Vael'thra Malikanesi'nin yemek salonu, o akşam bir mezar odası kadar sessiz ve soğuktu.
Tavanı süsleyen devasa, kristal avize sönüktü; odayı aydınlatan tek şey, masanın iki ucuna yerleştirilmiş gümüş şamdanlardaki titrek mumlardı. Gölgeler, duvarlardaki antika goblenlerin üzerinde dans ediyor, eski Vael'thra atalarının işlenmiş suretlerini canavar gibi gösteriyordu.
Masanın bir ucunda Elyra Vael'thra, diğer ucunda ise Kael oturuyordu. Aralarındaki o uzun, cilalı maun masa, sadece fiziksel bir mesafe değil, aşılması imkansız bir uçurum gibiydi.
Kael'in önünde, porselen bir kasede sebze çorbası duruyordu. Üzerinde ince, yağlı bir tabaka oluşmuştu. Soğuyordu.
Kael, sağ elini kucağında tutuyordu. Elyra'nın odaya getirdiği o yeşil, yakıcı büyülü sıvı ve rünik müdahale sayesinde kolu yerindeydi. Çürüme durmuş, et tekrar kemiğe tutunmuştu. Ancak hissi... Hissi hala yabancıydı.
Sol eliyle kaşığı kavramaya çalıştı ama bıraktı. Midesi, sabahtan beri yediği o metalik korku tadıyla doluydu.
"Yemeğini ye Kael," dedi Elyra. Sesi, boş salonda yankılandı. Ne bir rica, ne bir emir; sadece mekanik bir hatırlatmaydı. Gözlerini tabağından ayırmamıştı.
"Tadı yok," dedi Kael. Sesi kısıktı. "Hiçbir şeyin tadı yok anne. Ağzımda sadece... kül tadı var."
Elyra, elindeki gümüş çatalı yavaşça masaya bıraktı. Metalin ahşaba değdiği o tok ses, bir idam hükmü gibi çınladı. Başını kaldırdı. Gözlerindeki o her zaman aktif olan turkuaz Rün Işığı sönüktü. Yerine, yorgun ve endişeli bir annenin donuk mavisi gelmişti.
"O kül tadı," dedi Elyra, "senin hayatta olduğunun kanıtı. Eğer o müdahaleyi yapmasaydık, şu an ağzında hiçbir tat olmayacaktı. Çünkü bir ağzın olmayacaktı."
Kael, bakışlarını kucağındaki sargılı sağ eline indirdi. Sargıların altındaki deride, damarlarının izini takip eden gümüşi, örümcek ağına benzer yara izleri kaldığını biliyordu. Bunlar, Ruh Kanallarının aşırı yüklenip patladığı ve sonra zorla, büyüyle ve simyayla tekrar örüldüğü yerlerdi.
"Ben bir büyücü olmak istemiştim," diye fısıldadı Kael. Gözleri doldu ama ağlamadı. Vael'thra kanı, ağlamayı zayıflık sayardı. "Kitaptaki gibi... İradeyle maddeye hükmetmek. Tüyü uçurmak. Sadece... normal olmak."
Elyra'nın yüzü sertleşti. Sandalyesini geriye itti ve ayağa kalktı. Uzun, indigo rengi ev elbisesi, o yürürken hışırdadı. Kael'in yanına geldi, ama ona dokunmadı. Sandalyesinin arkasında durdu.
"Normal olmak mı?" Elyra'nın sesi, bastırılmış bir öfkeyle titredi. "Senin normalin yok Kael. Bunu o kafana sokman lazım. Sen, doğanın bir hatasısın. Evrenin kurallarına atılmış bir çentiksin. Normal insanlar, içlerinde bir okyanus taşımazlar. Normal insanların damarlarında Tını (Mana) değil, sadece kan akar."
Elyra, elini Kael'in omzuna koydu. Parmakları sertti.
"Senin sorunun iraden değil," dedi Elyra, sesi biraz daha yumuşayarak. "Senin sorunun kapasiten de değil. Senin sorunun, aracın."
Masanın üzerindeki su sürahisini işaret etti.
"Hatırla Kael. Okyanusu bardağa sığdırmaya çalıştın. Bardak ne yaptı? Kırıldı. Taştı. Etrafı mahvetti. Senin bedenin... şu an o bardak kadar kırılgan. Senin o cılız kemiklerin, o yumuşak kasların, o eğitimsiz Kudretin (Auran), içindeki o canavarı tutamaz. Sen büyü yapmaya çalıştığında, aslında intihar ediyorsun."
Kael, başını geriye atıp annesine baktı. O biri mavi, diğeri erimiş altın rengi olan gözlerinde, çocuksu bir umutsuzluk vardı.
"O zaman ne yapacağım? Hep böyle mi kalacağım? Bir saatli bomba gibi?"
"Hayır," dedi Elyra kesin bir dille. "Bombayı, bir top mermisine çevireceğiz. Ama bunu büyüyle yapmayacağız."
Elyra, odanın köşesindeki dolaba yürüdü. Kilitli bir çekmeceyi açtı ve içinden, parşömene sarılı, mühürlü bir rulo çıkardı. Ruloyu masaya, Kael'in soğumuş çorbasının yanına koydu.
"Bu sabah," dedi Elyra, "bir mektup gönderdim. Eski bir dosta. Bir borçluma."
Kael, parşömene baktı. Üzerinde İmparatorluk mührü yoktu. Üzerinde, kaba bir çizimle, çöl rüzgarını ve bir kılıcı simgeleyen eski, unutulmuş bir klanın amblemi vardı.
"Kim o?" diye sordu Kael.
"Sana büyü öğretmeyecek tek kişi," dedi Elyra. "Sana kitabı, kalemi, parşömeni yasaklayacak kişi. Sana acımayacak kişi."
Kael yutkundu. "Bana ne öğretecek?"
Elyra, oğlunun gözlerinin içine baktı. Bu bakışta şefkat yoktu; hayatta kalma içgüdüsünün soğukluğu vardı.
"Sana Kudreti öğretecek Kael. Bedenini bir tapınak değil, bir kale gibi inşa etmeyi öğretecek. Kemiklerini demir, kaslarını çelik yapacak. Öyle bir hale geleceksin ki, içindeki o Tını dışarı çıkmak için tırmaladığında, senin etin ona bir zindan olacak."
Kael, sağ elini yumruk yapmaya çalıştı. Parmakları zorlukla kapandı.
"Büyü... bitti mi?"
"Büyü, bir lükstür Kael," dedi Elyra. "Ve sen şu an o lükse sahip değilsin. Sen bir savaştasın. Kendi bedeninle bir savaştasın. Ve bu savaşı kazanmak için, önce hayatta kalman lazım."
Elyra masaya eğildi. Yüzü Kael'in yüzüne çok yakındı. Lavanta ve ozon kokuyordu.
"Yarından itibaren," dedi fısıldayarak, "kitaplar kilitli. Kütüphane yasak. Sabah şafakla kalkacaksın. O gelecek. Ve o geldiğinde... ben artık annen değil, sadece seni izleyen bir gölge olacağım. O, senin komutanın olacak."
"O kim anne?"
"Garnizon Komutanı," dedi Elyra, doğrulurken. "Çölün Gölgesi. Halid ibn Valyr."
Kael bu ismi duymuştu. Malik'in babası Kessir Usta, atölyede çalışırken bazen bu isimden bahsederdi. "Demiri bile korkutan adam" derdi. Saraydaki muhafızların, onun adını duyduklarında duruşlarını düzelttikleri adam.
Korku, Kael'in midesindeki o soğuk çorbayla birleşti.
"Beni... dövecek mi?" diye sordu Kael, çocukça bir endişeyle.
Elyra'nın yüzünde acı bir tebessüm belirdi.
"Keşke sadece dövse Kael," dedi. "Seni kıracak. Parçalara ayıracak. Ve sonra, o parçalardan, içindeki okyanusu taşıyabilecek bir adam inşa edecek."
Elyra, Kael'in yemediği çorbayı aldı.
"Yemiyorsan kalk. Uyu. Bu, yumuşak bir yatakta uyuyacağın son gece olabilir."
Kael, sandalyesinden kalktı. Bacakları titriyordu. Sadece fiziksel yorgunluktan değil, önünde uzanan o karanlık, belirsiz yolun ağırlığından.
Odasına giderken, koridordaki aynada kendine baktı.
Yüzü solgundu. Sağ kolu sargılıydı. Gözleri... O lanetli gözleri, sanki başka birine aitti.
"Büyücü değilim," dedi kendi kendine. Aynadaki yansımasına, düşmanına bakar gibi baktı. "Ben bir kabım. Sadece bir kap."
O gece Kael, rüyasında ne ejderhaları ne de ışık perilerini gördü.
Rüyasında, uçsuz bucaksız bir çölün ortasında, elinde kör bir kılıçla, üzerine gelen kum fırtınasına karşı tek başına duruyordu. Ve fırtınanın içinden, iki kavisli kılıcıyla bir gölge yaklaşıyordu.
Sabah olduğunda, Vael'thra Malikanesi'nin kapısı çalındı.
Bu, nazik bir misafir tıklatması değildi.
Bu, demir eldivenli bir yumruğun, ahşabı inleten, "Ben geldim ve alacağımı almadan gitmem" diyen otoriter vuruşuydu.
Kael yatağında sıçradı. Kalbi, göğüs kafesini dövüyordu.
Çocukluk bitmişti. Eğitim –ya da daha doğrusu, işkence– başlamak üzereydi.
