Açlık, midede başlayan bir boşluk hissi değildi. Açlık, omurganın dibinden yukarıya tırmanan, Hayati Zerreleri (hücreleri) tek tek kemiren ve zihni sadece tek bir kelimeye, "Ye" emrine kilitleyen soğuk, ilkel bir canavardı.
Solgard'ın kuzeyindeki yaşlı ormanda üçüncü günleriydi. Ve üç gündür kursaklarından aşağıya çamurlu su dışında hiçbir şey girmemişti.
Kael, nemli toprağa karnının üzerine yatmış, yüzünü çürümüş yaprakların arasına gömmüştü. Sağ kolu, Halid'in sıkıca bağladığı deri kayışlarla gövdesine yapışıktı. O kol artık yoktu; ölü bir ağırlıktı. Kael, dünyayı sadece sol tarafıyla algılamaya, sol tarafıyla yaşamaya zorlanıyordu.
Ancak sorun sadece sakatlık değildi. Sorun, Halid'in öğrettiği Kudret (Aura) tekniklerinin bedeliydi. Vücutlarındaki yaşam enerjisini, o sıcak akışı kaslarına pompaladıkça, bedenleri bir fırın gibi yakıt tüketiyordu. İç Örgüleri (sinir sistemleri) enerjiyle doluyor ama bu enerji, depolanmış yağları ve kasları bir mum gibi eritiyordu.
"Kaptan..." diye fısıldadı Malik. Sesi, kuru yaprakların hışırtısı kadar zayıftı. Kael'in birkaç adım ötesinde, devasa bir meşe ağacının köklerinin arasına sinmişti. "Toprağı yiyeceğim. Yemin ederim, şu önümdeki solucanı yutmamak için kendimi zor tutuyorum."
Kael cevap vermedi. Enerjisini konuşarak harcamak istemiyordu.
Gözlerini, yirmi adım ötedeki küçük açıklığa dikmişti.
Orada, dikenli çalıların arasında bir hareket vardı. Bir Dikenli Yaban Tavşanı. Sıradan bir tavşan değildi; sırtında kemikten sivri çıkıntılar olan, dişleri bir parmağı koparabilecek kadar keskin, Solgard ormanlarının küçük ama vahşi bir sakinini izliyorlardı.
Halid, onları bu ormana bırakıp gittiğinden beri, "Avlanın ya da ölün," demişti. Silah vermemişti. Ekmek vermemişti. Sadece acımasız bir emir ve doğanın vahşeti vardı.
Kael, sol elindeki yassı, kenarları keskinleştirilmiş taşı sıktı. Parmakları uyuşmuştu. Sol elini kullanmak, ters elle yazı yazmak gibi değil; başka birinin kolunu uzaktan kumanda etmek gibi hissettiriyordu. Mesafe algısı bozuktu, kas hafızası yoktu.
Odaklan, dedi kendine. Sağ tarafın öldü. Sol tarafın, hayatta kalan tek parçan.
Tavşan, burnunu havaya kaldırdı. Tehlike kokusunu almıştı. Kulakları dikildi.
"Şimdi," diye düşündü Kael.
Sol kolunu gerdi. Kudretini, sol omzundaki kas liflerine topladı. Bu, Tını (Mana) gibi zihinsel bir akış değildi; bu, kanın o bölgeye hücum etmesi, etin sertleşmesi ve ısınmasıydı.
Taşı fırlattı.
Taş havada vızıldadı. Hızlıydı. Güçlüydü.
Ama isabetsizdi.
Taş, tavşanın kafasını hedeflemişti ama yarım karış sağından geçip, arkadaki ağaç köküne TAK diye çarptı.
Tavşan, bir yay gibi gerildi ve çalılıkların arasına dalarak gözden kayboldu.
"Ah!" diye inledi Malik, başını toprağa vurarak. "Gitti. Yemek gitti."
Kael, fırlattığı taşın arkasından boş boş baktı. Midesindeki kramp o kadar şiddetliydi ki, iki büklüm olmamak için dişlerini sıktı. Başarısızlık, açlıktan daha çok yakıyordu canını.
Yukarıdan, ağaçların tepesinden tanıdık, alaycı bir ses geldi.
"Sol kolun bir yabancı değil," dedi Halid.
Kael başını kaldırdı. Halid, yüksek bir dalın üzerinde, yerçekimine meydan okurcasına rahat bir şekilde oturuyordu. Elinde kırmızı, sulu bir elma vardı. Elmadan ısırık aldığında çıkan o kırt sesi, ormandaki sessizliği bıçak gibi kesti. Çocukların ağzı istemsizce sulandı.
"Sağ kolunu kaybettiğin için sol kolunu suçluyorsun," dedi Halid, elmayı çiğnerken. "Beynin hala sağ tarafa sinyal gönderiyor. Dengen bozuk. Atış yaparken vücudunun ağırlığını sağ ayağına veriyorsun ama sağ kolun dengeyi sağlamadığı için sola çekiyorsun."
Halid elmanın koçanını aşağı, Kael'in önüne fırlattı.
"Ye," dedi.
Kael, çamurlu elma koçanına baktı. Gururu, onu almamasını söylüyordu. Ama biyolojisi, hayatta kalma içgüdüsü, o küçük şeker kırıntısı için yalvarıyordu.
Malik atılmak istedi ama Kael onu durdurdu.
"Hayır," dedi Kael. Sesi hırıltılıydı. "Biz dilenci değiliz."
Halid gülümsedi. "Güzel. Onur, karın doyurmaz ama omurganı dik tutar. Ama onurla ölen bir aptal olmak istemiyorsan, avlanmayı öğren."
Halid daldan aşağı atladı. Yere düştüğünde ses çıkarmadı.
"Tek elle avlanamazsın," dedi Halid, Kael'in bağlı koluna vurarak. "Doğa simetriyi sever. Bir elin yoksa, diğer elin iki kişilik çalışmalı. Ya da..."
Yerdeki esnek, genç bir fidanı işaret etti.
"...ya da bedenin geri kalanını bir uzuv gibi kullanmalısın."
Halid, fidanı eğdi.
"Tut bunu," dedi Kael'e.
Kael, sol eliyle fidanı tutmaya çalıştı ama fidanın gerilimi çok güçlüydü. Tek elle tutamıyordu.
"Sağ kolunu kullan," dedi Halid.
"Bağlı..."
"Kolu kullanma," dedi Halid sertçe. "Gövdeni kullan. Bağlı kolunu bir kanca, bir dayanak noktası yap."
Kael ne demek istediğini anladı. Göğsüne bağlı olan sağ kolunun dirseğini, eğilen fidanın altına taktı. Vücudunun ağırlığını arkaya vererek fidanı gergin tuttu. Sağ kolu hareket etmiyordu ama bir kaldıraç görevi görüyordu.
Şimdi sol eli boştaydı.
"İşte bu," dedi Halid. "Eksiklik bir engel değildir. Sadece farklı bir mekaniktir. Şimdi... o taşı al."
Akşama doğru, ormanın gölgeleri uzadığında, açlık artık bir sızı değil, bir delilik halini almıştı. Kael'in gözlerinin önünde siyah noktalar uçuşuyordu. İçindeki okyanus, o lanetli Tını, sürekli fısıldıyordu: Bırak beni... Bir parmak şıklatmasıyla o geyiği düşüreyim... Bir bakışımla kalbini durdurayım...
Mührü açmak çok kolaydı. Tek bir irade kırıntısıyla ormanı ateşe verebilirdi.
Ama yapmadı. Çünkü biliyordu ki, eğer büyüyü kullanırsa yemek yiyemeyecekti; iyileşmek için kendi bedenini yiyecekti. Ve şu an yakacak bir bedeni kalmamıştı.
Malik, çalılıkların arasında bir hareket işaret etti.
Bu seferki av daha büyüktü. Bir Kül Sıçanı. İri, neredeyse bir köpek boyutunda, gri tüyleri metalik bir parıltı saçan, leşçil ve tehlikeli bir yaratıktı. Dişleri çürük eti ve kemiği öğütmek için evrimleşmişti.
Yaratık, toprağı eşeliyor, kök arıyordu.
Kael ve Malik birbirlerine baktılar. Konuşmadılar. Üç gündür süren bu sessiz cehennem, aralarında sözsüz bir dil oluşturmuştu.
Malik, yaratığın sol tarafına, rüzgar altına doğru sessizce, bir ayı gibi ağır ama dikkatli adımlarla kaydı. Görevi, yaratığı ürkütüp Kael'in üzerine sürmekti.
Kael ise tuzağını hazırlamıştı.
Öğlen Halid'in gösterdiği teknikle, esnek bir dişbudak dalını göğsüne bağlı sağ kolunun altına sıkıştırmış, vücut ağırlığıyla dalı gergin tutuyordu. Sol elinde, ucu sivriltilmiş sert bir odun parçası, ilkel bir mızrak vardı.
Gerilim, Kael'in kaslarını yakıyordu. Bacakları titriyordu. Eğer dalı kaçırırsa, yüzüne çarpıp onu bayıltabilirdi.
Malik, aniden çalıların arasından fırladı. Bağırarak değil, yere sertçe vurarak.
GÜM!
Toprak titredi. Kül Sıçanı irkildi ve panikle ters yöne, Kael'in olduğu ağaç altına doğru koşmaya başladı.
Kael nefesini tuttu. Zaman yavaşladı.
Yaratık yaklaşıyordu. On adım. Beş adım.
Kael'in zihni, mesafeyi hesapladı. Sağ gözündeki altın iris, yaratığın hareket rotasını bir çizgi gibi takip etti. Bu bir büyü değildi; bu, Gölge Komutan'ın zihnine kazıdığı, dayakla öğrenilen o hiper-odaklanma haliydi.
Yaratık tam önüne geldiğinde, Kael vücudunu yana çevirdi.
Sağ kolunun altındaki gergin dalı serbest bıraktı. Dal, bir kırbaç gibi ileri fırladı ve yaratığın bacaklarına çarptı.
ŞLAK!
Darbe, yaratığı devirmedi ama dengesini bozdu, havaya savurdu.
Kael, o havada asılı kalma anını kaçırmadı. Sol elindeki sivri odunu, tüm Kudretiyle, tüm açlığıyla ve tüm öfkesiyle ileri sapladı.
Odun parçası, yaratığın yumuşak karnına değil; daha zor bir hedef olan boynunun altına, köprücük kemiğinin boşluğuna girdi.
ÇIT.
Kemik kırılma sesi.
Yaratık ve Kael, birlikte yere yuvarlandılar. Kael, odunu bırakmadı. Üzerine çullandı. Yaratık hırlıyor, pençeleriyle Kael'in yüzünü tırmalamaya çalışıyordu.
"Öl!" diye bağırdı Kael. Sesi insanlıktan çıkmıştı. "Öl ve bizi doyur!"
Malik yetişti. Elindeki koca taşı, tereddüt etmeden yaratığın kafasına indirdi.
Bir kez. İki kez.
Yaratık son bir kez kasıldı ve hareketsiz kaldı.
Sıcak, metalik kan kokusu havaya yayıldı.
Kael, yaratığın üzerinden yuvarlandı ve sırtüstü toprağa uzandı. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Yüzü çamur ve kan içindeydi. Sağ kolu, gerilimden dolayı sızlıyordu ama umurunda değildi.
Başarmışlardı. Büyü yoktu. Hile yoktu. Sadece et, kemik ve basit fizik kuralları vardı.
Malik, yaratığın bacağını tuttu ve havaya kaldırdı. Yüzünde vahşi, zafer dolu bir sırıtış vardı.
"Et," dedi Malik. "Gerçek et."
Halid, gölgelerin içinden çıktı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu ama gözlerinde o nadir görülen parıltı vardı. Onaylama.
"Ateş yok," dedi Halid, yaratığa bakarak. "Dumanı diğer avcıları çeker. Ve kaybedecek vaktimiz yok."
Kael doğruldu. Midesi guruldadı.
Çiğ yemek zorundaydılar.
Normalde, sarayda büyümüş bir çocuk için bu düşünce bile mide bulandırıcı olurdu. Ama Kael artık o çocuk değildi. O, Hayati Zerreleri hayatta kalmak için çığlık atan bir organizmaydı.
Halid, belindeki bıçağı çıkardı ve yaratığın derisini ustaca yüzdü. Bir parça eti kesti ve Kael'e uzattı.
"Kan, güçtür," dedi Halid. "Tiksinti, sadece tok insanların lüksüdür. Ye."
Kael, kanlı eti aldı. Eline bulaşan sıcaklık, ona iğrenç değil, davetkar geldi. Bu, yaşamın sıcaklığıydı.
Isırdı.
Tadı demir gibiydi. Sertti. Çiğnemesi zordu. Ama boğazından aşağı indiğinde, midesinde bir patlama yarattı. Vücudu, besini anında emmeye, tükenmiş depolarını doldurmaya başladı. Kudret, damarlarında yeniden uyanıyordu.
Malik de kendi payını aldı ve iştahla yedi.
Üçü, ormanın alacakaranlığında, ölü bir hayvanın başında, sessizce karınlarını doyurdular.
Kael, ağzındaki kanı kolunun tersiyle sildi. Sol eline baktı. O el, az önce bir can almıştı. Ve titremeyi bırakmıştı.
"Yarın," dedi Halid, bıçağını temizlerken. "İkinci eli çözeceğiz. Ama sağ elini kullanmak için değil. İki elini, tek bir silah gibi kullanmayı öğrenmek için."
Kael, bağlı olan sağ koluna baktı. Mühür sızlamıyordu. Tını (Mana) sakindi. Çünkü bedeni (Kudreti) güçleniyordu. Kap, dolmaya başlıyordu.
"Hazırım," dedi Kael.
Ve o an, gözlerindeki o masum çocuk tamamen silindi. Geriye sadece avcı kaldı.
