Cherreads

Chapter 38 - ÖLÜMÜN AĞIRLIĞI

(Zaman: Kael 8 Yaşında)

Halid ibn Valyr, nasırlı parmaklarını Kael'in boynundan, şah damarının o çılgınca atan ritminden çektiğinde, Kael ciğerlerine dolan havanın ne kadar soğuk olduğunu fark etti. Ancak bu soğukluk odanın ısısından, şöminenin sönmesinden ya da açık kalan bir pencereden kaynaklanmıyordu.

Bu soğukluk, Halid'in varlığından sızıyordu.

Kael, elini gayriihtiyari boynuna götürdü. Adamın dokunduğu yerde fiziksel bir iz yoktu ama derisinin altında, "Yaşam Örgüsü"nün (Life-Weave) en hassas noktasında hala karıncalanan, hayaletimsi bir baskı vardı. Sanki görünmez bir buz parçası derisinin altına yerleştirilmişti ve yavaş yavaş eriyerek kanına karışıyordu.

Halid arkasını döndü.

Pelerini, çöl rüzgarlarıyla aşınmış o ağır, kum rengi kumaş, bir yılanın kuyruğu gibi sessizce halının üzerinde sürüklendi. Adımları ses çıkarmıyordu. Kael, yerde yatan gölgesine baktı; Halid'in gölgesi, sahibinden daha ağır, daha yoğun ve daha karanlık görünüyordu.

"Şimdi," dedi Halid.

Topuklarının üzerinde, askeri bir disiplinle değil, bir yırtıcının akışkanlığıyla yavaşça döndü. Kumaşların hışırtısı, sessiz odada kuru yaprakların ezilmesi gibi yankılandı.

"Diğeri."

Gölge Komutanı'nın zifiri karanlık, ışığı yutan o dipsiz gözleri, odanın en karanlık köşesine kilitlendi. Orada, kadife koltuğa büzüşmüş, neredeyse koltuğun kumaşıyla bir olmaya çalışan devasa bir figür vardı.

Malik.

Sekiz yaşındaki bir çocuk için anormal derecede iri olan, Kessir Orm'un atölyesinde örs başında büyüyen, "Toprak" doğalı o çocuk, şimdi küçülmüş görünüyordu. Omuzları düşmüştü. Başını omuzlarının arasına gömmüş, görünmez olmayı diliyordu.

"Kalk," dedi Halid.

Sesi yükselmedi. Bağırmadı. Ama o tek kelime, odadaki havanın yoğunluğunu değiştirdi. Emir, bir balyoz darbesi kadar ağır, kaçınılmaz ve fizikseldi. Kael, bu sesin titreşimini kendi göğüs kafesinde hissetti.

Malik titreyerek ayağa kalktı.

Dizleri birbirine çarpıyordu. Elleri iki yanına sarkmış, o koca, nasırlı parmakları istemsizce kasılıp gevşiyordu. Yüzü kireç gibi beyazdı; atölyedeki o isli, terli ve kendinden emin halinden eser kalmamıştı.

"B-ben..." Malik yutkundu. Boğazındaki düğüm o kadar büyüktü ki, sesi boğuk, çatallı ve zayıf çıktı. "Ben sadece... Kael'in arkadaşıyım efendim. Demirci çırağıyım. Sizinle... yani..."

"Demirci çırağı," dedi Halid. Kelimeleri ağzında bir tatmış gibi çiğneyerek tekrarladı. Sesi, zımpara kağıdının taşa sürtünmesi gibiydi.

Halid yürüdü.

Kael, adamın hareketlerini izledi. Sağ gözündeki erimiş altın hare, istemsizce kısıldı. Halid yürümüyordu; süzülüyordu. Ağırlık merkezini o kadar mükemmel kontrol ediyordu ki, yerçekimi yasaları onun için geçerli değilmiş gibiydi.

Malik'in önünde durdu. Aralarında bir adımdan az mesafe vardı.

Malik, başını kaldırmak zorunda kaldı. Halid, uzun boylu bir adamdı ama şu an, Malik'in gözünde bir kule kadar yüksek görünüyordu.

"Demir, ateşten kaçmaz çocuk," dedi Halid. Gözlerini Malik'in titreyen gözbebeklerine dikti. "Çekiçten korkmaz. Örsten saklanmaz. Sen demirci çırağısın. Neden titriyorsun? Hamurun mu bozuk?"

Malik cevap veremedi. Dili damağına yapışmıştı. Sadece Halid'in o ruhsuz, siyah gözlerine bakabiliyor, o boşluğun içinde kayboluyordu.

Halid aniden hareket etti.

Hiçbir kasını oynatmadan, omzunu geriye almadan, hiçbir "telgraf" (işaret) vermeden sağ elini savurdu.

Avcunun içiyle, Malik'in göğüs kafesinin tam ortasına vurdu.

Bu bir tokat değildi. Bir yumruk da değildi.

Bu, "Aura Darbesi" ydi.

GÜM.

Ses, etin kemiğe çarpma sesi değildi. Islak bir ses değildi.

Bu ses, ağır bir kayanın başka bir kayaya çarpması, bir balyozun taş duvara inmesi gibi tok, kuru ve sarsıcıydı.

Kael nefesini tuttu. Eliyle ağzını kapattı. Malik'in göğüs kafesinin içeri göçmesini, kaburgalarının kırılıp ciğerlerine saplanmasını bekledi. O darbe, normal bir insanı öldürürdü. Bir çocuğu ise... parçalardı.

Elyra, odanın diğer ucunda bir adım öne atıldı, elini kaldırdı ama müdahale etmedi. Rün Mimarı'nın gözleri (Mage Sight) turkuaz bir parıltıyla açılmıştı ve o da sonucu analiz ediyordu.

Malik düşmedi.

Devasa çocuk, ayaklarını halıya sürtünerek, gıcırtılı bir sesle bir metre geriye kaydı. Ayakkabılarının tabanları zeminde iz bıraktı.

"Ihh..."

Ağzından boğuk, acı dolu bir inilti çıktı. Yüzü acıyla buruştu, gözleri karardı. Elleri göğsüne gitti.

Ama devrilmedi.

Dizleri bükülmedi. Ayakları yere, asırlık bir çınarın kökleri gibi saplanmıştı.

Kael, Ruh Sezisi (Soul Sight) ile o anı tekrar yaşadı.

Halid vurduğunda, Malik'in vücudundaki "Hayati Zerreler" (Vital Motes), korkuyla dağılmak yerine, içgüdüsel bir savunma refleksiyle darbe noktasına, göğüs kafesine hücum etmişti. Malik'in aurası, o koyu, yoğun Toprak Kahverengisi enerji, darbeyi emmiş ve bacaklarından toprağa iletmişti.

Vücudu, darbeyi reddetmemişti. Darbeyi kabullenmiş ve onu topraklamıştı.

Halid'in siyah gözlerinde, mikroskobik, neredeyse görülmez bir parıltı belirdi. Memnuniyet mi? Şaşkınlık mı? Yoksa sadece bir aletin sağlamlığını test eden bir ustanın onayı mı?

"Toprak," dedi Halid, elini indirirken. Sesi hala soğuktu ama içinde bir tonlama farkı vardı. "Kaba. İşlenmemiş. Saf tortu. Ama... kök salmış."

Halid, Malik'e sırtını döndü ve salonun ortasına yürüdü. Malik, göğsünü tutarak nefes almaya çalışıyordu. Hırıltılı sesler çıkarıyordu ama ayaktaydı.

"Vael'thra," dedi Halid, Elyra'ya bakmadan. Bakışları şöminenin üzerindeki sönmüş küllere odaklanmıştı. "Beni bir öğrenci için çağırdın. Ama burada iki tane var."

Elyra, rün işlemeli, gece mavisi cübbesinin eteklerini toplayarak bir adım öne çıktı. Yüzündeki endişe maskesi çatlamıştı.

"Malik mi?" dedi Elyra, sesi titreyerek. "O bir sivil Halid. Onun ailesi... Kessir Usta sadece bir demirci. Malik'in bu savaşla, bizim lanetimizle bir ilgisi yok. O sadece Kael'in oyun arkadaşı."

Halid, yavaşça başını çevirdi.

"Savaş sivilleri tanımaz, Mimar," dedi. Sözleri, odadaki havayı donduran buz parçaları gibi döküldü. Elini, belindeki o eski, kavisli kılıcın kabzasına koydu.

"Ve bu çocuğun kemikleri... sıradan bir insanın kemikleri değil. Granitten yontulmuş gibi. Darbemi emdi. Eğer onu eğitmezsem, bu dünyaya yazık olur. Ya da daha kötüsü... dünya onu kırar."

Kael, Malik'e baktı. Arkadaşının yüzü hala acıyla kasılıyordu ama gözlerinde... gözlerinde korkunun ötesinde bir şey vardı. Bir "Dayanma" gururu. Bir devin uyanışı.

Halid, tekrar çocuklara döndü.

Salondaki hava değişti.

Az önceki fiziksel şiddet, sadece bir ısınmaydı. Şimdi gelen şey ise, ruhsal bir pres makinesiydi.

"Test başlıyor," dedi Halid.

Kael, boğazındaki kuruluğu gidermek için yutkundu. Tükürüğü bile ağzında kurumuştu.

"Ne testi?" diye sordu Kael. Sesi, kendi kulaklarına bile yabancı, cılız bir gıcırtı gibi geldi.

Halid gözlerini kapattı.

"Hayatta kalma testi."

Ve gözlerini açtığında, oda karardı.

Fiziksel ışık sönmedi. Şamdanlar hala yanıyordu. Pencerelerden giren ay ışığı hala oradaydı.

Ama Kael'in algısında, dünya griye döndü. Renkler soldu. Sesler boğuldu.

Halid'in vücudundan yayılan şey Mana değildi. Bir element büyüsü değildi. Bir rün aktivasyonu değildi.

Bu, saf Öldürme Niyeti (Killing Intent).

Binlerce savaş meydanında, binlerce cesedin üzerinde yürümüş, kanı mürekkep, kılıcı kalem gibi kullanmış bir ruhun ağırlığıydı bu. Ölümü bir meslek değil, bir yaşam biçimi, bir sanat haline getirmiş bir varlığın yaydığı o kesif, çürük ve metalik koku.

Kael'in nefesi kesildi.

Ciğerlerindeki hava dondu. Diyaframı kilitlendi. Kalbi, göğüs kafesine çarpan korkmuş bir kuş gibi, düzensiz, panik dolu ritimlerle çırpınmaya başladı.

Halid büyümüştü.

Fiziksel olarak değil, ruhsal olarak. Odanın tavanına kadar yükselen, duvarları kaplayan devasa, karanlık, dumandan bir gölgeye dönüşmüştü. O gölgenin içinde, binlerce sönmüş göz, binlerce kırık kılıç ve binlerce çığlık vardı.

Halid'in elindeki kılıç kınından çıkmamıştı.

Ama Kael, o soğuk çeliğin boynuna değdiğini hissedebiliyordu. Derisinin üzerinde, şah damarının hemen üstünde, hayali bir bıçağın soğukluğu vardı.

Öleceksin, dedi içindeki ilkel beyin. O biyolojik alarm sistemi çığlık atıyordu. Kaçamazsın. Hareket edemezsin. Bu bir avcı ve sen sadece bir avsın. Bir tavşansın.

Kael'in dizleri titredi. Yere çökmek, cenin pozisyonunu almak ve bu baskının geçmesini beklemek istedi. Bu, bir çocuğun verebileceği en doğal tepkiydi.

Ancak...

Sırtı.

Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü (Seal of Crimson Dominion), bu tehdide cevap verdi.

Mühür, bir tehlike anında ısınan bir motor gibi çalıştı. Siyah rünler, Kael'in omurgası üzerinde akkor haline geldi. Derisinin altı yandı.

İçindeki o kilitli mana okyanus, potansiyelindeki Drasly Mirası , bu baskıyı bir hakaret olarak algıladı.

KİMSE ,SANA TEPEDEN BAKAMAZ! diye kükredi içindeki okyanus. YAK ONU! YOK ET! BU BASKIYI PARÇALA!

Kael'in parmak uçları karıncalandı. Avuç içleri ısındı.

Eğer istese... Eğer o bendi, o mührü sadece bir milim gevşetse... İçindeki o vahşi enerjiyi serbest bırakabilir, bu odayı, bu malikaneyi ve karşısındaki bu adamı bir alev topuna çevirebilirdi.

Ama Kael, Halid'in gözlerine baktı.

O siyah gözlerdeki mesajı okudu: "Eğer büyünü kullanırsan, ölürsün. Eğer kontrolü kaybedersen, seni keserim."

Bu bir blöf değildi. Halid, Kael'in parmak ucundan çıkacak ilk kıvılcımda kellesini alırdı.

Kael manayı kullanamazdı.

"Ahhh..."

Yanında bir inilti duydu.

Malik.

Devasa çocuk, o dağ gibi sağlam duran Malik, şimdi titriyordu. Yüzü kül rengine dönmüştü. Gözleri kayıyordu. Dizleri bükülmüştü. Yere çökmek üzereydi.

Bu baskı, Malik'in anlayabileceği, karşı koyabileceği bir şey değildi. O fiziksel darbeleri durdurabilirdi ama ruhsal bir pres makinesinin altında eziliyordu.

Kael, arkadaşına baktı.

Eğer Malik düşerse... Eğer o "Duvar" yıkılırsa... Kael de düşerdi. Ve düşenler, bu adamın dünyasında sadece yem olurdu.

Düşemeyiz, dedi Kael.

Dişlerini o kadar sert sıktı ki, ağzına metalik, tuzlu bir tat (kan) yayıldı. Diş etleri kanıyordu.

İçindeki o korkmuş mirasa, o titreyen çocuğa, o "Tavşan" diyen sese bağırdı:

KORKMA! O SADECE BİR ADAM!

Kael, ayaklarını yere bastı. Botlarının tabanları halıya gömüldü.

Halid'in o odayı dolduran, nefes almayı imkansız kılan, "Sen bir hiçsin" diyen boğucu aurasına karşı, kendi "Varlığını" öne sürdü.

Bu bir büyü değildi. Bir kalkan büyüsü, bir ateş topu değildi.

Bu, iradesini, "Ben Buradayım" diyen o inatçı yaşam arzusunu bir iğne ucu gibi sivriltip, o baskı duvarına saplamaktı.

Kael, başını kaldırdı.

Sol gözü (Safir Mavisi), annesinin zekasıyla parlıyordu.Sağ gözü (Erimiş Altın), babasının vahşetiyle yanıyordu.

Ve o an, o iki renk birleşti. Bir odak noktası oluşturdu.

Kael, Halid'in gözlerinin içine, o karanlık kuyuya baktı ve geri adım atmadı.

"Ben..." dedi Kael. Sesi hırıltılıydı, ciğerleri sönmüştü ama kelime çıktı. "...buradayım."

Halid gözlerini açtı. (Kıstığı gözlerini normal haline getirdi).

Baskı bir anda kesildi.

Sanki odadaki hava vakumlanmıştı ve şimdi tekrar, gürültülü bir şekilde içeri doluyordu.

VUUUF.

Şamdanların alevi titredi, neredeyse sönüp tekrar parladı.

Elyra, olduğu yerde sendeledi, elini kalbine götürdü. O bile, uzaktan bu baskının tortusunu hissetmişti.

Kael ve Malik, ciğerleri yanana kadar derin, açgözlü bir nefes alarak öne doğru sendelediler. Dizleri titriyordu. Malik ellerini dizlerine koydu, öğürmemek için kendini zor tuttu.

Ama ikisi de yerde değildi.

Ayaktaydılar.

Halid, çocuklara baktı.

Yüzünde bir gülümseme yoktu. Bir takdir ifadesi yoktu. Merhamet kırıntısı bile yoktu.

Sadece, bir demircinin ocağa atacağı metali seçtiği, onu tarttığı ve "Bu işlenir" dediği andaki o soğuk, profesyonel onaylama vardı.

"Yarın şafakta," dedi Halid. Sesi, az önceki o ölümcül tondan sıyrılmış, tekrar o kuru, çöl rüzgarı tonuna dönmüştü. "Ormanın sınırında. Eski meşe ağacının altında."

Halid, arkasını döndü. Pelerini savruldu.

"Yanınıza silah almayın. Su almayın. Yiyecek almayın. Ve en önemlisi..."

Halid kapıya yürüdü. Gölgesi kapının üzerine düştü.

"...Umut almayın."

Çıkmadan önce son kez durdu. Omzunun üzerinden, sadece Kael'e baktı.

"Bugün bir tavşandın çocuk. Titredin. Korktun. Ama kaçmadın."

Halid'in dudakları, belli belirsiz, alaycı bir gülümsemeyle kıvrıldı.

"Yarın... o tavşana diş çıkarmayı öğreteceğiz. Çünkü dişsiz bir tavşan, sadece yemektir."

Halid, geldiği gibi sessizce, gölgelere karışıp gittiğinde, salon sağır edici bir sessizliğe gömüldü.

Malik, sonunda dayanamadı ve yere, halının üzerine oturdu.

"O..." dedi Malik, sesi titreyerek. "O bir insan değil Kael. O... o ölümün ta kendisi."

Kael, titreyen bacaklarının üzerine çöktü. Elleriyle yüzünü kapattı.

Korkmuştu.

Hayatında ilk defa, bir büyücüden, bir canavardan ya da içindeki okyanustan değil; etten ve kemikten bir insandan iliklerine kadar korkmuştu. O baskı... o öldürme niyeti... gerçekti.

Ama bu korku... ona daha önce hiç hissetmediği, tanıdık olmayan bir şey vermişti.

Açlık.

Kael, parmaklarının arasından, yerde duran gölgesine baktı.

O adam gibi olmak istiyordu. O adam gibi, ölümün karşısında hareketsiz durabilmek, havayı ağırlaştırabilmek, tek bir bakışla düşmanını diz çöktürebilmek istiyordu.

Bu güçtü. Gerçek güç. Büyüden, rünlerden, kandan bağımsız bir güç.

Kael elini yumruk yaptı.

"Geleceğiz," diye fısıldadı boşluğa doğru. Sağ gözündeki altın hare, karanlıkta bir kor gibi parladı.

"Dişlerimizi göreceksin. Ve o dişler... keskin olacak."

Elyra, çocukların yanına geldi. Yüzü solgundu. Kael'in omzuna dokundu ama Kael irkilmedi. Omuzları sertleşmişti.

"Kael," dedi annesi. "Emin misin? O adam... o adam seni kırmak için orada olacak."

Kael başını kaldırdı.

"Kırılmak," dedi Kael, annesinin gözlerine bakarak. "Bazen yeniden yapılmak için gereklidir anne. Sen bana temeli verdin. Şimdi... duvarları örme zamanı."

Kael, Malik'e elini uzattı.

"Kalk Malik. Yarın uzun bir gün olacak."

Malik, Kael'in elini tuttu. İki çocuk, birbirlerinden güç alarak ayağa kalktılar.

Yarın şafakta, çocukluklarını o ormanın sınırında bırakacaklardı. Ve oradan içeriye, sadece hayatta kalmaya yemin etmiş iki asker adayı girecekti.

More Chapters