(Zaman: Kael 8 Yaşında)
Vael'thra Malikanesi'nin üst katındaki kütüphanenin o sessiz, tozlu ve güvenli dünyasından çıkıp merdivenlere yöneldiğinde, Kael atmosferdeki değişimi derisinin üzerinde hissetti.
Merdivenlerin başında durdu.
Sol elini, cilalı tırabzanın serin ahşap yüzeyine koydu. Aşağıya, ana salonun olduğu giriş katına giden o geniş, kavisli merdivenler, sanki başka bir diyara inen bir geçit gibi görünüyordu. Malikanenin üst katlarında her zaman hakim olan o hafif lavanta, eski parşömen ve balmumu kokusu, merdivenlerin yarısına geldiğinde bıçakla kesilmiş gibi son buluyordu.
Aşağıdan yukarıya doğru yükselen hava akımı farklıydı.
Kuru Sıcak Ve boğucu.
Bu, şömineden yayılan odun ateşinin sıcaklığı değildi. Bu, Solgard'ın nemli ve serin iklimine tamamen yabancı, binlerce kilometrelik bir çölün kavurucu fırtınasını, kumun o genzi yakan kuruluğunu ve eski savaş meydanlarının o metalik kan kokusunu taşıyan bir "Varlık"tı.
Kael'in ensesindeki tüyler, ilkel bir uyarı mekanizmasıyla diken diken oldu.
Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü (Seal of Crimson Dominion), bu yabancı ve tehditkâr enerjiyi sezmiş gibi derisinin altında kasıldı. Siyah rünler, omurgasına yapışarak soğudu ve sertleşti. Mühür, Kael'in içindeki okyanusu (Drasly Mirası) tutmakla kalmıyor, aynı zamanda dışarıdan gelen bu baskıya karşı sahibini uyarıyordu.
Tehdit, dedi içindeki o isimsiz ses. Aşağıda büyük bir tehdit var.
Annesi Elyra, Kael'in hemen arkasındaydı. Ancak her zaman dik duran, Rün Mimarı otoritesiyle yürüyen annesinin adımlarında bu sefer garip bir tereddüt vardı. Elyra'nın "Hayati Zerreleri" (Vital Motes), korku ve endişeyle titreşiyordu. Annesinin bu hali, Kael'in içindeki huzursuzluğu daha da artırdı. Eğer Elyra bile çekiniyorsa, aşağıda bekleyen şey, kitaplarda yazan teorilerden çok daha tehlikeli olmalıydı.
"İnelim Kael," dedi Elyra. Sesi fısıltıdan farksızdı ama koridorda yankılandı.
Kael derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava, boğazını kuruttu.
Merdivenleri inmeye başladı. Her basamakta, omuzlarına binen görünmez ağırlık artıyordu. "Yük" (Burden), sanki atmosfer basıncı iki katına çıkmış gibi bedenini eziyordu.
Salonun çift kanatlı, ağır meşe kapıları kapalıydı. Kapının ardındaki sessizlik, gürültüden daha rahatsız ediciydi.
Kael, kapının önüne geldiğinde duraksadı. Küçük eli, kapının pirinç kulpuna uzandı.
Metal sıcaktı.
Sanki içeride bir yangın varmış gibi, kapı kolu elini ısıtıyordu. Kael dişlerini sıktı, parmaklarını metalin etrafına kenetledi ve kapıyı itti.
GIRÇÇ.
Ağır kapılar açıldı.
Kael içeri adımını attı.
Salon loştu. Kalın kadife perdeler sıkıca çekilmiş, gün ışığının içeri girmesi engellenmişti. İçerideki tek ışık kaynağı, şöminede yanan cılız ateşti ama odadaki o boğucu sıcaklığın kaynağı o ateş değildi.
Kael'in gözleri (biri safir mavisi, diğeri erimiş altın) önce odayı taradı. Bu bir alışkanlıktı; odaya girdiği an kaçış yollarını, siper alınacak yerleri ve tehditleri belirlemek.
İlk gördüğü şey Malik oldu.
Malik, odanın en uzak, en karanlık köşesindeki büyük kadife koltuğa büzüşmüştü.
O devasa, kaya gibi sağlam çocuk... Babasının atölyesinde örsün başında demir döven, okulda kendisiyle dalga geçenleri tek eliyle savuran o sarsılmaz Malik... Şimdi koltuğun içine gömülmüş, dizlerini karnına çekmişti.
Yüzünün rengi kireç gibiydi. Gözleri faltaşı gibi açılmış, belli bir noktaya kilitlenmişti. Kael'i gördüğünde, gözlerinde anlık bir umut ışığı belirdi ama dudakları kımıldamadı. Nefes almaya bile korkuyor gibiydi. Malik'in etrafındaki o yoğun "Toprak Aurası", dağılmış ve savunmasız bir hale gelmişti.
Kael, Malik'e doğru bir adım atmak istedi ama yapamadı.
Çünkü odanın merkezindeki o "Şey", dikkatini kendine çekti.
Şöminenin önünde bir adam duruyordu.
Sırtı dönüktü.
Solgard'ın soylu modasına, o ipekli, işlemeli, parlak kıyafetlere tamamen aykırı giyinmişti. Üzerinde kat kat dökümlü, kum rengi, mat siyah ve soluk kahverengi kumaşlardan oluşan, çöl rüzgarlarıyla aşınmış, yer yer yıpranmış bir giysi vardı. Kumaşlar, vücudunu bir zırh gibi değil, bir kefen gibi sarıyordu.
Omuzları genişti ama hantal bir genişlik değildi bu. Bir yayın gerginliği, bir okun fırlatılmadan önceki o statik enerjisi vardı omuzlarında.
Belinde, kını eski püskü, çatlamış deriden yapılmış bir kılıç asılıydı. Kılıcın kabzası sadedi, hiç mücevher yoktu ama o kavis... Kılıcın o tehlikeli eğimi, Kael'in midesinde soğuk bir düğüm oluşturdu.
Kael içeri girdiğinde, kapı gıcırdadığında, hatta annesinin eteğinin hışırtısı duyulduğunda bile adam dönmedi.
Kıpırdamadı.
Nefes alıp almadığı bile belli değildi. Bir heykel gibi, mutlak bir durgunluk içindeydi.
Ama Kael... Kael olduğu yerde, o pahalı İran halısının üzerine çivilendi.
İçindeki o "Altın Miras", okyanusun dibindeki o devasa, kilitli ve her zaman aç olan güç, bu adamın varlığını hissettiği an aniden sustu.
Normalde tehlike anında kükreyen, dışarı çıkmak için Kael'in damarlarını zorlayan o güç, şimdi daha büyük bir yırtıcıyı fark eden yavru bir hayvan gibi sinip saklandı. Mühür, omurgasına yapıştı. Kael'in tüm içgüdüleri, o "Yaşam Örgüsü"nün her bir lifi aynı anda alarm veriyordu:
Kıpırdama. Ses çıkarma. Göz göze gelme.
Kael, kendini bir aslanın inine girmiş, savunmasız bir av gibi hissetti. Karşısındaki bu figür, annesi gibi bir akademisyen, babası gibi bir politikacı ya da Malik'in babası gibi bir zanaatkar değildi.
Bu bir Avcıydı.
Öldürmeyi bir meslek değil, bir varoluş biçimi haline getirmiş biri.
Adam yavaşça, tek bir akıcı hareketle, eklemlerinden tek bir çıtırtı bile gelmeden döndü.
Kael, adamın yüzünü gördü.
Bronz bir ten. Yıllarca güneşin, kum fırtınalarının ve acımasız coğrafyaların altında pişmiş, rüzgarla yontulmuş gibi sert, derin hatlar. Sakalları kısa, bakımsız ve gri kırçıllıydı. Alnında ve yanaklarında, eski savaşlardan kalma silik yara izleri harita gibi uzanıyordu.
Ama asıl korkutucu olan gözleriydi.
O gözlerde ne bir merhamet, ne bir öfke, ne bir merak ne de bir insani sıcaklık kırıntısı vardı.
Zifiri siyah. Dipsiz bir kuyu.
Bir insanın ruhuna değil, bir cesedin boşluğuna bakıyor gibiydi. O gözler, karşısındakini "çocuk" veya "yetişkin" olarak ayırmıyordu; sadece "tehdit" veya "hedef" olarak sınıflandırıyordu.
Halid ibn Valyr. Gölge Komutanı.
"Bu mu?" dedi Halid.
Sesi, insan sesine benzemiyordu. Kuru, kısık ve sürtünmeliydi. Çölde, kumların üzerinde sürüklenen bir yılanın hışırtısı gibi; gereksiz hiçbir tonlama, hiçbir duygu barındırmıyordu. Sadece bilgi aktarıyordu.
Elyra, Kael'in arkasından salona süzüldü. Eliyle oğlunun omzuna dokundu ama eli titriyordu.
"Evet Halid," dedi Elyra, sesini dik tutmaya çalışarak. "Oğlum Kael."
Halid, Kael'e doğru yürüdü.
Adımları ses çıkarmıyordu. Ayağında ağır, demir tabanlı çizmeler olmasına rağmen halıya basmıyor, sanki yerçekimi yasalarını ihlal ederek üzerinde süzülüyor gibiydi. Bir hayalet gibi, aradaki beş metrelik mesafeyi bir saniyeden kısa sürede, ama hiç acele etmeden kapattı.
Kael'in tam önünde durdu.
Kişisel alanını ihlal etmişti. Kael'in burnunun dibindeydi. Üzerinden yayılan o kuru çöl kokusu, eski kan ve demir kokusu Kael'in ciğerlerine doldu.
Kael başını kaldırmak, o çift renkli gözlerini (Annesinin mavisi ve Babanın altını) adamın karanlık gözlerine dikip "Ben korkmam" demek istedi. Annesine söz vermişti. İmparatora diklenmişti. O bir Vael'thra idi.
Ama diyemedi.
Dilini yutmuş gibiydi. Boğazındaki kaslar kilitlenmişti.
Çünkü Halid'in vücudundan yayılan Aura, Kael'in boğazına görünmez, buz gibi ve keskin bir bıçak dayamışçasına net, fiziksel bir baskı kuruyordu.
Bu, Saray'da İmparator Valdrin'in yaydığı o ezici, görkemli "Kraliyet Fermanı" baskısına benzemiyordu. İmparator, "Ben Kralım, itaat et," diyordu. Onun baskısı ağırdı, diz çöktürürdü.
Halid ise... "Ben Ölümüm, kaçabiliyorsan kaç," diyordu. Onun baskısı ağır değildi; keskindı. Nefes borusunu kesiyor, kalbi durduruyordu.
Halid, sağ elini yavaşça kaldırdı.
Eli nasırlıydı. Parmakları uzundu ve sayısız küçük, beyaz yara iziyle kaplıydı. Bu el, binlerce hayatı sonlandırmış, binlerce silahı kavramıştı.
Kael irkildi. Refleks olarak geri çekilmek, arkasını dönüp kaçmak istedi. Vücudundaki her "Hayati Zerre" (Vital Mote) kaçış emri veriyordu. Ama bacakları, o baskının altında betona gömülmüş gibi hareketsizdi.
Halid'in eli, Kael'in boynuna gitti.
Kael nefesini tuttu. Boğazının sıkılmasını bekledi.
Ama Halid boğazını sıkmadı.
Sadece işaret ve orta parmağını, cerrahi bir hassasiyetle, Kael'in şah damarının üzerine koydu.
Dokunuşu soğuktu. Kuru bir deri hissi.
Oda sessizdi. Malik'in köşeden gelen kesik hırıltıları dışında çıt çıkmıyordu.
Halid bekledi. Kael'in damarındaki atışı dinledi.
Bir saniye. İki saniye.
Kael, kendi kalp atışlarının kulaklarında bir savaş davulu gibi gümbürdediğini duyabiliyordu. Güm-güm. Güm-güm. O kadar hızlıydı ki, göğüs kafesi ağrıyordu.
"Nabzın..." dedi Halid. Gözlerini Kael'in göz bebeklerinden, o korkuyla büyümüş irislerden bir an bile ayırmadan konuştu. "...çok hızlı. Bir tavşan gibi pır pır ediyor."
Kael dişlerini sıktı.
Utanç, korkunun üzerine bindi. Yanakları ısındı.
Bir Vael'thra'ya... damarlarında Kadimlerin kanını taşıyan, bir bakışıyla kuzgunları patlatan, demiri büken bir Anomali'ye "tavşan" denmesi... kanına dokunmuştu. Gururu, korkusunu delmeye çalıştı.
"Ben tavşan değilim," demeye çalıştı.
Ağzını açtı. Dudakları kıpırdadı.
Ama sesi, boğazındaki o görünmez "Aura Baskısı" yüzünden cılız, titrek bir fısıltı gibi çıktı.
"...değilim."
Halid, parmağını yavaşça Kael'in boynundan çekti. Elini indirirken yüzünde mikroskobik bir ifade değişikliği oldu. Alaycı, soğuk ve aşağılayıcı bir ifade.
"Şu an öylesin," dedi Halid. Arkasını dönüp odanın ortasına doğru yürürken sesi acımasızdı, bir yargıcın hükmü gibiydi. "İçinde bir canavar yatıyor olabilir çocuk. Annen öyle söylüyor. Ama o canavarı taşıyan beden... titriyor. Bir kap, içindekinden daha zayıfsa... o kap kırılır."
Halid, şöminenin önüne geri döndü ama bu sefer yüzü odaya dönüktü.
Kael, elini boynuna götürdü. Halid'in dokunduğu yer yanıyordu. Fiziksel bir yanık değildi bu; o adamın aurasının bıraktığı "Soğuk Yanık"tı.
Titremesini durdurmaya çalıştı. Bacaklarına "Dur" emri verdi. Sırtındaki mührü sıktı.
Titreme, dedi kendine. Ona zayıf olduğunu gösterme.
Ama vücudu, o saf ölüm korkusunun (Primal Fear) etkisinden çıkamıyordu. "Yaşam Örgüsü" (Life-Weave), karşısındaki varlığın biyolojik üstünlüğünü kabul etmişti.
Halid, bakışlarını Kael'den çekti. Sanki Kael artık ilgisini kaybetmiş, sıradan bir nesneye dönüşmüştü.
"Şimdi," dedi Halid, başını yavaşça odanın köşesine, gölgelerin içine çevirerek. "Diğeri."
Bakışları, kadife koltuğa büzüşmüş, neredeyse görünmez olmaya çalışan Malik'e kilitlendi.
