Cherreads

Chapter 40 - GÖLGE ADIMLARI

Solgard'ın kuzeyindeki yaşlı orman, şafak sökmeden önceki o tekinsiz, lacivert alacakaranlığa bürünmüştü. Burası, İmparatorluk bahçelerinin o narin, budanmış peyzajına benzemezdi. Burada ağaçlar birbirine dolanmış kadim kemikler gibi yükselir, zemin ise yüzyılların biriktirdiği çürümüş yapraklar, kurumuş dallar ve hain köklerle kaplı bir mayın tarlasıydı.

Hava o kadar soğuktu ki, nefes aldıkça ciğerlerin iç çeperlerinde buzdan iğneler oluşuyordu. Ancak Kael ve Malik'in üşümeye vakitleri yoktu.

Halid ibn Valyr, ormanın ortasındaki küçük açıklıkta, bir heykel gibi hareketsiz duruyordu. Gözleri kapalıydı. Çapraz asılı kılıçları sırtındaydı ama ellerini kavuşturmuştu. Duruşunda o kadar derin bir sükunet vardı ki, ormanın doğal gürültüsü –rüzgarın uğultusu, böceklerin vızıltısı– sanki onun etrafından dolaşıyor, ona değmeye çekiniyordu.

"Yürüyün," dedi Halid. Sesi fısıltıdan halliceydi ama Kael'in kulaklarında bir gök gürültüsü gibi patladı. "Bana doğru yürüyün."

Kael ve Malik, açıklığın diğer ucunda, yaklaşık yirmi adım ötedeydi.

"Bu kadar mı?" diye fısıldadı Malik, Kael'e eğilerek. "Sadece yürüyecek miyiz? Kütük yok mu?"

Kael cevap vermedi. Halid'in basit emirlerinin altında yatan tuzağı sezebiliyordu. Sağ kolu hala gövdesine sıkıca sarılıydı; vücudunun dengesi bozuktu, sol tarafı garip bir hafiflik, sağ tarafı ise ölü bir ağırlık hissi veriyordu.

Malik ilk adımını attı. Koca cüssesiyle, kendine güvenen bir şekilde toprağa bastı.

ÇIT.

Sessiz ormanda kuru bir dalın kırılma sesi, bir kemiğin kırılması kadar net duyuldu.

Halid gözlerini açmadı. Sadece sağ elinin işaret parmağını hafifçe kaldırdı.

VHIJJJ!

Nereden geldiği belli olmayan küçük, yassı bir çakıl taşı, mermi hızıyla havayı yardı ve Malik'in alnının tam ortasına çarptı.

"Ah!" Malik geriye sendeledi, eli alnına gitti. Derisi soyulmuş, kan sızmaya başlamıştı.

"Öldün," dedi Halid. Sesi duygusuzdu. "Düşman nöbetçisi seni duydu. Alarm verdi. Okçular seni ve birliğini oklara boğdu. Hepiniz öldünüz. Başa dön."

Malik şaşkınlıkla alnını ovuşturdu. "Ama hocam... orman zemini... her yer çalı çırpı. Ses çıkarmamak imkansız."

Halid tek gözünü açtı. O zifiri karanlık gözbebeği, Malik'in ruhunu delip geçti.

"İmkansız, beceriksizlerin sığınağıdır," dedi. "Bir ayı ormanda yürürken ses çıkarır mı? Bir kaplan avına yaklaşırken yaprak hışırtısı duyar mısın? Onlar senden daha ağır. Sorun kilon değil evlat. Sorun, toprağa saygı duymaman. Sen toprağa basıyorsun. Onu eziyorsun. Toprak da sana bağırarak cevap veriyor."

Halid tekrar gözlerini kapattı. "Tekrar. Çıt sesi duyarsam, taş değil bıçak atarım."

Malik yutkundu ve başlangıç çizgisine geri döndü.

Sıra Kael'deydi.

Kael derin bir nefes aldı. İçindeki okyanusu, o gürültülü Tını dalgalarını susturmaya çalıştı. Bu bir büyü işi değildi. Eğer Mühür'den sızan gücü kullanıp yerçekimini bükmeye kalkarsa, Halid bunu anlar ve onu oracıkta ezerdi. Bu, saf fiziksel kontrol işiydi.

Sol ayağını kaldırdı. Gözlerini yere dikti. Yaprakların arasındaki o küçük, güvenli boşluğu aradı.

Ayağını yavaşça, çok yavaşça indirdi. Topuğunu değil, ayağının dış kenarını yere değdirdi, ağırlığını milim milim aktardı.

Ses çıkmadı.

Kael içinden bir zafer çığlığı attı. İkinci adımı için sağ ayağını (bağlı olan tarafındaki bacağını) ileri attı. Ancak vücudunun sağ tarafındaki ağırlık merkezi farklıydı. Kolunu denge için açamadığından, vücudu istemsizce sağa yattı. Dengesini sağlamak için ayağını sertçe bastı.

HIŞŞT.

Kuru yaprakların ezilme sesi.

Kael refleksiyle başını yana eğdi ama yeterince hızlı değildi. Taş, kulağının ucunu sıyırıp geçti. Canı yandı, kulağı ısındı.

"Öldün," dedi Halid. "Dengen yok. Sağ kolun yokmuş gibi yürüyorsun ama beynin hala onun ağırlığını arıyor. O kol öldü Kael. Bunu kabullenmediğin sürece düşmeye devam edeceksin."

Kael dişlerini sıkarak geri döndü. Kulağından boynuna ince bir kan sızıyordu.

"Nasıl yapacağız Kaptan?" diye sordu Malik, fısıltıyla. "Adamın kulakları yarasa gibi."

"Basmayacağız," dedi Kael, yere bakarak. "Yeri hissedeceğiz."

Gün boyunca, güneş ağaçların tepesinde yükselip alçalana kadar o yirmi adımlık mesafeyi geçmeye çalıştılar. Ve her seferinde başarısız oldular.

Malik'in alnı, omzu ve bacakları, Halid'in attığı taşların izleriyle doluydu. Koca oğlan, her adımda toprağı ezmemeye çalışıyor, parmak uçlarında yürüyen bir deve benziyordu. Terden sırılsıklam olmuştu. Kudreti (Aurası), fiziksel eforla tetiklenmiş, vücudundan buhar olarak tütüyordu.

Kael ise zihinsel bir savaşın içindeydi.

Her adımda, içindeki o lanetli Tını fısıldıyordu: Bana izin ver... Seni hafifleteyim... Uçurayım...

Bu teklif o kadar cazipti ki. Mührü çok azıcık, bir iğne ucu kadar aralasa, ayaklarının altındaki hava yastığı onu sessizce taşırdı. Halid bile anlamazdı.

Ama yapmadı. Çünkü annesinin sözlerini hatırladı: Sen bir iletkensin. Ve Halid'in sözlerini: Demir ol. Büyü ile hile yaparsa, kasları asla öğrenemezdi. Demir dövülmeden sertleşmezdi.

Akşamüstü, Kael'in bacakları titriyordu. Açlık midesini kazıyordu. Su yoktu.

Halid, hala aynı yerde duruyordu. Sanki hiç yorulmamış, hiç susamamış gibiydi.

"Neden yapamıyorsunuz?" diye sordu Halid, gözlerini açarak. "Sizi izlemekten yoruldum."

Kael, nefes nefese cevap verdi. "Zemin... çok dolu. Basacak yer yok."

Halid yavaşça, bir gölge gibi onlara doğru yürüdü. Adımları... Ses çıkarmıyordu.

Kael, adamın ayaklarına baktı. Halid, yaprakların üzerine basıyordu. Dallar, çalılar, kurumuş kökler... Ama hiçbir ses çıkmıyordu. Sanki Halid yerçekiminden muafmış gibi değil; sanki zemin, Halid'in bastığını "fark etmiyor" gibiydi.

Halid, Malik'in önünde durdu.

"Sen," dedi, Malik'in göğsüne vurarak. "Sen bir kayasın. Ama kendini tüy sanmaya çalışıyorsun. Yanlış. Ağırlığını saklama. Ağırlığını yay. Bir kedi gibi değil, bir yılan gibi. Yeri kavra."

Sonra Kael'e döndü.

"Sen," dedi, Kael'in bağlı koluna bakarak. "Sen eksiksin. Ve eksikliğini telafi etmek için sağlam tarafına aşırı yükleniyorsun. Bu yüzden topallıyorsun. Denge, iki kefenin eşit olması değildir. Denge, merkezini bulmaktır. Senin merkezin kaymış. Yeni merkezini bul."

Halid, ormanın derinliklerini işaret etti.

"Güneş batıyor. Gece olduğunda, orman değişir. Avcılar çıkar. Eğer karanlık çökmeden kampa dönemezseniz, bu gece aç kalırsınız. Ve belki de bir şeylere yem olursunuz."

Halid arkasını döndü ve ormanın içinde kayboldu. Gerçekten kayboldu. Bir an oradaydı, bir an sonra gölgelerin arasında erimişti.

Malik, Kael'e baktı. "Kaptan... bacaklarımı hissetmiyorum."

"Yürümemiz lazım Malik," dedi Kael. "Karanlıkta o taşları göremeyiz."

Kael, Halid'in dediğini düşündü. Yeni merkezini bul.

Gözlerini kapattı. Sağ kolunun ağırlığını zihninde sildi. Vücudunun sol tarafındaki kaslara odaklandı. Sol bacağı, sol omzu, sol kalçası... Onlar artık destek değil, ana taşıyıcılardı.

Analiz Modu (henüz adı konmamış o hiper-odaklanma hali) devreye girdi.

Kael, gözlerini kapattığında dünyayı görmüyordu ama hissediyordu. Rüzgarın yapraklara çarpışını, toprağın nem oranını, bastığı yerdeki dalın kalınlığını... Bu bir büyü değildi. Bu, hayatta kalmak için tüm duyularını sonuna kadar açan bir beynin aşırı yüklenmesiydi.

Orada bir dal var. Kuru. Basarsam kırılır. Yanına bas. Şurada yosun var. Yumuşak. Oraya bas.

Kael, gözleri kapalı bir adım attı.

Sessizlik.

Bir adım daha.

Sessizlik.

Malik, Kael'in bu garip, trans halindeki yürüyüşünü izledi. Kael sanki yürümüyor, boşlukların arasından süzülüyordu.

"Vay canına," dedi Malik. O da Kael'i taklit etmeye çalıştı. Gözlerini kısmadı, yere bakmadı. Sadece vücudunu gevşetti. Halid'in dediği gibi, ağırlığını yaydı. Ayak tabanlarını genişletti.

İki çocuk, ormanın alacakaranlığında, düşe kalka, kanaya kanaya ilerlediler.

Gece tamamen çöktüğünde, Garnizonun arka kapısına vardılar.

Halid orada, bir ateşin başında oturmuş, elindeki bir dal parçasını yontuyordu. Ateşin üzerinde, basit bir tencerede su kaynıyordu. Yemek kokusu yoktu; sadece kaynamış ot ve kök kokusu vardı.

Çocuklar ateşin ışığına girdiklerinde, Halid başını kaldırdı.

"Geç kaldınız," dedi.

"Ama geldik," dedi Kael. Sesi çatallıydı. "Ve ses çıkarmadık."

Halid, yonttuğu dalı ateşe attı.

"Son on metrede," dedi Halid, "Malik üç dal kırdı. Sen ise nefesini tuttuğun için kalbin davul gibi gümledi. Bir kurt sizi yüz metreden duyardı."

Kael'in omuzları düştü.

Ama Halid, yanındaki kütüğün üzerinden iki metal kaseyi aldı ve tencereden gri, bulamaç gibi bir sıvıyı doldurdu. Kaseleri çocuklara uzattı.

"Ama," dedi Halid, gözlerinde nadir görülen o tehlikeli parıltıyla, "en azından pes edip olduğunuz yerde oturmadınız. Gelin. Zıkkımlanın."

Kael, sıcak kaseyi titreyen sol eliyle aldı. Sağ kolu, bağlı olduğu yerde sızlıyordu.

Bulamaç tatsızdı. Toprak gibi kokuyordu. Ama Kael için o an dünyanın en lezzetli yemeğiydi. Sıcaklık midesine indiğinde, vücudundaki Hayati Zerrelerin uyanıp bayram ettiğini hissetti.

"Yarın," dedi Halid, ateşi izlerken. "Denge tahtasına çıkacaksınız. Yerde yürüyemeyen, yüksekte hiç yürüyemez."

Malik inleyerek yere uzandı. "Daha kötüsü olamaz demiştim..."

Kael ise ateşin alevlerine bakıyordu.

Bugün bir şey öğrenmişti. Mühürlü de olsa, sakat da olsa, bedeni uyum sağlayabiliyordu. Kudret (Aura), kaslarının yanmasıyla, kemiklerinin sızlamasıyla yavaş yavaş, damla damla birikiyordu. Bu, Tını gibi hazır bir okyanus değildi. Bu, damla damla kazılan bir kuyu suyuydu. Ama bu su... bu su kendisine aitti.

"Daha kötüsü olacak Malik," dedi Kael, sol elini yumruk yapıp sıkarak. Sol kolundaki damarların hafifçe belirginleştiğini gördü. "Ama biz de daha kötü olacağız."

Ormanın derinliklerinde bir baykuş öttü. Solgard'ın ışıkları uzakta, çok uzakta, erişilmez bir rüya gibi parlıyordu.

Kael o ışıklara bakmadı. Karanlığa baktı. Çünkü gölgeler, artık onu korkutmuyordu. Gölgeler, onun adım atmayı öğrendiği yerdi.

More Chapters