BÖLÜM 34: RUHUN KANAMASI VE RÜNİK CERRAHİ
Vael'thra Malikanesi'nin en üst katındaki çalışma odasında zaman, akışkanlığını yitirmiş, donuk ve ağır bir zift kütlesine dönüşmüştü. Dışarıdaki fırtınanın camları döven sesi, içerideki ölümcül sessizliğin yanında cılız bir fısıltı gibi kalıyordu.
Kael, hala o devasa abanoz masanın başında, felaketin tam merkezinde oturuyordu.
Sağ eli, az önce bembeyaz, masum bir kuş tüyünün durduğu; şimdi ise varoluştan silinmiş, geriye sadece karbonlaşmış bir hiçlik lekesinin kaldığı o noktadaydı. Ancak Kael elini çekemiyordu. Kolu, omzundan parmak uçlarına kadar kaskatı kesilmişti.
Bu bir kramp değildi. Bu, biyolojik bir isyandı.
Kael'in sağ kolundaki deri, porselen bir vazo gibi saydamlaşmış, altındaki damarlar ise koyu mor ve siyah hatlar halinde, hastalıklı bir sarmaşık gibi kabarmıştı. Ruh Kanalları (sinir sistemi), içinden geçen o vahşi, o yoğun ve o yasaklı Tını (Mana) akışını kaldıramayarak çatlamıştı.
Çocuğun dudakları titriyordu ama ses çıkaramıyordu. Gözleri, yaptığı yıkıma kilitlenmişti. Sağ gözündeki o lanetli altın iris, sanki bu yıkımdan zevk alıyormuşçasına parlıyor, sol gözündeki insani mavi ise dehşetle yaşarıyordu.
"Kıpırdama," dedi Elyra. Sesi, bir annenin şefkatinden tamamen arınmış, bir Rün Mimarının soğuk, teknik ve mutlak otoritesini kuşanmıştı.
Elyra masanın üzerinden atladı. Yürümüyordu, süzülüyordu. Gözlerindeki turkuaz Rün Işığı (Rune Sight) en parlak seviyeye çıkmış, odadaki loşluğu delip geçiyordu. Kael'in koluna baktığında gördüğü şey, sıradan bir yanık değildi. Gördüğü şey, bir barajın duvarlarında açılan ve arkasındaki okyanusu tutmaya çalışan mikroskobik çatlaklardı.
"Anne..." Kael'in sesi, boğazına kaçan cam kırıkları varmış gibi hırıltılıydı. "Ben... durduramıyorum. İçimdeki şey... o hala akıyor."
"Biliyorum," dedi Elyra, Kael'in yanına ulaşarak. Elini çocuğun omzuna koydu ama bastırmadı. Sadece enerji akışını hissetmeye çalıştı. "Mühür sızdırmıyor Kael. Sen, vanayı kırdın. Şimdi o akışı kesmezsek, kolun kangren olup düşecek."
Elyra sağ elini havaya kaldırdı ve boşluğa sert bir parmak şıklatması yaptı.
ŞLAK.
Odanın duvarlarındaki gizli bölmelerden biri tıslayarak açıldı. İçeriden, havada süzülerek gelen, kristal bir tüp Elyra'nın avucuna kondu. Tüpün içinde, sıvılaştırılmış zümrüt yeşili bir ışık, canlı bir organizma gibi kıvrılıp duruyordu.
Bu, sıradan bir iksir veya ot karışımı değildi. Bu, İmparatorluk hazinesinde bile nadir bulunan, bizzat Elyra'nın damıttığı "Saflaştırılmış Yaşam Özü" (Purified Life Essence) idi.
"Bu acıyacak," dedi Elyra, tüpün kapağını tek parmağıyla atarken. Sesi tavizsizdi. "Normal bir şifa büyüsü seni okşardı. Ama senin durumunda... senin doğan o kadar karanlık ki, bu ışık ona bir asit gibi gelecek. Dişlerini sık."
Elyra, tüpteki sıvıyı Kael'in kararmış elinin üzerine dökmedi. Sıvıyı havaya boşaltı.
Yeşil öz, yerçekimine meydan okuyarak havada asılı kaldı. Elyra parmaklarıyla havada karmaşık, geometrik şekiller çizmeye başladı. Yeşil sıvı, onun iradesine boyun eğerek dönmeye, incelmeye ve parlayan, jelatinimsi iğnelere dönüşmeye başladı.
"Mühür!" diye emretti Elyra, sesi odanın duvarlarında yankılandı. "Tanı bunu! Bu bir saldırı değil. Bu bir onarım. Kapıları aç!"
Kael'in sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, sahibinin ve yaratıcısının sesini tanıyarak titredi. O ana kadar Kael'in kolunu korumak için dış dünyayı kilitleyen otonom savunma mekanizması, Elyra'nın emriyle milimetrik bir aralık verdi.
Elyra, havada şekillendirdiği o rünik şifa ağını, sert bir hareketle Kael'in koluna indirdi.
CIZZZZZT!
Ses, kızgın yağa su dökülmesi gibi değil; binlerce kızgın iğnenin aynı anda ete saplanması gibi çıktı.
Kael, çığlık atmamak için dudaklarını ısırdı. Ağzına sıcak, metalik kan tadı doldu. Sandalyenin kolçaklarını sıkan parmakları beyazlaştı, ahşap gıcırdadı.
Büyü, Kael'in tenine değdiği an, siyahlaşmış dokularla mikroskobik bir savaşa girdi. Bu, masalsı bir iyileşme değildi; bu bir istilaydı. Yeşil ışık, Kael'in İç Örgüsüne sızıyor, çatlayan Ruh Kanallarını yakalayip zorla birleştiriyor, ölü Hayati Zerreleri söküp atıyor ve yerine yenilerini örüyordu.
Siyahlık, yeşil ışığın altında tıslayarak buharlaştı. Kael'in kolundan gri, kötü kokulu bir duman yükseldi.
"Akışı kesmemiz lazım," diye mırıldandı Elyra, alnından bir ter damlası süzülürken. Diğer eliyle havaya keskin bir rün daha çizdi.
Havada beliren neon mavi bir sembol, Kael'in bileğine bir kelepçe gibi oturdu ve sıkılaştı. Bu bir Mana Turnikesi idi. İçeriden gelen Void akışını fiziksel olarak değil, kavramsal olarak durduruyordu.
Kael, kolundaki o korkunç, kemirgen basıncın aniden kesildiğini hissetti. Sanki damarlarının içinde gezinen binlerce küçük bıçak geri çekilmiş, yerini uyuşuk bir karıncalanmaya bırakmıştı.
"Bitti," dedi Elyra, nefesini vererek. Havada süzülen şifa büyüsünün artıkları sönümlendi.
Kael, sandalyesine yığıldı. Terden sırılsıklam olmuştu. Göğsü, körük gibi inip kalkıyordu.
Sağ koluna baktı.
Siyahlık gitmişti. Çürüyen dokular yenilenmişti. Ama kolu eski, pürüzsüz halini almamıştı. Bileğinin iç kısmında, damar yolunu takip eden, ağaç köklerine benzeyen incecik, gümüşi izler kalmıştı. Bunlar yara izi değil, Aşırı Yüklenmenin bıraktığı kalıcı hatıralardı.
Kael, elini yavaşça açıp kapattı. Hareket ediyordu.
Gözlerini masaya, o kömürleşmiş tüy lekesine çevirdi.
"O tüy..." diye fısıldadı Kael. Sesi titriyordu. "Uçmadı anne. Uçmak istemedi. Sadece... silindi. Ben onu sildim."
Elyra, elindeki boş kristal tüpü masaya bıraktı. Kael'in çenesini nazikçe ama sıkıca tutarak yüzünü kendine çevirdi. Gözlerindeki o korkutucu Rün Işığı sönmüş, yerini bir annenin derin endişesine bırakmıştı.
"Silinmedi Kael," dedi Elyra sertçe. "Sen ona 'var olma' emri verdin. Senin içindeki güç... o yaratmak için değil. O, kuralları reddetmek için. Sen bir fırça değilsin, bir silgisisin."
Kael'in gözleri doldu. "Ben bir canavar mıyım?"
Bu soru, odaya kurşun gibi ağır bir hava getirdi. Elyra'nın yıllardır kaçtığı, cevabını bildiği ama telaffuz etmekten korktuğu soru buydu.
"Hayır," dedi Elyra, Kael'in omuzlarını tutarak. "Sen bir Vael'thra'sın. Ve bu evrenin gördüğü en potansiyelli, en tehlikeli varlıksın. Ama..."
Elyra duraksadı. Kael'in gümüş izlerle dolu koluna baktı. Gerçekler acımasızdı. Büyü ile iyileştirebilirdi, ama her seferinde değil. Bir dahaki sefere kolu kopabilirdi.
"Ama şu an... namlun çatlak. Eğer o tetiği bir daha böyle hazırlıksız çekersen, şifa büyüsü bile seni kurtaramaz. Bedenin, içindeki okyanusu taşıyamıyor."
Elyra, Kael'i kucakladı. Çocuk, şifa büyüsünün yan etkisi olarak korkunç bir bitkinlik içindeydi. Vücudu, iyileşmek için kendi Kudret rezervlerini tüketmişti.
"Yürü," dedi Elyra. "Revire gidiyoruz. Gözlem altında kalmalısın."
Vael'thra Malikanesi'nin alt katındaki revir odası, antiseptik ve lavanta kokuyordu.
Kael, üzerinde süzülen rün taşlarının (tarayıcılar) altında, yumuşak yatakta yatıyordu. Taşlar, Kael'in aurasını anbean analiz ediyor, stabil tutuyordu.
Elyra, odanın köşesindeki simya tezgahının başındaydı. Elindeki tüplerden birine kırmızı, diğerine mavi bir sıvı döküyor, karışım fokurdayarak mor bir gaza dönüşüyordu. Bu, Kael'in uyanınca içmesi gereken güçlendirici bir iksirdi.
Kael gözlerini araladı. Tavandaki oymaları izledi. Aklı hala o tüye, o yok oluş anına takılıydı.
"Anne..." dedi. Sesi kısıktı. "Ben büyücü olamayacağım, değil mi? O kitapları okuyamayacağım."
Elyra arkasını dönmedi. Elindeki karışımı çalkaladı. Şişenin tıpasını kapattı.
"Büyücüler..." dedi Elyra, sesi düşünceliydi. "Evrenle dans ederler Kael. Onlar ister, evren verir. Tını onlara itaat eder, çünkü onlar Tını'nın dilini konuşur."
Elyra döndü. Elindeki şişeyi masaya sertçe bıraktı ve yatağın kenarına oturdu.
"Ama sen evrenle dans etmiyorsun. Sen evrenle güreşiyorsun. Senin bedenin, 'Tını'yı iletmek için değil, onu 'Hapsetmek' ve 'Patlatmak' için tasarlandı. Sen bir büyücü değilsin. Sen bir İletkensin."
Kael başını öne eğdi. Gözyaşları yastığa damladı. "O zaman ne yapacağım? Hep böyle mi kalacağım? Dokunduğum her şeyi çürüterek mi? Malik'le oynayamayacak mıyım?"
Elyra oğlunun saçlarını okşadı. Eli, Kael'in alnındaki teri sildi.
"Hayır," dedi. Gözlerinde yeni bir karar, o eski 'Komutan' bakışı belirdi. "Seni böyle bırakmayacağım. Eğer büyücü olamıyorsan... eğer o narin, o zarif yollar sana kapalıysa... o zaman başka bir yol bulacağız."
Kael umutla baktı. "Rünler mi? Senin gibi Mimar mı olacağım?"
"Hayır," dedi Elyra başını iki yana sallayarak. Kael'in elini tuttu, gümüş izlerin olduğu bileği gösterdi. "Zihnin yeterli ama parmakların değil. Rün çizmek için bile o enerjiyi parmak uçlarına toplaman gerekir. Ve gördük ki... parmakların buna dayanmıyor. O tüyü yok ettiğin gibi, rün kağıdını da yok edersin."
Elyra ayağa kalktı ve pencereye yürüdü. Dışarıda Solgard'ın karanlık silueti, garnizonun meşaleleriyle aydınlanıyordu.
"Sana 'İnceliği' öğretemem Kael," dedi, cama yansıyan suretiyle konuşarak. "Çünkü senin doğan kaba. Vahşi. Ağır. Eğer okyanusu taşıyacaksan... bardağı değil, fıçıyı güçlendirmemiz lazım. Kemiklerini, kaslarını, derini... Hepsini demir kadar sert yapmalıyız."
Döndü.
"Sana büyü öğretmeyeceğim. Sana 'Kudret'i (Aura) öğreteceğim. Bedenin o kadar güçlü olacak ki, içindeki o canavar tırnaklarını geçirdiğinde, derini yırtamayacak. Tını seni yakamayacak. Sen, kendi kendinin zırhı olacaksın."
Kael şaşkındı. "Ama sen büyücüsün. Bana kim öğretecek? Babam mı?"
Elyra'nın yüzü bir anlığına gölgelendi. İmparator Valdrin... Onun Kael'e bakışında sevgi yoktu, sadece strateji vardı. Kael'i eğitmez, onu kırardı.
"Hayır," dedi Elyra kesin bir dille. "Baban değil. Sana, büyünün işlemediği, sadece iradenin, kanın ve çeliğin konuştuğu bir dili öğretecek birini tanıyorum."
Masadaki kağıdı ve tüy kalemi aldı. Hızlı, keskin hareketlerle bir not yazdı. Kalemin kağıda sürtünme sesi, sessiz odada bir kılıç bileme sesi gibi yankılandı.
Zamanı geldi. Borcunu tahsil ediyorum. Çocuk hazır değil. Ama olmak zorunda. Onu bir asker yap. — Elyra.
Mektubu katladı ve kırmızı mumla mühürledi. Mührün üzerine Vael'thra hanedanının değil, kendi kişisel sembolünü, "Kırık Çember"i bastı.
"Uyu şimdi," dedi Kael'e dönerek. Elini oğlunun alnına koydu ve dudaklarından dökülen fısıltıyla hafif bir uyku büyüsü yaptı. Bu büyü Kael'in zihnine değil, mührüneydi; sakinleşmesi için. "Sabaha kadar deliksiz uyuyacaksın."
Kael'in göz kapakları ağırlaştı. "Anne..." diye mırıldandı, bilinci kayarken. "O kuşu... ben öldürmedim... sadece..."
"Şşşt," dedi Elyra. "Biliyorum. O kuş zayıftı. Sen değilsin."
Kael derin bir uykuya daldı.
Elyra, odadan sessizce çıktı. Koridorda bekleyen sadık hizmetkarına, gölgede duran o siluete mektubu uzattı.
"Bunu Garnizon'a götür," dedi. Sesi titremiyordu. "Komutan Halid ibn Valyr'e. Sadece onun eline."
Hizmetkar, mektubun üzerindeki ismi duyunca irkildi. "Çölün Gölgesi mi? Ama Leydim... o adam çocuk eğitmez. O adam asker kırar."
"Kael'in de kırılması gerekiyor," dedi Elyra soğukça. Gözleri kapalı kapıya, oğlunun yattığı odaya dikiliydi. "Kırılıp, demirden bir omurga ile yeniden doğması gerekiyor. Büyücüler onu anlamaz. Ama bir savaşçı... bir savaşçı, elindeki silahın değerini bilir."
Hizmetkar başını eğip karanlığın içinde kayboldu.
Elyra, boş koridorda tek başına kaldı. Yaptığı şeyin, oğlunun çocukluğunu sonsuza dek bitireceğini biliyordu. Halid'in eğitimi, bir okul değil, bir hayatta kalma savaşıydı.
"Affet beni oğlum," diye fısıldadı boşluğa. "Ama seni bir büyücü olarak yaşatamadım. Belki... belki bir savaşçı olarak hayatta kalabilirsin."
Ve o gece, Vael'thra malikanesinde kitaplar kilitlendi, kılıçların dönemi başladı.
.
