Cherreads

Chapter 32 - TARÇIN KOKUSU VE KIRILMAYAN BAĞ

TARÇIN KOKUSU VE KIRILMAYAN BAĞ

Vael'thra Malikanesi'nin yüksek tavanlı hasta odasında zaman, ağdalı bir sıvı gibi yavaş akıyordu.

Kael gözlerini açtığında, burnuna dolan ilk koku kan veya yanık et kokusu değildi. Genzi yakan o metalik rün solüsyonlarının kokusu da gitmişti. Onun yerine, havada sıcak, tatlı ve güven veren bir koku asılıydı: Taze pişmiş ekmek ve tarçın.

Bu koku, Kael'in zihnindeki savaş alanını dağıtan bir sis çanı gibiydi.

Başını yastıktan hafifçe kaldırmaya çalıştı ama boynu kaskatı kesilmişti. Vücudu, sanki günlerce dayak yemiş gibi ağır ve sızılıydı. Göğsündeki sargılar, nefes alıp verdikçe gıcırdıyordu. Elyra'nın o vahşi tedavisi işe yaramıştı; Ruh Kanalları (sinir sistemi) artık yanmıyordu ama iyileşme süreci, bedenindeki tüm Hayati Zerreleri (hücreleri) yorgun düşürmüştü.

"Uyanmışsın," dedi yumuşak, melodik bir ses.

Kael başını çevirdi.

Pencerenin önündeki koltukta, kucağında bir kitapla oturan ablası Elyndra vardı.

Elyndra Vael'thra. Kael'in dünyasındaki tek saf renk. Annesi Elyra'nın o korkutucu, buz mavisi zekasının ve babası Valdor'un (Engerek) o karanlık mirasının aksine; Elyndra sadece huzurdu. Üzerinde un lekeleri olan sade bir elbise giymişti. Sarı saçları dağınık bir topuz yapılmıştı ve yüzünde, sabah güneşini kıskandıracak bir şefkat vardı.

Elyndra kitabı bırakıp hemen Kael'in yanına geldi. Elini Kael'in alnına koydu. Eli ne annesininki gibi buz gibiydi ne de Halid'inki gibi nasırlı ve sert. Eli ılıktı. İnsan eliydi.

"Ateşin düşmüş," dedi Elyndra, rahatlamış bir nefes vererek. "Annem... annem seni çok zorladı Kael. Ama seni kurtardı."

"Biliyorum," dedi Kael. Sesi çatallı ve kısıktı. Boğazı kurumuştu. "Su..."

Elyndra hemen sürahiye uzandı, bir bardağı doldurup Kael'in dudaklarına götürdü. Kael suyu içerken, ablasının gözlerindeki endişeyi okuyabiliyordu. Elyndra büyücü değildi. Tını (Mana) nedir bilmezdi, Kudret (Aura) ile savaşmazdı. O, bu evrenin vahşetinden korunmuş nadir çiçeklerden biriydi. Ve Kael, onu korumak için gerekirse kendi kollarını değil, ruhunu bile feda edebileceğini o an tekrar hissetti.

"Açsındır," dedi Elyndra, komodinin üzerindeki tepsiyi alırken. "Annem sana o iğrenç rün lapalarından yedirmemi istedi ama ben... ben sana daha iyi bir şey yaptım."

Tepside, dumanı tüten, içi et ve sebzelerle dolu, yoğun kıvamlı bir çorba ve yanında Elyndra'nın meşhur tarçınlı çörekleri vardı.

Kael yemeği gördüğü an, midesindeki o dipsiz kuyu, o korkunç Void açlığı uyanıp kükredi. Vücudu iyileşmek için yakıt istiyordu.

Elyndra, Kael'in titreyen ellerle kaşığı tutamayacağını anlayınca, yatağın kenarına oturdu.

"Ben yediririm," dedi. İtiraz kabul etmeyen o tatlı abla tonuyla.

Kael itiraz etmedi. Edecek gücü yoktu. Çorbanın ilk kaşığı midesine indiğinde, vücuduna yayılan sıcaklık, herhangi bir büyüden daha etkiliydi. Bu, yaşamın tadıydı.

"Malik nerede?" diye sordu Kael, lokmaların arasında.

Elyndra'nın yüzü hafifçe gölgelendi.

"Kapıda," dedi başıyla koridoru işaret ederek. "Dünden beri orada bekliyor. İçeri girmesi yasak değil ama... girmiyor. Utanıyor sanırım."

Kael kaşığı itti. Doymamıştı ama şu an açlıktan daha önemli bir mesele vardı.

"Onu çağır," dedi Kael.

"Kael, dinlenmen lazım," dedi Elyndra.

"Abla," dedi Kael, gözlerindeki o altın hare hafifçe parlayarak. "Lütfen. Onu çağır."

Elyndra iç çekti, tepsiyi kenara bıraktı ve kapıya gitti. Kapıyı aralayıp fısıldadı.

Birkaç saniye sonra, kapı gıcırtıyla açıldı ve Malik içeri girdi.

Oda bir anda küçülmüş gibiydi. Malik'in geniş omuzları ve o kaba saba cüssesi, bu narin hasta odasında eğreti duruyordu. Ama her zamanki o dik duruşu yoktu. Omuzları düşmüş, başı öne eğilmişti. Elleriyle oynuyordu. Yüzünde, hurdalıktaki o kazanın is ve kir izleri hala duruyordu. Yıkanmamıştı. Belki de o izleri bir ceza olarak taşıyordu.

Malik, yatağın ayak ucunda durdu. Kael'e bakamıyordu.

"Kaptan..." dedi Malik. Sesi, kırık bir taşın sesi gibi boğuktu. "Ben... ben özür dilerim. Benim yüzümden oldu. Oraya gitmemeliydik. O kuleye çıkmamalıydım."

Kael, sağlam olan sol elini kaldırıp Malik'i susturdu.

"Yanlış," dedi Kael. "Oraya gitmeliydik. Ve o kuleye çıkmalıydık."

Malik başını kaldırdı, şaşkınlıkla Kael'e baktı.

"Ama kolun..." dedi Malik, Kael'in sargılı göğsüne ve hareketsiz sağ koluna bakarak. "Neredeyse ölüyordun Kael. Baban Kessir Usta bana... bana çok kızdı ama annem (Elyra) kadar değil. Annenin bakışları... Kael, o kadın beni öldürebilirdi."

Kael hafifçe gülümsedi. Canı yanıyordu ama gülümsemek zorundaydı. Malik'in bu suçu sırtlanmasına izin veremezdi.

"Annem herkese öyle bakar Malik," dedi Kael. "Dinle beni. O kulede düşen sen değildin. Düşen bendim."

Malik kaşlarını çattı. "Ne saçmalıyorsun? Ben kaydım."

"Sen kaydın," dedi Kael, gözlerini tavana dikerek. "Ama ben... ben seni tutmak için yeterince güçlü değildim. Gücümü kullandım ama bedenim onu taşıyamadı. O siyah damarlar, o patlayan enerji... hepsi benim yetersizliğimdi. Eğer daha güçlü olsaydım, o metali tüy gibi havada tutabilirdim ve burnum bile kanamazdı."

Kael bakışlarını tekrar Malik'e çevirdi.

"Bu bir kaza değildi Malik. Bu bir dersti. Halid haklıydı. Bedenim kağıttan bir ev. Ve ben o evin içine ejderha sokmaya çalıştım."

Elyndra, köşede sessizce onları dinliyordu. Kardeşinin bu kadar olgun, bu kadar acımasızca dürüst konuşması onu hem gururlandırıyor hem de korkutuyordu. Yedi yaşında bir çocuk, kendi biyolojik sınırlarını analiz ediyordu.

Malik, yatağın kenarına yaklaştı. Elini cebine attı ve paslı, yamuk bir metal parçası çıkardı. Bu, hurdalıkta düştüğü o platformdan kopan bir perçindi.

"Bunu sakladım," dedi Malik, metali komodinin üzerine bırakarak. "Bir daha asla... asla senin beni kurtarmak için kendini parçalamana izin vermeyeceğim Kael. Yemin ederim. Babamın çekicini kaldıracak kadar güçleneceğim. Ve bir dahaki sefere... bir dahaki sefere ben seni tutacağım."

Kael, paslı metale baktı. Bu, aralarındaki sessiz bir yemindi.

"Anlaştık," dedi Kael. "Ama önce... şu çöreği ye. Elyndra'nın çöreklerini reddedersen, annemden daha korkunç olabilir."

Elyndra güldü ve atmosfer bir anda yumuşadı. Malik de gülümsedi, omuzlarındaki o ağır suçluluk yükü biraz olsun hafiflemişti. Çöreği aldı ve koca bir ısırıkla yarısını yedi.

"Hala sıcak," dedi Malik, ağzı doluyken. "Ve... lezzetli."

O gün, o odada üç çocuk, dışarıdaki dünyanın tehlikelerinden uzak, kısa bir anlığına sadece çocuk oldular.

Ama Kael'in zihni durmuyordu.

Malik ve Elyndra konuşurken, o sağ koluna odaklanmıştı. Kolu iyileşiyordu ama içindeki Ruh Kanalları değişmişti. Mühür (Kızıl Hüküm), o son patlamadan sonra daha sıkı, daha agresif bir hal almıştı.

Kael, annesinin kütüphanesinden aldığı o kitabı düşündü. İradenin Tahakkümü.

Hurdalıkta yaptığı hata neydi?

Kitap, "Gücü dışarıdan al ve yönlendir" diyordu. Kael ise gücü içeriden, Mühründen çekmiş ve dışarıya kusmuştu. Bir hortumu musluğa bağlamak yerine, barajın kapağını patlatmıştı.

"Yanlış kaynak," diye düşündü Kael, Malik'in gülüşünü izlerken. "Kendi depomu kullanmamalıyım. Kendi etimi yakıt olarak yakmamalıyım. Dışarıdaki enerjiyi... atmosferdeki o serbest Tınıyı kullanmanın bir yolunu bulmalıyım."

Bunu yapabilirdi. Yapmak zorundaydı. Çünkü bir dahaki sefere Malik düşerse, veya Elyndra tehlikeye girerse, Kael'in kolu kopma noktasına gelse bile durmayacağını biliyordu. Ve eğer durmazsa... ölecekti.

Akşama doğru Malik gitti. Elyndra, Kael uyuyana kadar başında bekledi ve sonra sessizce çıktı.

Kael, karanlık odada yalnız kaldı.

Sırtındaki Mühür, geceye karışan bir kalp atışı gibi, yastığının altında atıyordu.

Kael yatağından doğruldu. Baş dönmesi geçmişti. Açlığı, Elyndra'nın yemeğiyle bastırılmıştı.

Masanın üzerinde duran o yasaklı kitap, ay ışığında parlıyordu.

Annesi kitabı almamıştı. Belki unutmuştu, belki de... belki de Kael'in pes etmeyeceğini biliyordu.

Kael, yataktan kalktı. Bacakları titriyordu ama adımları kararlıydı. Kitabı aldı.

"Bir kez daha," diye fısıldadı. "Ama bu sefer patlama yok. Bu sefer... sadece dokunuş."

Yarın, Malik geldiğinde onu Eski Sera'ya götürecekti. Orası sessizdi. Orada kimse yoktu.

Ve Kael, o kitapta yazan "Dışsal Tahakküm" tekniğini çözecekti. Bedeni yanmadan büyü yapmanın yolunu bulacaktı. Ya da denerken bu sefer gerçekten kolunu koparacaktı.

Ama denemek zorundaydı. Çünkü çaresizlik, acıdan daha kötüydü.

Pencereden dışarı, Solgard'ın uyuyan ışıklarına baktı. Sağ gözündeki altın iris, karanlıkta bir kedi gözü gibi parladı.

"Ben bir kalkan değilim," dedi cama yansıyan aksine. "Ben... ben fırtınanın kendisiyim. Ve fırtınalar... fırtınalar kırılmaz."

More Chapters