Cherreads

Chapter 30 - PASLI CENNET VE KESİK NEFES

 PASLI CENNET VE KESİK NEFES

Vael'thra Malikanesi'nin kütüphanesinde, ağır kadife perdelerin arasından süzülen tozlu ışık huzmeleri, Elyra'nın çalışma masasının üzerine düşüyordu. Odanın içi parşömen, mürekkep ve kurumuş lavanta kokuyordu. Bu koku, Kael için güvenliğin ama aynı zamanda tutsaklığın kokusuydu.

Kael, annesinin masasının önünde, ellerini arkasında kenetlemiş bir şekilde duruyordu. Duruşu, yedi yaşında bir çocuktan beklenmeyecek kadar dik ve ciddiydi. Sağ kolundaki sargılar, gömleğinin altından hafifçe kabarıyordu ama artık ağrı hissetmiyordu. Sadece... bir boşluk hissi vardı.

Elyra, elindeki rün haritasından başını kaldırmadan konuştu.

"Hayır Kael."

"Neden?" diye sordu Kael. Sesi isyankar değil, sorgulayıcıydı.

"Çünkü dışarısı senin için güvenli değil," dedi Elyra, kalemi hokkaya batırırken. "Ve sen de dışarısı için güvenli değilsin. Dün bahçede suyu durdurdun. Ondan önceki gün elmayı saptırdın. Kontrolün henüz pamuk ipliğine bağlı."

Kael bir adım öne çıktı.

"Kontrol, denemeden öğrenilmez anne," dedi. Bu cümle, bir çocuğun ağzından çıkmış gibi değildi. Sanki Elyra'nın kendi yazdığı kitaplardan birinden alıntılanmıştı. "Burada, bu duvarların arasında, sadece teoriyi biliyorum. Ama Malik... Malik bana pratiği gösteriyor. Metalin nasıl büküldüğünü, çekicin nereye vurması gerektiğini."

Elyra durdu. Kalemi bıraktı ve gözlüğünü çıkarıp oğluna baktı. Okyanus mavisi ve erimiş altın rengi o iki göz, ona meydan okumuyor, sadece bir hakikat sunuyordu.

"Kessir'in atölyesi," dedi Kael, sesini yumuşatarak. "Sadece oraya gideceğiz. Hurdalığa. Orada kimse yok. Sadece paslı metal yığınları. Kimseye zarar veremem."

Elyra derin bir nefes verdi. Kael'in bu mantıklı, soğukkanlı ısrarı karşısında duvarlarının çatladığını hissediyordu. Oğlu büyüyordu. Ve onu sonsuza kadar fanusun içinde tutamazdı.

"Kessir Usta orada olacak mı?"

"Evet," dedi Kael. "Malik ile birlikte. Sadece... biraz demir kokusu almak istiyorum. Burası çok fazla kağıt kokuyor."

Elyra'nın dudaklarında hafif, hüzünlü bir tebessüm belirdi.

"Pekala," dedi Elyra. "Muhafızlar kapıda bekleyecek. Ve gün batmadan döneceksiniz. En ufak bir sızı, en ufak bir baş ağrısı hissedersen, Malik'e söyleyeceksin ve seni eve getirecek. Anlaşıldı mı?"

"Anlaşıldı," dedi Kael. İçindeki Tını (Mana), heyecanla hafifçe dalgalandı ama Kael onu bastırdı.

--------------------------------------------------------------------------------

Yarım saat sonra, Kael ve Malik, Solgard'ın alt mahallelerine, demirciler çarşısının arkasındaki o devasa hurdalığa varmışlardı.

Burası, Malik'in babası Kessir Orm'un krallığıydı.

Şehrin atık metalleri, kırık zırhları, paslanmış savaş arabaları ve işlevini yitirmiş devasa çarklar burada, gökyüzüne uzanan paslı tepeler oluşturuyordu. Havası ağır, metalik ve isliydi. Ama Kael için bu koku, özgürlüğün kokusuydu.

"İşte burası Kaptan!" dedi Malik, kollarını iki yana açarak. "Paslı Cennet!"

Kael, etrafındaki metal yığınlarına baktı. Her bir parçanın bir hikayesi, bir hafızası vardı. Bir zamanlar bir şövalyenin göğsünü koruyan ama şimdi delinmiş bir göğüs plakası... Bir zamanlar suyu taşıyan ama şimdi kurumuş devasa bir boru...

"Dikkatli olun veletler!" diye bağırdı Kessir Usta, atölyenin kapısından. Elindeki balyozla kızgın bir demiri dövüyordu. "Yığınların tepesine tırmanmayın! Dengesizdirler!"

"Tamam baba!" diye bağırdı Malik ve Kael'e göz kırptı. "Merak etme, sadece 'azıcık' tırmanacağız."

İki çocuk, hurdalığın labirent gibi kıvrılan yollarına daldılar.

Malik, burayı avucunun içi gibi biliyordu. Kael'e en ilginç parçaları gösteriyordu.

"Bak buna," dedi Malik, devasa, dişli bir çarkın önünde durarak. "Bu, eski sur kapılarından birinin mekanizmasıymış. Babam bunu eritip bana bir kalkan yapacağını söyledi. Ama bence çok ağır."

Kael elini paslı metale koydu. Metal soğuktu ama Kael onun içindeki yoğunluğu, Kudret (Aura) potansiyelini hissedebiliyordu.

"Ağır değil," dedi Kael. "Sadece yoğun. Eğer doğru yerden tutarsan tüy gibi gelir."

Malik güldü. "Sen ve senin şu garip lafların. Hadi gel, sana 'Kule'yi göstereceğim."

'Kule', hurdalığın en arka kısmında, üst üste yığılmış eski kuşatma araçları ve metal plakalardan oluşan, on metre yüksekliğinde, derme çatma bir yapıydı. Tehlikeli görünüyordu. Paslı, gıcırtılı ve her an yıkılacakmış gibi duran bir metal yığını.

Ama iki çocuk için orası bir kaleydi.

Malik önden tırmanmaya başladı. Güçlü kollarıyla metal çıkıntılara tutunuyor, kendini yukarı çekiyordu. Kael onu takip etti. Sağ kolunu fazla zorlamamaya çalışarak, daha çok bacaklarını ve dengesini kullanıyordu.

Zirveye ulaştıklarında, Solgard'ın manzarası ayaklarının altındaydı. Uzakta parlayan saray, aşağıda tüten bacalar.

"Buradan bakınca," dedi Malik, nefes nefese oturarak, "herkes karınca gibi görünüyor."

Kael ayakta durdu. Rüzgar saçlarını savuruyordu.

"Karınca değil," dedi Kael. "Çarkın dişlileri. Herkes bir yere dönüyor."

Tam o sırada, Malik'in oturduğu metal plaka, altındaki desteğin çürümesiyle birlikte, metalik bir inlemeyle gıcırdadı.

GIIIIYK.

Her şey çok hızlı oldu.

Kule değil ama Malik'in üzerinde durduğu o geniş, paslı plaka kaydı. Malik dengesini kaybetti.

"Kael!"

Malik, tutunacak bir yer aradı ama elleri paslı yüzeyden kaydı. Aşağıya, beş metre alttaki sivri metal yığınlarının üzerine doğru düşmeye başladı.

Kael'in zihni durdu. Düşünceler sustu.

Gözünün önünde, arkadaşının bedeni boşluğa yuvarlanıyordu. Aşağıdaki o sivri demirler... Eğer Malik oraya düşerse, Demir Derisi bile onu kurtaramazdı.

Kael elini uzattı.

Bu bir refleks değildi. Bu bir karardı.

O an, annesinin uyarılarını, Mührün acısını, damarlarının yanmasını unuttu. Tek bir gerçek vardı: Malik düşmemeliydi.

Kael'in sağ gözündeki altın hare, gün ışığını bastıracak kadar parlak bir şekilde yandı.

Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, sahibinin bu yoğun, bu panik dolu çağrısına vahşice cevap verdi. Kilitler zorlandı. Barajın kapakları, Kael'in iradesiyle değil, korkusuyla aralandı.

Kael, elini Malik'e değil, Malik'in üzerine düşeceği o sivri metal yığınına, o hurda kütlesine doğrulttu.

DUR.

Bu kelimeyi bağırmadı. Bu kelimeyi, Tını (Mana) ile uzay-zamanın dokusuna kazıdı.

Kael'in avucundan, siyah ve mor hareli, gözle görülür bir şok dalgası fışkırdı. Bu bir rüzgar değildi. Bu, havanın yoğunluğunu ve yerçekiminin yönünü büken bir İrade Bükümüydü.

Malik havada çığlık atarken, altındaki o sivri demir yığını ve hava kütlesi, Kael'in gücüyle karşılaştı.

Ancak Kael'in tecrübesizliği ve gücün hamlığı, beklediği sonucu vermedi.

Metaller donmadı.

Metallerin arasındaki hava o kadar yoğunlaştı, o kadar sıkıştı ki, Malik'in düşüşünü yavaşlatan, jöle kıvamında, görünmez bir yastığa dönüştü.

Ama bedeli vardı.

Kael'in kolu, sanki bir topun namlusuymuş gibi geriye tepti. Omuz ekleminden tok bir KÜT sesi geldi.

Malik, o yoğunlaşmış hava yastığına çarptı. Hızı kesildi. Ama durmadı. Yavaşlamış bir şekilde, metal yığınlarının üzerine, daha yumuşak bir şekilde yuvarlandı.

GÜM.

Malik yere çarptı ama delinmedi. Sadece yuvarlandı ve durdu.

Kael ise olduğu yerde, kulenin tepesinde kaldı.

Sağ kolu... yanıyordu.

Daha önceki sızlamalara benzemiyordu. Bu sefer, damarlarının içinden kaynar kurşun akıtılmış gibiydi. Burnundan sıcak bir sıvı boşaldı ve dudaklarının üzerine damladı. Kan.

Gözleri karardı. Dizlerinin bağı çözüldü.

Olduğu yere, o paslı metalin üzerine yığıldı. Vücudu titremeye başladı. Dişleri birbirine o kadar sert çarpıyordu ki, çenesi ağrıyordu. Hayati Zerreleri, bu ani ve devasa enerji boşalımını karşılamak için vücudundaki tüm şekeri, tüm enerjiyi tüketmişti.

Aşağıdan Malik'in sesi geldi. Korku dolu, titrek bir ses.

"Kael? Kael! İyi misin?"

Kael cevap veremedi. Boğazı kurumuştu. Sadece gökyüzüne, o gri bulutlara baktı.

"Tuttum..." diye fısıldadı. Sesi bir hırıltıdan ibaretti. "Düşmedi."

Hurdalığın gölgeli bir köşesinde, eski bir vinç kulesinin tepesinde, tüm bu sahneyi izleyen bir siluet vardı.

Rüzgar, adamın pelerinini hafifçe dalgalandırıyordu ama o, heykel gibi hareketsizdi.

Halid ibn Valyr.

Çölün Gölgesi, aşağıda yatan, burnu kanayan ve titreyen çocuğa bakıyordu. Gözlerinde ne bir endişe ne de bir şefkat vardı. Sadece, yeni dövülmüş bir kılıcın keskinliğini test eden bir ustanın soğuk analizi vardı.

Kael'in yaptığı şeyi görmüştü. Çocuğun Malik'i havada tutmadığını, Malik'in düşeceği yerdeki "Havayı" katılaştırdığını görmüştü. Bu, bir büyücü refleksi değildi. Bu, maddenin doğasına yapılan bir müdahaleydi.

Halid, elindeki küçük deftere kısa bir not aldı.

"Güç: Ham ve Yıkıcı. İrade: Koruyucu. Beden: Yetersiz."

Halid defteri kapattı. Aşağı inip yardım etmedi. Kessir Usta'nın koşarak geldiğini ve Malik'in bağırışlarını duydu. Çocukların bu travmayı yaşaması, birbirlerine sarılması gerekiyordu. Müdahale etmek, dersi bölerdi.

"Potansiyel var," diye mırıldandı Halid, gölgelerin içine geri çekilirken. Sesi rüzgarla karışıp kayboldu. "Ama disiplin şart. Yoksa o çocuk, kendini kurtarmaya çalışırken dünyayı yakacak."

Kessir, kulenin tepesine tırmanıp Kael'i kucakladığında, çocuk baygındı. Sağ kolu, gömleğinin altında kapkara kesilmiş damarlarla zonkluyordu.

"Ne yaptın evlat?" diye sordu Kessir, dehşet içinde. "Ne yaptın?"

Kael duymadı. O sırada, bilincinin derinliklerinde, o karanlık okyanusun dibinde sürükleniyor, Mührün kapaklarının gürültüyle kapanışını dinliyordu.

Malik aşağıda, sıyrıklar içindeki yüzünü silerek yukarı bakıyordu. Kendi hayatını kurtaran şeyin ne olduğunu anlamamıştı ama Kael'in bunun bedelini ödediğini biliyordu. O gün, o hurdalıkta, iki çocuğun arasındaki bağ, kan ve pasla mühürlendi.

Ve gölgelerdeki adam, eğitim planını zihninde çoktan hazırlamıştı.

More Chapters