Cherreads

Chapter 36 - TEORİNİN İFLASI

(Zaman: Kael 8 Yaşında)

Vael'thra Malikanesi'nin ikinci katındaki, bahçeye bakan o geniş ve yüksek tavanlı oda, son yedi gündür bir çocuğun yaşam alanından çok, zamanın donduğu bir hücreyi andırıyordu.

Cezanın son günüydü.

Güneş, ağır kadife perdelerin arasından sızarak odanın içine ince, tozlu ışık huzmeleri gönderiyordu. Havadaki toz zerrecikleri, o ışık sütunlarının içinde ağır ağır dans ediyordu. Kael, bu zerrecikleri izliyordu. Onların o amaçsız, rüzgarsız süzülüşünü kıskanıyordu.

Sekiz yaşındaki bedeni, pencerenin kenarındaki oymalı, sert ahşap sandalyeye gömülmüştü. Üzerinde, ev hali için giydiği ince keten bir gömlek vardı. Gömleğin kolları uzundu ama sağ elinin üzerini örtmüyordu.

Kael, sağ eline baktı.

Sargıları iki gün önce söküp atmıştı. Annesi Elyra'nın hazırladığı o yeşil, yosun kokulu merhemler ve sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü'nün (Seal of Crimson Dominion) sürekli, sessiz çalışması sayesinde, derisi mucizevi bir hızla iyileşmişti.

Yüzeyde, o korkunç morarmalardan, kan toplamış tırnak diplerinden ve yanık izlerinden eser kalmamıştı. Derisi pürüzsüzdü. Soluk, mermer gibi beyaz ve kusursuz.

Ama Kael eline baktığında o pürüzsüzlüğü görmüyordu.

Gözlerini kıstığında, "Ruh Sezisi" (Soul Sight) devreye girmese bile, o anı tekrar yaşıyordu. Hurdalıkta, paslı metal yığınlarının arasında, Malik'in üzerine düşen o devasa çelik plakayı. Zamanın yavaşlayışını. Ve içindeki okyanusun, o Drasly mirasının kükreyerek, bir kanala ihtiyaç duymadan parmak uçlarından fışkırmasını.

Elini yumruk yaptı.

Derisinin altında, "Ruh Kanalları"nın (Spirit Channels) olduğu yerde hayali bir sızı dolaştı. Bu fiziksel bir acı değildi; bu, "Hayati Zerrelerin" (Vital Motes) hafızasıydı. Bedeni, o kontrolsüz patlamanın travmasını unutmamıştı.

Önünde, masif ceviz ağacından yapılmış çalışma masasının üzerinde, kalın, deri ciltli bir kitap açık duruyordu.

Kitabın kapağında, gümüş varakla yazılmış ağır bir başlık vardı: "Mana Akışının Temel Prensipleri ve Aura Teorisi – Cilt 1"

Annesi Elyra, bu odaya onu kilitlediğinde, yanında sadece bu kitapları bırakmıştı. "Düşün," demişti. "Neyi yanlış hesapladığını bul."

Kael, kitabın açık olan sayfasına baktı. Sayfa 42. "İletkenlik ve Güvenli Deşarj Prensipleri."

Parmağını satırların üzerinde gezdirdi.

"...Büyücü, manayı kalbinden (Çekirdek) çağırır ve onu önceden hazırlanmış zihinsel kanallara (Rün veya Formül) yönlendirir. Akış, nehir yatağındaki su gibi yumuşak ve sürekli olmalıdır. Ani basınç değişimleri, iletken dokuda (bedende) geri dönüşü olmayan hasara yol açar..."

Kael okumayı bıraktı. Dudakları, küçümseyici bir ifadeyle büküldü.

"Yumuşak," diye fısıldadı. Sesi, odanın sessizliğinde bir camın çatlaması gibi keskin çıktı. "Sürekli."

Kael, o anı düşündü. O metal plaka düşerken, Malik'in hayatı saliselerle ölçülürken, hangi "yumuşaklıktan" bahsedilebilirdi? Hangi nehir yatağı? Hangi hazırlık?

Kael'in içindeki öfke, bir kıvılcım gibi parladı. Bu öfke annesine değildi. Bu öfke, kitaptaki o steril, temiz, güvenli dünyaya karşıydı. Çünkü Kael'in gördüğü dünya, o kitaplarda yazan dünya değildi.

Kael'in dünyasında pas vardı. Kan vardı. Korku vardı. Ve o anlarda, "akış" yoktu; sadece patlama vardı.

"Yalan," dedi Kael.

Sesi artık bir fısıltı değildi. Boğuk, hırıltılı bir suçlamaydı.

"Kağıt üzerinde her şey ne kadar kolay... 'Nefes al, odaklan, yönlendir.' Sanki düşman bekleyecekmiş gibi. Sanki yerçekimi 'Lütfen formülünü tamamla' diyecekmiş gibi."

Kael aniden ayağa kalktı. Sandalyesi gürültüyle geriye devrildi.

Eline o kalın, ağır kitabı aldı. Deri cildin dokusu parmaklarının altında kaydı. Kitabın ağırlığı, içindeki o yalanların ağırlığı gibiydi.

"Bu kitaplar refleksi anlatmıyor!" diye bağırdı boş odaya. Sesi duvarlarda yankılandı. "Korkuyu anlatmıyor! Ölümün soğukluğunu anlatmıyor!"

Kael, kitabı tüm gücüyle savurdu.

Kitap, odanın havasını yararak uçtu. Sayfaları havada, çırpınan beyaz kanatlar gibi açıldı.

BAM!

Ağır cilt, odanın diğer ucundaki taş şömineye çarptı. Tok, acı verici bir ses çıktı. Kitap yere düştü, kapağı bükülmüş, sayfaları buruşmuştu.

Kael olduğu yerde kaldı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Sağ eli, fırlatmanın etkisiyle tekrar sızlamaya başlamıştı ama bu sızı ona iyi geldi. Gerçekti.

Odada volta atmaya başladı.

Adımları halının üzerinde sessizdi ama içindeki gürültü kulaklarını sağır ediyordu.

Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, sahibinin bu duygusal dalgalanmasına tepki vererek omurgasının üzerinde ısınmaya başladı. Siyah rünler, derisinin altında gerildi. Mühür, "Sakinleş," diyordu sanki. "Akışı bozuyorsun."

"Sus," dedi Kael, elini sırtına atıp, gömleğinin üzerinden o kabarık deseni tırnaklayarak. "Sen de sus. Hepiniz... sadece tutmayı biliyorsunuz."

Pencerenin önüne gitti.

Dışarıda, Solgard'ın o bildik manzarası uzanıyordu. Uzaklarda, şehrin fakir mahallelerinin, Malik'in yaşadığı o hurdalık bölgesinin dumanları tütüyordu. Buradan bakınca her şey ne kadar küçük, ne kadar sessiz görünüyordu.

Ama Kael biliyordu. Orada gürültü vardı. Orada hayat vardı.

Burada, bu odada ise sadece teori vardı.

"Bir kanalım yok," dedi kendi kendine, alnını cama yaslayarak. Camın soğukluğu alnındaki ateşi biraz olsun dindirdi. "Çemberim yok. O yüzden taşıyorum. O yüzden patlıyorum. Annem 'henüz hazır değilsin' diyor. Ama dünya hazır olup olmadığımı sormuyor."

Kael, sağ elini kaldırdı ve cama koydu. Kendi yansımasına baktı.

Biri safir mavisi, diğeri erimiş altın rengi olan o gözler. Yorgunlardı. Sekiz yaşındaki bir çocuğun bakışları değildi bunlar. Bir savaştan sağ çıkmış ama savaşın bittiğine inanamayan bir askerin bakışlarıydı.

"Teori iflas etti," diye mırıldandı.

O sırada, kapı kilidinin mekanizmasından gelen o metalik ses duyuldu.

KLİK.

Ses, odadaki gergin havayı bir balon gibi patlattı.

Kael arkasını döndü. Yüzüne o ifadesiz, donuk maskesini takındı. "Normal çocuk" maskesi.

Kapı açıldı.

Elyra Vael'thra içeri girdi.

Annesi, her zamanki gibi kusursuz görünüyordu. Üzerinde gece mavisi, gümüş rün işlemeli resmi cübbesi vardı. Saçları sıkıca toplanmış, yüzü pudralanmıştı. Ancak Kael, annesinin "Hayati Zerreleri"nin (Vital Motes) yaydığı o yorgun titreşimi hissedebiliyordu. Gözlerinin altı hafifçe morarmıştı. Aurasında, bir Rün Mimarı'nın sarsılmaz güveni değil, bir annenin endişeli dalgalanması vardı.

Elyra odaya girdiğinde ilk olarak Kael'e değil, şöminenin önünde, yerde boynu bükük yatan kitaba baktı.

Mavi gözlerinde kısa bir hüzün dalgası geçti ama yorum yapmadı. Kitabı yerden kaldırmadı.

"Cezan bitti Kael," dedi Elyra. Sesi sakindi.

Kael, pencerenin önünden ayrılmadı. Kollarını göğsünde kavuşturdu. Bu, savunmacı bir duruştu.

"Bitti mi?" diye sordu. "Yani dışarı çıkabilir miyim?"

"Odanın dışına evet," dedi Elyra. "Evin dışına hayır."

Kael omuzlarını silkti. Beklediği buydu.

"Kütüphaneye gidebilir miyim?" diye sordu Kael. Sesi mekanikti, içinde bir istek barındırmıyordu. "Daha fazla okumak istiyorum. Belki... belki kaçırdığım bir formül vardır. Belki o kitapta yazmayan bir 'güvenli deşarj' yöntemi bulurum."

Bu bir yalandı. Kael, o kitapların hepsini ezberlemişti ve hiçbirinde aradığı cevap yoktu. Sadece annesini memnun etmek, "iyi çocuk" rolünü oynamak istiyordu.

"Hayır," dedi Elyra.

Kael şaşırdı. Başını kaldırdı. "Hayır mı?"

"Okumak bitti," dedi Elyra. Sesi kesindi. Bir Rün Mimarı'nın otoritesiyle değil, bir annenin çaresizliğiyle karışık bir tondu bu.

Elyra, odanın ortasına yürüdü. Yerdeki halının desenlerine bakarak konuştu.

"Sana verebileceğim her şeyi verdim Kael. Teoriyi, matematiği, rünlerin dilini... Hepsini yuttun. Hepsini anladın. Ama..." Elyra duraksadı, başını kaldırıp şöminenin önündeki o hırpalanmış kitaba baktı. "...ama haklıydın. O kitap o anda Malik'i kurtaramazdı. O kitap sadece... neden elinin yandığını açıklayabilir."

Kael, annesinin bu itirafı karşısında sessiz kaldı. Elyra Vael'thra, bilimin ve teorinin kalesiydi. Onun "kitap yetersizdi" demesi, dünyanın düz olduğunu kabul etmesi gibi bir şeydi.

"Aşağı iniyoruz," dedi Elyra, kapıyı açık bırakarak. "Salona."

Kael kaşlarını çattı. "Neden? Ders mi var?"

"Misafirimiz var," dedi Elyra. Sesi alçaldı. "Malik de orada."

Kael'in yüzü bir anlığına aydınlandı. O donuk maske çatladı ve altından, arkadaşını özleyen sekiz yaşındaki çocuk çıktı.

"Malik!"

Hızla kapıya yöneldi. Adımları hafiflemişti. Malik oradaysa, belki her şey düzelmişti. Belki oyun oynayabilirlerdi.

Ama Elyra, kapının eşiğinde elini uzatarak onu göğsünden durdurdu.

"Acele etme Kael."

Elyra'nın eli, Kael'in göğsünde, kalbinin (ve onun arkasındaki okyanusun) üzerinde durdu. Eli soğuktu. Titriyordu.

Elyra, oğlunun önünde diz çöktü. Boy farkını kapattı. Kael'in gözlerinin içine, o safir ve altın rengi derinliğe baktı.

"Dinle beni," dedi Elyra. Elleri Kael'in omuzlarını sıkıyordu. "Ben sana dünyayı anlamayı öğretebilirim. Rünleri, tarihi, enerjinin yasalarını... Ben bir Mimarım Kael. Ben inşa ederim. Ama sana... nasıl hayatta kalacağını öğretemem. Çünkü ben bir savaşçı değilim."

Kael, annesinin sesindeki o ince, kırılgan titreşimi fark etti. Bu bir dersten fazlasıydı. Bu bir vedaydı. Annesi, otoritesini, koruma kalkanını indiriyordu.

"Anne?" dedi Kael, fısıltıyla. "Korkuyor musun?"

Elyra gülümsedi ama gözleri dolmuştu.

"Senin için evet. Her saniye korkuyorum. Ama artık seni saklayamam. O duvarı yıktın Kael. O gün, o kuzgunu vurduğunda... ve hurdalıkta o demiri ittiğinde... saklambaç bitti."

Elyra ayağa kalktı. Gözyaşlarını sildi. Derin bir nefes aldı ve o otoriter, soylu maskesini tekrar takındı.

"Aşağıdaki adam," dedi Elyra, koridoru işaret ederek. "O bir öğretmen değil Kael. O bir... sonuç. O, teorinin bittiği yerde başlayan şey."

Kael, koridora baktı. Merdivenlerin başı karanlıktı.

"Kim geldi anne?"

"İn ve gör," dedi Elyra. "Ama dikkat et Kael. Odaya girdiğinde... nefes almayı unutma. Çünkü o içerideyken, hava bile izin almadan ciğerlerine dolmaya korkar."

Kael, annesinin bu uyarısındaki ağırlığı hissetti.

Bu, "uslu dur" uyarısı değildi. Bu, "hayatta kal" uyarısıydı.

Kael odasından çıktı. Koridor her zamanki gibi sessizdi ama bu sessizlik farklıydı.

Adımları merdivenlere yöneldi.

Merdivenlerin tırabzanını tuttu. Ahşap soğuktu.

Ama aşağıdan... alt kattaki büyük salondan yukarıya doğru yükselen hava...

Kael durdu.

Burnuna gelen koku lavanta değildi. Eski parşömen veya mum kokusu da değildi.

Kuru, sıcak ve tozlu bir koku geliyordu.

Sanki birisi aşağıda bir çöl rüzgarını serbest bırakmıştı.

Ve o kokunun içinde, çok daha keskin, çok daha tehlikeli bir şey vardı: Metal ve eski kan kokusu.

Kael'in ensesindeki tüyler diken diken oldu. Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, tehlikeyi sezmiş bir hayvan gibi derisinin altında kasıldı, soğudu ve omurgasına yapıştı.

Tehdit, dedi içindeki okyanus. Büyük tehdit.

Annesi arkasındaydı ama Kael ilk defa kendini yapayalnız hissetti. Aşağıdaki varlık, annesinin rünlerinden, malikanenin duvarlarından ve Kael'in çocukluğundan çok daha güçlüydü.

Malik oradaydı. Arkadaşı tehlikede miydi?

Bu düşünce, Kael'in içindeki korkuyu bir kenara itti. Yerine, o tanıdık, soğuk kararlılığı yerleştirdi.

Kael derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan o kuru, çöl havasını kabullendi.

Merdivenleri inmeye başladı.

Teori bitmişti. Hesaplaşma bitmişti. Kitaplar duvarda parçalanmıştı. Şimdi pratik başlıyordu. Ve Kael, sağ elindeki o hayali sızıyı yumruğunda sıkarak, karanlığa doğru ilk adımını attı.

More Chapters