. Yirmi.

Kael'in kollarındaki yanma, dayanılmaz bir boyuta ulaştı. Hayati Zerreleri, oksijen ve enerji için yalvarıyordu. Midesi kasıldı.

İşte o an, o tanıdık fısıltı geldi.

Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, sahibinin bu çaresizliğini hissetti ve sızlamaya başladı. İçindeki okyanus, o lanetli Tını (Mana), kilitlerin arkasından seslendi.

Bana bırak... dedi o soğuk, metalik ve kibirli ses. Neden acı çekiyorsun? Bırak kollarını ben tutayım. Bırak rüzgarı bileklerine bağlayayım. Bu odun parçalarını senin için tüy gibi hafifleteyim.

Çok cazipti. O kadar kolaydı ki. Mührü sadece bir mikron aralasa, manayı kaslarına değil, sopaların kendisine yüklese, hareketleri insanüstü bir hıza ulaşırdı. Halid bile anlamazdı. Sadece rüzgarın estiğini sanırdı.

Kael gözlerini kapattı. Sağ gözündeki altın hare, göz kapaklarının ardında parladı.

Hayır, dedi Kael. Kendi zihnine, kendi canavarına. Hile yok. Yalan yok.

Eğer şimdi manayı kullanırsa, kasları asla güçlenmeyecekti. O barajın duvarları, yani kendi bedeni, sonsuza dek zayıf kalacaktı. Ve bir gün okyanus taştığında, onu tutacak bir et olmayacaktı.

"Sıfır!" diye bağırdı Halid.

Kael irkildi. Dalgınlığı yüzünden sol sopayı geç indirmiş, dengeyi bozmuştu.

"Baştan," dedi Halid acımasızca. "Ellinci tekrardaydın. Şimdi sıfırsın."

Kael küfretmek istedi. Ağlamak istedi. Sopaları fırlatıp kaçmak istedi. Ama yapmadı. Sadece derin bir nefes aldı, o metalik kan tadını içine çekti ve tekrar başladı.

Bir.

Öğle sıcağı yerini ikindi serinliğine bırakırken, Kael'in elleri patlamıştı. Avuç içlerindeki su toplayan kabarcıklar yırtılmış, sopaların ahşap sapları kanla kızıla boyanmıştı. Kan, sopayı kayganlaştırıyor, tutuşu zorlaştırıyordu. Her vuruşta, açık yaralar oduna sürtünüyor, Kael'in beynine şimşek gibi acı sinyalleri gönderiyordu.

Ama durmadı.

Beş yüzüncü tekrarda, Kael'in zihni garip bir duruma girdi.

Düşünceler sustu.

Acı, artık rahatsız edici bir uyarı, bir panik sebebi değildi. Arka planda çalan sabit, monoton bir gürültüye, gri bir sızıya dönüşmüştü. Kael, kollarını hissetmiyordu. Sadece hareketi hissediyordu.

Sol in, sağ aç. Sol in, sağ aç.

Bu trans hali, büyücülerin meditasyonuna benzemiyordu. Bu, Kudretin (Auranın) en ilkel, en saf haliydi. Bedenin, "Acıyor" diye ağlayan zihni devre dışı bırakıp kontrolü ele almasıydı. Kael'in İç Örgüsü, beyinden gelen emirleri beklemeden, kaslar arasında otonom bir döngü kurmuştu.

Malik çoktan bin tekrarı bitirmiş, yorgunluktan çimlere serilmişti. Göğsü inip kalkıyor, boş gözlerle gökyüzünü izliyordu. Ama Kael'i izlerken sesini çıkarmadı. Kaptanın gözleri açıktı ama bakışları boştu. Biri mavi, diğeri altın olan o gözler, şimdiki zamana değil, hareketin akışına bakıyordu.

"Devam et," dedi Halid, Malik'in yanına gelerek. Malik bir şey söylemek üzereyken onu susturdu. "Onu durdurma. Şu an öğreniyor. Gerçekten öğreniyor."

Kael, hareketin içindeki ritmi bulmuştu. Bu bir dans değildi. Bu bir makine düzeniydi. Nefes alışı vuruşlarla senkronize olmuştu.

Yedi yüz. Sekiz yüz.

Kael'in sağ kolundaki (o daha önce hasar görmüş olan) zayıflık, tekrarın verdiği ivme ve iradenin sıcaklığı ile kapanmıştı. Artık sopaları kollarıyla değil, omurgasından, merkezinden, o Aura Çekirdeği nden gelen bir dalgalanmayla savuruyordu.

Dokuz yüz doksan dokuz.

Bin.

Kael durmadı. Saymayı bırakmıştı.

Bin bir. Bin iki. Bin on.

"Yeter," dedi Halid. Sesi, transı bıçak gibi kesti.

Kael, aniden durdu.

Büyü bozulmuş gibiydi. Sopalar elinden düştü. Dizlerinin bağı çözüldü ve çamurlu zemine çöktü. Nefes nefese kalmıştı. Ciğerleri yanıyordu.

Kollarını yanlarına sarkıttı. Parmaklarını kapatamıyordu. Elleri, sopayı tutuyormuş gibi kaskatı, pençe şeklinde kilitlenmişti (kramp girmişti). Kasları, o şekli almış ve donmuştu.

Halid, Kael'in yanına yürüdü. Cebinden bir matara çıkardı ve kapağını açıp Kael'e uzattı.

"İç," dedi. "Su değil. Tuzlu ve bitkili bir karışım. Krampı çözer."

Kael, titreyen, pençe gibi olmuş elleriyle matarayı kavramaya çalıştı ama yapamadı. Halid, matarayı onun dudaklarına dayadı ve içirdi.

Su, Kael'in boğazından aşağı, kavrulmuş toprağa inen yağmur gibi aktı.

"Bitti mi?" diye sordu Kael, suyu yuttuktan sonra. Sesi bir insan sesi değil, hırıltıydı.

Halid, yerdeki kanlı sopalara baktı. Sonra Kael'in kan içindeki ellerine.

"Bitti," dedi Halid. "Bugünlük."

Halid, Kael'in omuzlarını sıktı. Bu bir teselli değildi, bir onaydı.

"Bugün zihnini öldürdün Kael. Ve bedeninin konuşmasına izin verdin. Bir büyücü, manası bittiğinde durur. Ama bir savaşçı... bir savaşçı, bedeni iflas edene kadar değil, işi bitene kadar durmaz. Sen bugün o sınırı geçtin."

Kael, başını öne eğdi. Yorgunluktan bayılmak üzereydi. Ama içinde, o fiziksel acının ortasında garip bir tatmin duygusu vardı. Mühür sessizdi. Tını uyuyordu. Sadece kanı, kasları ve iradesi konuşuyordu. Ve onlar... onlar "Başardık" diyordu.

Sabah olduğunda, ormanda sis hala hakimdi.

Halid onları uyandırmadan önce, şafak sökmeden Kael kalkmıştı.

Malikanenin avlusundaydı. Elinde sopalar yoktu. Elleri sargılıydı. Ama kolları havada, o çapraz kesim hareketini yapıyordu.

Hışş. Hışş.

Hava, Kael'in ellerinin hızıyla yarılıyordu. Sopalar yoktu ama ağırlıkları, ritimleri, açıları Kael'in sinir sistemine kazınmıştı. Artık düşünmüyordu. Bir rüzgar sesi duyduğunda kolu kendiliğinden kalkıyor, görünmez bir saldırıyı blokluyordu.

Halid, penceresinden onu izlerken, elindeki metal mataradan bir yudum aldı. Yüzünde nadir görülen, gölgeli bir gurur vardı.

"Et hatırlıyor," diye mırıldandı. "Demir ısınıyor. Ama asıl soru şu... Ateşe dayanabilecek mi?"

Kael Vael'thra, o sabah büyücü olmayı, parşömenleri, teorileri tamamen unuttu. O sabah, bir savaşçının en önemli, en ölümcül silahını kuşanmıştı:

Refleks.

Artık düşünce ile eylem arasında zaman farkı yoktu. Artık o, hareketin kendisiydi.

More Chapters