Solgard'ın kuzeyindeki yaşlı orman, öğle vaktinin o soluk, hasta güneşinin altında bile kasvetinden bir şey kaybetmemişti. Ağaçların sık dalları, ışığın zemine ulaşmasını engelleyen birer gardiyan gibi gökyüzünü kapatıyordu. Aşağıda, çamurun ve çürümüş yaprakların hüküm sürdüğü o loş dünyada, zaman kavramı eriyip gitmişti. Geriye sadece nefes almanın yakıcı ritmi ve kasları parçalayan o acımasız yük kalmıştı.
Kael Vael'thra için dünya, sırtına binen o ıslak, yosunlu kütükten ibaretti.
Halid'in o "deri sertleştirme" dersinin üzerinden saatler geçmişti. O ilk başarılı Kudret (Aura) kullanımının, o deriyi zırha dönüştürme anının bedeli şimdi tahsil ediliyordu. Kael'in midesi, kendi kendini sindirmek isteyen vahşi bir hayvan gibi kasılıyor, Hayati Zerreleri yakıt bulamadığı için sessiz çığlıklar atıyordu.
"Durma," dedi Halid'in sesi. Sesi, bir kırbaç şaklaması kadar net, bir idam hükmü kadar acımasızdı. "Durursan, soğursun. Soğursan, kırılırsın."
Kael, elindeki ağır kütüğü omuzlamış, balçığın içinde dizlerine kadar batmış bir halde ilerlemeye çalışıyordu. Her adım, bataklıktan bir uzuv koparmak gibiydi. Sağ kolu, o lanetli deri kayışlarla göğsüne sımsıkı bağlıydı. Vücudunun dengesi yok olmuştu. Tüm yük sol omzuna, omurgasının sol tarafına ve sol bacağına binmişti. Simetri bozulmuş, ağırlık merkezi kaymıştı. Her adımda, sol diz kapağının içinde, kemiklerin birbirine sürtündüğü o metalik sızıyı hissediyordu.
Malik, birkaç adım önündeydi. Devasa çocuk, doğuştan gelen o muazzam toprak uyumu ve kaba kuvveti sayesinde hâlâ ritmik nefesler alabiliyor, çamuru yaran bir saban gibi ilerliyordu. Kael ise tekliyordu. Bu bir yürüyüş değildi; bu, bir Yaşam Enerjisi iflasıydı.
"Malik..." diye hırıldadı Kael. Sesi o kadar kısıktı ki, rüzgarın uğultusu arasında kaybolup gitti. Boğazı, yutkunamadığı toz ve susuzlukla kaplanmıştı.
Malik durmadı ama o koca başını hafifçe omzunun üzerinden çevirdi. Gözlerinde saf bir endişe vardı. "Az kaldı Kaptan," dedi, nefes nefese. "Tepeye az kaldı. Sadece on adım daha. Dayan."
"Konuşma!" diye gürledi Halid, arkalarından bir gölge gibi gelerek. Elindeki ince dişbudak dalını havada vızıldattı. "Nefesini boşa harcama. Oksijen senin yakıtın. Konuşursan, içindeki ateşi dışarı atarsın. Yakıtı dökme!"
Kael, dişlerini sıktı. O kadar sert sıktı ki çene kasları kilitlendi, diş etlerinden sızan kanın metalik tadı ağzına doldu.
İçindeki o lanetli okyanus, o mühürlü Tını (Mana), bu zayıflık anını fırsat bilerek Ruh Kanallarının duvarlarını dövmeye başladı. Kael'in iradesi zayıfladıkça, Mühürden sızan fısıltılar güçleniyordu.
Bedenin aciz... diye fısıldadı o tanıdık, soğuk ve kibirli ses. Bu bir dış ses değildi; bu, Kael'in kendi alt bilincinin, o yasaklı güce duyduğu bağımlılığın sesiydi. Bırak beni... Bu kütüğü bir tüy gibi savurayım. Bacaklarına rüzgar vereyim. Yerçekimini bükeyim. Neden sürünüyorsun? Sen bir kralsın, hamal değil.
Mührün kapakları, Kael'in iradesinin zayıfladığı bu anda hafifçe titreşti. Sırtındaki yanma hissi arttı. Eğer tek bir düşünceyle izin verirse, o ağır kütük yerçekiminden kurtulacak, Kael kuş gibi hafifleyecekti.
"Hayır," dedi Kael sessizce, kendi zihnine. "Yalan söyleme. Bedelini biliyorum."
Biliyordu. Eğer büyüyü kullanırsa, kütüğü taşırdı ama kendini taşıyamazdı. O asidik güç, zaten yorgun olan İç Örgüsünü yakıp kül ederdi. Halid onu oracıkta ezerdi. Daha da önemlisi, kendine olan saygısını, o "demir olma" yemini yitirirdi.
Bir adım daha attı.
Ve o an, sol bacağı iflas etti.
Bir kramp değildi bu. Bir kopuştu. Sol baldırındaki kas lifleri, aşırı yük ve enerji yetersizliğinden dolayı kilitlendi. Hayati Zerreleri, "Daha fazla yok" diyerek grev yaptı. Kael'in bacağı boşaldı.
GÜM!
Kael, yüzüstü çamura kapaklandı. Omzundaki ağır kütük, kontrolsüzce yana yuvarlandı ve Kael'in sağlam olan sol elinin parmaklarını ezerek çamurun içine gömüldü.
Acı, beyaz bir ışık gibi gözlerinin önünde patladı.
Kael nefes alamadı. Ciğerlerindeki hava, düşüşün etkisiyle boşalmıştı. Çamurun ıslak, çürük tadı ağzına doldu.
Malik, gürültüyü duyunca olduğu yerde durdu. Yükünü yere attı ve Kael'e doğru koşmaya başladı. "Kaptan!"
"Dokunma!"
Halid'in sesi, Malik'i olduğu yerde, görünmez bir duvara çarpmışçasına dondurdu. Gölge Komutan, yavaş adımlarla, sanki bir pazar gezintisi yapıyormuş gibi rahat bir tavırla Kael'in yanına geldi. Yerde yatan, çamura bulanmış, nefes almak için çırpınan çocuğa tepeden baktı.
"Kalk," dedi Halid. Sesi duygusuzdu.
Kael, başını çamurdan kaldırmaya çalıştı. Yapamadı. Boyun kasları bile itaat etmiyordu. Vücudu tamamen kapanmıştı. Yaşam Enerjisi tükenmişti.
"Kalkamıyorum," dedi Kael. Sesi bir fısıltıdan ibaretti, çamurlu dudaklarından zorlukla döküldü. "Bitti. Bacaklarımı... hissetmiyorum."
Halid eğildi. Yüzü ifadesizdi ama gözleri, Kael'in içindeki o son kıvılcımı arıyordu.
"Hissedemiyorsan, emret," dedi. "Bacakların senin kölendir, efendin değil. Onlara kalkmalarını söyleme. Onları kalkmaya zorla. İradenle."
"Enerjim yok..."
"Enerji, tok insanların lüksüdür," dedi Halid acımasızca. "Savaşta enerji biter. O zaman ne yapacaksın? Ölecek misin? Düşmanına 'biraz bekle, yemek yiyip geleyim' mi diyeceksin?"
Halid, eldivenli elini Kael'in sırtına, tam o Mührün üzerine koydu. Bastırmadı ama varlığı, tonlarca ağırlık gibiydi.
"İçindeki okyanusu duyabiliyorum," dedi Halid. "Çırpınıyor. Seni kurtarmak istiyor. Seni o çamurdan, o aciziyetten çekip almak, bir tanrı gibi yükseltmek istiyor. Çok cazip, değil mi? Sadece bir parmak şıklatmasıyla buradan uçup gitmek."
Kael'in gözlerinden yaşlar süzülüp çamura karıştı. Evet, cazipti. Çok kolaydı.
"Ama eğer o kapıyı açarsan," dedi Halid fısıldayarak, "bugün eve yürüyerek değil, sedyeyle dönersin. Ve yarın... yarın buraya gelemezsin. Çünkü zayıf olduğunu kabul etmiş olursun. Zayıflık bir lekedir Kael. Bir kez ruhuna bulaşırsa, asla çıkmaz."
Halid doğruldu ve Malik'e baktı.
"Sen," dedi. "Devam et. Zirveye çık."
Malik, Kael'e baktı. Arkadaşını orada, çaresizce yatarken bırakmak, kendi etinden parça koparmak gibiydi. "Ama hocam... ölecek."
"Çık!" diye kükredi Halid. Sesi ormandaki kuşları havalandırdı. "O bir bebek değil Malik! O bir asker adayı. Eğer onu taşırsan, onu sakat bırakırsın. Onun savaşını çalma. Git!"
Malik, gözlerindeki yaşları kolunun tersiyle sildi, kütüğünü tekrar omuzladı ve arkasına bakmadan, hıçkırıklarını tutarak tırmanmaya devam etti.
Kael yalnız kaldı.
Halid, bir ağacın gölgesine çekildi ve kollarını kavuşturup izlemeye başladı. Yardım etmeyecekti. Su vermeyecekti. Kael ya kalkacak ya da orada, o çamurun içinde çürüyecekti.
Kael, çamurun içinde yattı. Soğuk, ıslak toprak yanağını uyuşturuyordu. Sol elinin parmakları, kütüğün altında ezildiği için zonkluyordu.
"Bırak..." dedi içindeki ses. Sadece uyu. Her şey geçsin. Sen buna uygun değilsin.
Kael gözlerini kapatmak üzereydi. Karanlık çok davetkardı, çok sıcaktı.
Ama sonra, zihninin derinliklerinde başka bir görüntü belirdi.
Saraydaki o süslü oda. Annesinin endişeli yüzü. İmparatorun o küçümseyici bakışı. Ve hepsinden öte, o sabah Malik'in babasının dükkanında gördüğü o paslı hurda yığınları. "İşe yaramaz" damgası yemiş metaller. Ve Halid'in ona verdiği o ilk bakış: "Kırık bir oyuncak."
"Ben hurda değilim," dedi Kael. Sesi kendi kulağına bile yabancı geldi. Çatallı, öfkeli.
Sol elini, o ezik parmaklarını çamurun içine sapladı. Tırnaklarıyla toprağı kazıdı.
Kudret (Aura)... Halid ne demişti? O senin içsel ateşindir. Bedeninin özüdür.
Yakıt yoksa, ateş nasıl yanardı?
"Kemiklerini yak," diye düşündü Kael. Bu bir metafor değildi. Vücudunun en derinliklerindeki rezervlere, o hayatta kalma dürtüsünün saklandığı son depolara uzandı. Kan Hafızasındaki ilkel kodları tetikledi.
Midesinde korkunç bir kasılma oldu. Mide asidi ağzına geldi. Vücudu, hayatta kalmak için kendi dokularını feda etmeye, kaslarındaki proteinleri ve kemik iliğindeki özü anlık enerjiye çevirmeye başladı. Bu, Kudretin en vahşi, en tehlikeli kullanımıydı. Kendini yemek.
Kael'in vücudu titremeye başladı. Ama bu soğuktan değil, içeriden gelen o ani, hummalı ısı artışından kaynaklanıyordu.
"Kalk!" diye bağırdı kendi kendine.
Sol dizini karnına çekti. Çamurda kaydı ama durmadı. Sağ omzunu (bağlı olan tarafını) yere yaslayarak destek aldı.
Halid'in gözleri kısıldı. Çocuğun aurasında bir değişim görmüştü. O soluk, cılız yaşam ışığı, aniden koyu kırmızı, isli bir alev gibi parlamıştı. Bu sağlıklı, parlak bir Kudret değildi; bu, bir motorun yağsız çalışırken çıkardığı o yanık kokulu, kara dumanlı son gayretiydi.
Kael, dişlerini gıcırdatarak, inleyerek, ağzından salyalar akarak doğruldu.
Dizlerinin üzerindeydi. Baş dönmesi dünyayı etrafında döndürüyordu. Gözlerinin önünde siyah noktalar uçuşuyordu.
Önünde duran kütüğe baktı.
"Seni..." dedi nefes nefese, "...zirveye... çıkaracağım."
Sol kolunu kütüğün altına soktu. Omuzladı.
Kütüğün ağırlığı, sanki eskisinden iki kat daha fazlaydı. Kael'in omurgası çatırdadı.
Ama kalktı.
Bacakları titriyordu. Her kas lifi kopma noktasındaydı. Ama iradesi... İradesi, o titreyen et yığınının içinde demirden bir kazık gibi sapasağlam duruyordu.
İlk adımı attı.
Halid, gölgesinden çıktı. Yüzünde, nadir görülen o tehlikeli gülümseme yoktu. Onun yerine, derin bir ciddiyet ve saygı kırıntısı vardı.
"Tınıyı kullanmadı," diye mırıldandı Halid. "Kendini yedi, etini yaktı ama Tınıyı kullanmadı."
Kael, bir zombi gibi, bilinçsiz bir inatla tepeye tırmanmaya başladı. Her adımda Hayati Zerreleri feryat ediyordu ama Kael onları duymuyordu. O artık sadece hedefe kilitlenmiş bir iradeydi.
Malik zirvedeydi. Kael'in geldiğini, sürünerek de olsa çıktığını görünce, yorgunluğunu unuttu ve aşağı koşmak istedi. Ama Halid'in bakışını hatırladı ve durdu. Sadece bekledi. Yumruklarını sıkarak, dua ederek bekledi.
Kael zirveye ulaştığında, güneş batmak üzereydi. Gökyüzü mor ve griye boyanmıştı.
Kütüğü Malik'in kütüğünün yanına bıraktı.
Bu sefer yere yığılmadı.
Ayakta durdu. Sallanıyordu, gözleri kayıyordu, burnundan ince bir kan sızıyordu ama ayaktaydı.
Halid yanlarına geldi.
Elindeki su matarasını Kael'e uzattı.
Kael, matarayı almak için sol elini uzattı. Eli o kadar çok titriyordu ki matarayı tutamadı, düşürdü. Metal matara taşa çarptı.
Malik atılıp matarayı yerden aldı ve Kael'in ağzına götürdü. Kael itiraz etmedi.
Kael suyu içerken, Halid konuştu.
"Bugün," dedi Halid, "bir sınır geçildi. Fiziksel sınır değil. Zihinsel sınır."
Kael, suyu içtikten sonra öksürdü. Gözlerindeki o bulanıklık gitti, yerine o altın-mavi, vahşi bakış geri geldi.
"Ölmedim," dedi Kael.
"Henüz değil," dedi Halid. "Ama bugün, içindeki okyanusa (Manaya) 'hayır' demeyi öğrendin. Bu, bir büyücünün öğrenebileceği en zor derstir."
Halid, cebinden kurutulmuş, tuzlu bir et parçası çıkardı ve Kael'e verdi.
"Ye. Vücudun kendini yedi. Yerine koymazsan, sabaha çıkamazsın. Şu an miden boş ama Yaşam Enerjin (Kudretin) aç."
Kael eti aldı ve çiğnemeden yuttu. Midesi, o küçük parçayı anında eritti. Vücudu besini bir sünger gibi emdi.
"Yarın," dedi Halid, Solgard'ın uzaktaki ışıklarına bakarak. "Yarın silah alacaksınız. Ama demir değil. Tahta. Çünkü demir, senin gibi kontrolsüz birine verilirse, kendini keser."
Kael, bağlı olan sağ koluna baktı. Sızıntı durmuştu. Mühür sakindi. Çünkü Kael'in bedeni o kadar yorgundu, İç Örgüsü o kadar bitkindi ki, Mührün baskısını hissedecek hali kalmamıştı.
"Hazırım," dedi Kael.
Ve gerçekten de hazırdı. Çocukluktaki o kırılganlık, o gün o çamurlu tepede, o kütüğün altında ezilerek yok olmuştu. Geriye kalan şey, acıyla şekillenmiş, iradeyle sertleşmiş ham bir malzemeydi.
Malik, Kael'in omzuna elini koydu. "İyi iş çıkardın Kaptan. Oraya yığıldığında... bitti sandım."
Kael, Malik'e baktı ve ilk kez gülümsedi. Kanlı, yorgun ama gerçek bir gülümseme.
"Ben de," dedi. "Ama o adam... o adam haklı Malik. Enerji bitince geriye karakter kalıyor."
Güneş tamamen battığında, orman karanlığa gömüldü. Ama Kael'in içindeki o yeni uyanan ateş, o biyolojik Kudret, karanlığın içinde cılız ama inatçı bir kor gibi yanmaya devam ediyordu.
Kırılma noktası aşılmıştı. Kael kırılmamış, sadece çatlamış ve o çatlaklardan daha güçlü bir şekilde kaynamıştı.
