Bilincinin kapandığı o karanlık dehlizde, zamanın bir anlamı yoktu.
Kael için dünya, kesik kesik gelen seslerden ve midesini altüst eden sarsıntılardan ibaretti. Birileri onu taşıyordu. Sırtı, kaba bir kumaşa ve sert, sıcak bir omuza yaslanmıştı. Adımlar ağırdı. Her adımda, zihninin içinde paslı bir çan çalıyor, o çınlama omurgasından aşağıya, Kızıl Hüküm Mührüne kadar inip orada patlıyordu.
"Dayan evlat... Az kaldı..."
Kessir Usta'nın sesiydi bu. Ocağın isi ve demirin pası sinmiş o kalın, güven veren sesi, şimdi endişeyle titriyordu.
Kael gözlerini aralamaya çalıştı ama kirpikleri birbirine yapışmıştı. Burnunun ucunda keskin, metalik bir koku vardı. Bu koku hurdalıktan gelmiyordu; kendi içinden, burnundan sızan kandan geliyordu. Damaklarında bakır tadı vardı.
"Ölmüyor değil mi baba?" Malik'in sesi. Ağlamamak için kendini zorlayan, boğuk bir hırıltı.
"Sus," dedi Kessir, nefes nefese. "Nefesini boşa harcama. Daha hızlı yürü."
Solgard'ın taş döşeli sokakları, ayaklarının altında akıp gidiyordu. Kael, Kessir'in sırtında sallanırken, bilinci bir yükselip bir alçalıyordu.
Sırtındaki Mühür, kızgın bir kömür parçası gibi derisine yapışmıştı. Mühür, sahibine işkence etmiyordu; tam tersine, Kael'in o hurdalıkta bilinçsizce açtığı ve Tını (Mana) okyanusunu serbest bıraktığı o çatlağı tıkamak için, derisinin altındaki eti büzüştürerek, damarları sıkarak bir set çekmeye çalışıyordu. Bu, bir yarayı dağlamak gibiydi. Koruyucuydu ama vahşiceydi.
Kael, bedeninin içinde garip bir boşluk hissetti. Sanki kasları erimiş, kemikleri jöleye dönmüştü. Kudret (Aura) rezervleri tamamen tükenmişti. O metal levhayı durdurmak, o havayı yoğunlaştırmak için harcadığı efor, yedi yaşındaki bedeninin biyolojik limitlerini paramparça etmişti.
"Vael'thra Malikanesi!" diye bağırdı Kessir.
Kael, demir kapıların gıcırtıyla açıldığını duydu. Sonra zemin değişti. Sokak taşlarının yerini, malikanenin pürüzsüz mermerleri aldı. Havanın kokusu değişti; is ve toz gitti, yerini soğuk lavanta ve balmumu kokusu aldı.
"Durun!"
Bu ses, bir emir kırbacı gibi havada şakladı.
Kessir Usta olduğu yerde dondu. Kael'in başı sarsıntıyla öne düştü.
Annesi. Elyra Vael'thra.
Kael, annesini göremiyordu ama varlığını hissedebiliyordu. Odaya girdiği an, havadaki statik elektrik artmış, mermerlerin soğukluğu daha da keskinleşmişti.
"Onu yere bırakın," dedi Elyra. Sesi endişeli bir annenin telaşını taşımıyordu. Bir cerrahın, bir mimarın, hasar görmüş bir yapıyı incelemeye gelirken takındığı o buz gibi profesyonellik vardı sesinde.
Kessir, Kael'i nazikçe ana salonun ortasındaki uzun, kadife kaplı sedire yatırdı.
"Leydim..." dedi Kessir, başını eğerek. "Hurdalıkta... bir kaza oldu. Bir şeyler düştü ve çocuk..."
"Ne düştüğünü biliyorum Kessir," dedi Elyra, Kessir'in sözünü keserek. Adımları mermer zeminde yankılandı. Kael'in yanına geldi. "Ve neyin onu tuttuğunu da biliyorum. Çıkın."
"Ama Leydim, Malik..."
"Çıkın!" Elyra'nın sesi yükselmedi ama tonu o kadar keskinleşti ki, salonun camları titreşti. "Oğluma yardım etmek istiyorsanız, bana alan bırakın. Hemen."
Kessir ve Malik'in uzaklaşan ayak sesleri duyuldu. Ağır kapı kapandı.
Kael ve annesi, o devasa salonda yalnız kaldılar.
Kael, gözlerini zorla araladı. Görüşü bulanıktı. Annesinin silueti, tepesinde karanlık bir kule gibi dikiliyordu. Elyra'nın yüzünde, Kael'in beklediği o anne şefkati yoktu. Gözleri, Kael'in kanlı yüzünde değil, göğsünün inip kalkışında ve boynundaki damarların atışındaydı.
"Bana bak Kael," dedi Elyra. Elini Kael'in alnına koydu. Eli serindi. "Beni duyuyor musun?"
"Evet..." diye fısıldadı Kael. Sesi, kurumuş yaprakların hışırtısı gibiydi.
Elyra, Kael'in gömleğini yakasından tuttuğu gibi yırttı. Düğmeler etrafa saçıldı. Kael'in göğsü ve karnı ortaya çıktı.
Gördüğü manzara, Elyra'nın soğuk maskesinde bile bir çatlak oluşturdu.
Kael'in sağ omzundan başlayıp göğsüne doğru yayılan, oradan da karın boşluğuna inen simsiyah, ağaç köküne benzeyen damarlar belirmişti. Bu damarlar derinin altında kabarmış, morarmış ve yer yer çatlayarak dışarı kan sızdırmıştı.
Bu, bir darbe izi değildi. Bu, İçsel Yanıktı.
Kael'in o ham, o vahşi Tınısı, Ruh Kanallarından (sinir sisteminden) geçerken, fiziksel bedeni bu yoğunluğa dayanamamış ve içeriden haşlanmıştı.
"Aptal çocuk," diye mırıldandı Elyra. Sesi titredi ama hemen toparlandı. Belindeki keseden obsidyen bir şişe ve gümüş bir iğne çıkardı.
"Canın yanacak," dedi Elyra, Kael'in gözlerinin içine bakarak. "Ama uyumana izin veremem. Eğer uyursan, Mühür seni tamamen kilitler ve bir daha uyanamazsın. Gözlerini açık tut."
Elyra, şişenin kapağını açtı. İçeriden, genzi yakan, keskin bir amonyak ve ezilmiş rün taşı kokusu yayıldı.
Elyra, sıvıyı Kael'in göğsündeki o siyah damarların üzerine döktü.
COSSS!
Kael'in sırtı yay gibi gerildi. Ağzından boğuk bir çığlık kaçtı.
Sıvı, asit gibi yakıyordu. Ama deriyi değil, derinin altındaki o yanlış enerjiyi hedefliyordu. Kael, göğsünün içinde binlerce iğnenin gezindiğini hissetti.
"Filtreyi aç Kael," diye emretti Elyra. "Direnmeyi bırak. Acıyı kabul et. Mührüne söyle, bu zehir değil, bu ilaç."
Kael, dişlerini birbirine kenetledi. Bilinci kayıp gidiyordu ama annesinin sesi onu bir çapa gibi tutuyordu. Sırtındaki Mühre odaklandı. O nabız gibi atan kitleye.
İzin ver, dedi içinden. Annem... izin ver.
Mühür, bir anlık tereddütten sonra gevşedi. Kael'in sırtındaki o dayanılmaz baskı azaldı. Elyra'nın döktüğü sıvı, derinin altına nüfuz etmeye, o siyahlaşmış damarları temizlemeye başladı.
Ama iyileşme bedava değildi.
Kael, aniden midesinde korkunç, dipsiz bir boşluk hissetti. Sanki aylardır yemek yememiş gibiydi. Vücudu, hasarlı dokuları onarmak, o yanmış yolları yeniden inşa etmek için Hayati Zerrelerinde depolanan tüm enerjiyi, tüm yağı ve şekeri bir anda yakmaya başladı.
Kael'in yanakları, gözle görülür bir hızla çöktü. Gözlerinin feri söndü. Cildi grileşti.
"Açım..." diye inledi Kael. Sesi bir deri bir kemik kalmış birinin hırıltısıydı. "Anne... çok açım."
"Biliyorum," dedi Elyra, işlemi durdurmadan. Alnından terler akıyordu. "Dayan. Damarlarını açıyorum. Eğer şimdi durursam kangren olursun. Ye onu Kael. İçindeki acıyı ye."
Elyra, yanında getirdiği, üzerinde parlayan rünler olan yoğun, jöle kıvamındaki bir besin macununu Kael'in ağzına zorla tıktı.
"Yut!"
Kael, tadını bile almadan yuttu. Midesi, o küçük lokmayı saniyesinde öğüttü ve kana karıştırdı. Enerji, bir damla suyun çöle düşmesi gibi anında buharlaştı ama Kael'i hayatta tuttu.
Dakikalar saatler gibi geçti.
Sonunda, Kael'in göğsündeki o korkunç siyahlık solmaya, yerini kızarık, tahriş olmuş ama canlı bir dokuya bırakmaya başladı. Damarların rengi siyahtan maviye döndü.
Elyra, elindeki boş şişeyi yere bıraktı ve derin bir nefes vererek sedirin kenarına çöktü. Ellerini dizlerine koydu. Titriyordu.
"Yaptın," dedi Elyra, sessizce. "Ölmedin."
Kael, başını çevirip annesine baktı. Kendini o kadar hafif, o kadar boş hissediyordu ki, sanki yerçekimi onu tutmasa tavana uçacaktı.
"Malik..." dedi Kael. "O iyi mi?"
Elyra, oğluna şaşkınlıkla baktı. Kendisi ölümden dönmüştü ama ilk sorduğu şey arkadaşıydı.
"O iyi," dedi Elyra, sertçe. "Babasıyla dışarıda bekliyor. Muhtemelen kendini suçluyor. Ve haklı da. Oraya gitmemeliydiniz."
Elyra ayağa kalktı. Yüzündeki o profesyonel maske tekrar yerine oturdu.
"Bugün bir şey öğrendin Kael," dedi, Kael'in üzerini temiz bir örtüyle örterken. "Bedenin... senin en büyük düşmanın. Ruhun bir ejderha olabilir ama bedenin kağıttan bir ev. O metal yığınını durdurmak için kullandığın güç, senin biyolojik kapasitenin on katıydı. Eğer bir saniye daha devam etseydin, kalbin patlardı."
"Ama Malik ölecekti," dedi Kael.
"Herkes ölür Kael," dedi Elyra. Sesi buz gibiydi. "Ama sen... sen kendini feda edemezsin. Sen sıradan bir çocuk değilsin. Senin hayatın, sadece sana ait değil."
Elyra, salonun kapısına doğru yürüdü.
"Hizmetçiler sana yemek getirecek. Bolca yemek. Vücudun şu an kendini sindiriyor. Doyana kadar ye. Ve bu odadan çıkma."
Kapı açıldı. Dışarıda bekleyen Kessir ve Malik'in gölgeleri içeri düştü.
Elyra onlara bir şey demeden yanlarından geçip gitti.
Malik, kapı aralığından başını uzattı. Yüzü is ve gözyaşı izleriyle doluydu. Kael'in yaşadığını görünce omuzları düştü, derin bir nefes aldı.
"Kaptan?" dedi Malik fısıltıyla. "Hala bizimle misin?"
Kael, zayıfça gülümsedi. Sağ elini kaldırmaya çalıştı ama kolu külçe gibi ağırdı. Sadece parmaklarını oynatabildi.
"Buradayım," dedi.
Ama içinden, o Tını okyanusu hala dalgalanıyordu. Mühür onu kurtarmıştı evet, ama aynı zamanda ona bir ders vermişti.
Güç, bedelsiz değildi. Ve Kael'in bedeni, bu faturayı ödemek için çok zayıftı.
O gece, Kael Vael'thra lüks yatağında değil, salonun o sert sedirinde, midesindeki o korkunç, bitmek bilmeyen açlıkla uyumaya çalıştı.
Artık biliyordu. Büyü, parmak şıklatmak değildi. Büyü, kendi etinden parça koparıp ateşe atmaktı. Ve eğer ateşi besleyecek kadar güçlü (Kudretli) değilsen, ateş seni yerdi.
