Vael'thra Malikanesi'nin en üst katındaki çalışma odası, o öğleden sonra boğucu, neredeyse elle tutulur bir sessizliğe gömülmüştü. Dışarıda Solgard'ın o meşhur, gri bulutlu sonbahar yağmuru camları dövüyor, içerideki kasvetli havaya ritmik ve hüzünlü bir ağıt tutuyordu. Pencerelerden sızan soluk ışık, odadaki toz zerreciklerini aydınlatıyor, sanki zamanın kendisi bu dört duvar arasında donmuş gibi hissettiriyordu.
Oda, parşömen, mürekkep ve kurumuş lavanta kokuyordu. Bu koku, Kael için artık huzurun değil, başarısızlığın kokusuydu.
Odanın merkezindeki devasa, abanoz ağacından oyma çalışma masasının üzerinde, yıllardır açık durmaktan cildi yıpranmış, sayfalarının kenarları parmak izleriyle aşınmış o kalın kitap duruyordu:
İradenin Tahakkümü: Dışsal Akışın Prensipleri.
Yedi yaşındaki Kael, masanın önünde, ayakları yere zor değen o büyük sandalyede oturuyordu. Gözleri kitabın sararmış sayfalarında değil, masanın tam ortasında, kadife bir örtünün üzerinde duran o basit, masum, beyaz kuş tüyündeydi. Bu tüy, son iki yıldır onun en büyük düşmanı, aşamadığı tek surdu.
Masanın diğer tarafında, annesi Elyra Vael'thra ayakta duruyordu.
Gözlerinde, her zamanki o sönmeyen turkuaz Rün Görüşü aktifti. Bakışları, oğlunun yüzüne değil, onun etrafındaki görünmez enerji akışına, damarlarındaki o ince titreşime kilitlenmişti. Elyra'nın yüzünde sabır vardı ama bu sabır, umudun değil, yaklaşan acı bir kabullenişin sabrıydı. Oğlu deniyordu. Gerçekten deniyordu. Ama doğa kanunları, çaba ile değişmiyordu.
"Dördüncü Prensibi tekrar et Kael," dedi Elyra. Sesi yumuşak ama tavizsizdi. "Ezberlediğini biliyorum. Kelimeleri değil, manayı hisset."
Kael, gözlerini tüyden ayırmadan, bezgin ve yorgun bir sesle cevap verdi. Bu cümleleri o kadar çok kurmuştu ki, artık kelimelerin tadı ağzında paslı demir gibiydi.
"Madde, Tını'nın yoğunlaşmış halidir," dedi Kael, kadim bir tekerlemeyi okur gibi. Sesi mekanikti. "Büyücü, kendi içindeki rezervi bir yakıt olarak kullanmaz; o sadece bir kıvılcımdır. Büyücü, iradesini bir kanca gibi kullanarak atmosferdeki serbest Tını zerreciklerini yakalar ve maddeye yeni bir form emreder. İçten dışa değil, dıştan içe. İtmek değil, çekmek ve yönlendirmek."
"Güzel," dedi Elyra, masaya yaklaşarak. Parmağıyla tüyü işaret etti. "Teori kusursuz. Şimdi... uygula. O tüyü havalandır Kael. Ama sakın... sakın okyanusu kullanma. Sırtındaki Mühür uyuyor. Onu uyandırma. Sadece odadaki havayı dinle."
Kael derin bir nefes aldı. Omuzları çökmüştü. Yıllardır bu odada, bu masada aynı şeyi deniyordu. Ve her seferinde aynı duvara tosluyordu.
"Yapamıyorum anne," dedi Kael, dişlerini sıkarak. Sesi titriyordu. Ellerini masaya bastırdı. "Dışarıdaki enerjiyi hissediyorum. Havadaki zerrecikleri görüyorum. Ama... onlar bana itaat etmiyor. Onlara dokunduğum an dağılıyorlar. Elimden cıva gibi kayıp gidiyorlar. Sanki hava benden kaçıyor."
"Çünkü hala damarlarındakine güveniyorsun," dedi Elyra sertçe. Sesi bir öğretmenden çok bir komutanınki gibi çıktı. "Sırtındaki okyanusa yaslanmayı bırak. Okyanus kapalı. Sen bir kıyıdasın ve sadece rüzgarı kullanacaksın. Mührü unut. İçindeki sesi sustur."
Kael gözlerini kapattı.
Zihni, sırtındaki Kızıl Hüküm Mührüne odaklanmamaya çalıştı. Ama bu, susuzluktan ölmek üzere olan birinin önündeki suyu içmemeye çalışması gibiydi. Vücudu, Hayati Zerreleri, her hücresi enerji istediğinde, otomatik olarak o depoya, o tanıdık, sıcak ve vahşi kaynağa yöneliyordu. Dışarıdaki enerji cılız, soğuk ve yabancıydı. İçindeki ise... içindeki ona aitti. İçindeki güç, ona fısıldıyordu: Neden dileniyorsun? Sen bir kralsın, dilenci değil. Al. Sadece al.
Zihni, kitaptaki formülleri biliyordu. Havadaki serbest Tını zerreciklerini iradesiyle titreştirip, tüyün altındaki hava basıncını değiştirmesi gerekiyordu. Bu, bir iğne ile dantel işlemek kadar hassas bir işti.
Uç, diye emretti tüye. Havalan.
Kael'in iradesi, Ruh Kanallarından (sinir sisteminden) parmak uçlarına aktı. Ancak Kael'in doğası, "Dışsal Büküm" (Element Kontrolü) yapacak kadar hassas, nazik ve uyumlu değildi. Onun Atasal Tınlaşımı, yaratmak, kaldırmak veya dans etmek üzerine değil; Ağırlaştırmak, Çekmek ve Yok Etmek üzerine kuruluydu. O bir fırça değil, bir çekiçti.
Tüy kımıldamadı.
Kael'in içindeki hırs büyüdü. Yıllardır süren başarısızlık hissi, boğazında yakıcı bir yumru olmuştu. Annesini hayal kırıklığına uğratmak istemiyordu. Sadece bir tüy... Sadece lanet olası bir tüyü kaldırmak istiyordu. Neden diğerleri için nefes almak kadar kolay olan bu şey, onun için imkansızdı?
"Hadi..." diye fısıldadı, alnından bir ter damlası süzülürken.
O an, bir anlık konsantrasyon kaybıyla, iradesi dışarıdaki havayı bükmek yerine, içerideki kilidi zorladı. Bu bilinçli bir isyan değildi. Bu, Kael'in biyolojik refleksinin, zihinsel kontrolünü yendiği andı.
Sırtındaki Mühürden mikroskobik, iğne ucu kadar küçük bir sızıntı, omurgasından sağ koluna doğru aktı.
Elyra'nın gözleri dehşetle genişledi. Rün Görüşü, Kael'in kolundaki o ani, koyu renkli, zift gibi enerji değişimini yakalamıştı.
"Kael, dur!" dedi Elyra aniden, sesi bir kırbaç gibi şakladı. "İçeriden çekiyorsun! Bırak!"
Ama çok geçti. Akış başlamıştı. Mühür, sahibinin çağrısına cevap vermişti.
Kael'in parmak ucundan çıkan o görünmez ama kurşun kadar ağır, yoğunluktan dolayı havayı büken enerji, tüye temas etti.
Tüy havalanmadı.
Tüyün etrafındaki hava aniden ağırlaştı. Kael'in parmak ucundan çıkan o görünmez, siyahımsı enerji, tüyü sarmaladı. Bu enerji tüyü itmedi, tüyün varoluşsal titreşimini durdurdu.
ÇIT.
Sessiz, kuru, sonbahar yaprağının ezilmesi gibi bir ses.
Beyaz tüy, aniden rengini kaybetti. O saf beyazlık, bir anda griye, sonra kirli bir siyaha döndü. Tüyün lifleri, sanki yüzyıllardır oradaymış gibi çürüdü, kurudu ve olduğu yerde toz haline gelerek masaya yığıldı.
Sadece tüy değildi.
Tüyün durduğu o değerli abanoz masanın yüzeyi de, Kael'in gücünün temas ettiği noktada dairesel bir şekilde kararmış, verniği soyulmuş ve ahşabın Hayati Zerreleri dehşet içinde ölmüştü. Masa, o noktada yüzyıllarca yaşlanmıştı.
Kael, elini korkuyla geri çekti. Sanki eli yanmış gibi göğsüne bastırdı.
Sağ elinin parmak uçları buz gibiydi ve hafifçe titriyordu. Kolunun içindeki damarlar, derisinin altında soluk mavi değil, koyu mor bir renkte belirginleşmişti. İçsel Yanık başlamamıştı ama sınırdaydı.
"Ben..." Kael'in sesi titredi. Gözleri doldu. Masadaki siyah lekeye, o çürümüş hiçliğe baktı. "Ben sadece uçmasını istemiştim. Sadece... sadece yapmak istedim."
Elyra masaya yaklaştı. Yüzünde kızgınlık yoktu. Derin, dipsiz bir hüzün vardı. Elini, o çürümüş ahşap lekesinin üzerinde gezdirdi ama dokunmadı. Oradaki yaşam enerjisinin nasıl vahşice sömürüldüğünü, maddenin nasıl "reddedildiğini" hissedebiliyordu.
"Uçurmadın," dedi Elyra. Sesi fısıltı gibiydi ama odadaki sessizlikte bir hüküm gibi yankılandı. "Ona enerji vermedin Kael. Ondaki enerjiyi çektin. Varlığını reddettin. Maddeye 'hafifle' demedin, maddeye 'yok ol' dedin."
Elyra, Kael'in yanına geldi. Oğlunun sağ elini, o incecik bileğini nazikçe kavradı. Damarlarındaki morluğu gördü.
"Acıyor mu?" diye sordu.
"Karıncalanıyor," dedi Kael, başını öne eğerek. Gözyaşlarını saklamaya çalışıyordu. "Sanki... kolumun içinde böcekler yürüyor."
Elyra, Kael'in kolunu bıraktı ve pencereye doğru yürüdü. Dışarıdaki gri gökyüzüne, yağmurun ıslattığı Solgard'a baktı. Bir karar vermesi gerekiyordu. Ve bu karar, bir anne olarak kalbini kırsa da, bir Rün Mimarı olarak kaçınılmazdı.
"Kitabı kapat Kael," dedi Elyra, arkasını dönmeden.
Kael sandalyesinden fırladı. Panikledi. "Ama daha yeni başladık! Bir daha deneyebilirim anne. Söz veriyorum, bu sefer Mühre dokunmam. Yemin ederim dikkat edeceğim! Lütfen kitabı alma!"
"Yapamazsın," dedi Elyra. Döndü. Yüzündeki ifade, Kael'in daha önce hiç görmediği kadar ciddi, soğuk ve kesin bir ifadeydi. "Sorun senin dikkatin değil. Sorun senin isteğin de değil. Sorun senin aracın."
Elyra masaya geri döndü ve köşedeki sürahiden kristal bir bardağa su doldurdu.
"Bak," dedi. Sürahiyi havaya kaldırdı. "Bu sürahi, senin Mührün. İçindeki su ise senin potansiyelin. Okyanusun."
Sonra masadaki o küçük, narin porselen bardağı (Kael'in bedeni) işaret etti.
"Ve bu bardak," dedi, "senin şu anki bedenin. Senin damarların. Senin kasların. Senin Kudretin (Auran)."
Elyra, sürahiyi eğdi ve suyu hızla, tazyikle bardağa boşalttı. Bardak dolmadı; suyun şiddetiyle devrildi, su etrafa saçıldı ve bardağın kenarı çatladı.
"Gördün mü?" dedi Elyra. "Bardak suyu tutamadı. Su taştı ve her şeyi mahvetti. Bardak da kırıldı."
Kael, masaya yayılan suya ve çürümüş lekeye baktı. Anlamaya başlıyordu.
"Senin zihnin hazır Kael," dedi Elyra, sesini alçaltarak. "Senin teorin mükemmel. O kitabı benden iyi biliyorsun. Ama bedenin... bedenin henüz bir kağıt bardak kadar zayıf. Sen Mührü 'birazcık' açsan bile, o yoğunluktaki güç senin o cılız damarlarından geçerken taşıyor. Tüyü çürüten şey senin beceriksizliğin değildi; bedeninin bu akışı izole edememesiydi."
Elyra, Kael'in önünde diz çöktü. Elleriyle oğlunun omuzlarını tuttu. Kael, annesinin parmaklarının ne kadar güçlü olduğunu hissetti.
"Bugünden itibaren," dedi Elyra, Kael'in gözlerinin içine, o biri mavi biri altın olan gözlere bakarak, "büyü dersleri bitti."
Kael'in gözleri büyüdü. Dünyası yıkılmış gibiydi. Bu oda, bu kitaplar onun tek sığınağıydı. "Ne? Ama... nasıl öğreneceğim? Ben de senin gibi olmak istiyorum anne. Büyücü olmak istiyorum."
"Benim gibi olamazsın," dedi Elyra sertçe. "Sen benden fazlasısın. Ve bu yüzden, benden daha dayanıklı olmak zorundasın."
Elyra ayağa kalktı. Masadaki İradenin Tahakkümü kitabını aldı. Yıllardır açık duran o kitabı, sert bir hareketle kapattı. Kitabın kapanma sesi, BAM diye odada yankılandı. Sanki bir devrin sonu gibiydi.
Elyra, kitabı kilitli dolaba koydu ve anahtarı cebine attı.
"Yarından itibaren," dedi Elyra, "kitap yok. Meditasyon yok. Tüy uçurmak yok. Sadece ter, acı ve demir olacak. Eğer okyanusu taşımak istiyorsan, önce kendine etten ve kemikten, çelik kadar sert bir kap inşa edeceksin."
Masadaki kağıdı ve tüy kalemi (sağlam olanı) aldı. Hızlıca bir şeyler yazdı. Mühürledi.
"Kime yazıyorsun?" diye sordu Kael, sesi titreyerek.
Elyra, mektubu katlarken gözlerinde garip bir parıltı vardı. Hem endişeli hem de kararlıydı. Geçmişten gelen bir borcu tahsil edecekti.
"Eski bir dosta," dedi Elyra. "Sana büyü öğretmeyi reddedecek tek kişiye. Garnizon Komutanı Halid ibn Valyr'e."
Hizmetkarı çağırdı ve mektubu ona uzattı.
"Bunu Garnizon'a götür," dedi Elyra. "Komutan Halid'e, Elyra Vael'thra'nın borcunu tahsil etme vaktinin geldiğini söyle. 'Demir Kap' teorisini test edeceğiz."
Hizmetkar şaşkınlıkla başını eğip çıktı.
Kael, masadaki çürümüş lekeye son kez baktı. Büyücü olmak istiyordu, parşömenlerin arasında huzur bulmak istiyordu. Ama annesi onu bir askere, bir savaş makinesine dönüştürecekti. İçindeki o "özel olma" hissi, yerini derin bir hayal kırıklığına ve korkuya bırakmıştı.
"Büyü yapmadan nasıl özel olabilirim ki?" diye fısıldadı Kael. "Ben sadece... boş bir kabuk muyum?"
Elyra, odadan çıkmadan önce durdu. Arkasını dönmeden konuştu. Sesi titriyordu ama Kael bunu görmedi.
"Özel olmak, hayatta kalmaktır Kael. Ve eğer o damarların sertleşmezse... kendi gücün seni öldürecek. Ben seni gömmek istemiyorum oğlum. Seni yaşatmak için, gerekirse canını yakarım."
Kapı kapandı.
Kael, sessiz odada, çürümüş bir tüy, kararmış bir masa ve yaklaşan zorlu günlerin ağırlığıyla baş başa kaldı. Sağ eli hala karıncalanıyordu. O karıncalanma, ona acı bir gerçeği fısıldıyordu:
O bir büyücü değildi. O, kontrol edemediği bir silahın kılıfıydı. Ve kılıf, kılıcı tutamayacak kadar zayıftı.
