BOŞLUĞUN MATEMATİĞİ VE ELMA
Sabahın soluk ışıkları, Vael'thra Malikanesi'nin kurşun kaplamalı pencerelerinden süzülerek Kael'in kucağındaki ağır, deri ciltli kitabın üzerine düşüyordu.
Oda sessizdi. Kael, yatağında bağdaş kurmuş, annesi Elyra'nın dün gece çalışma masasına bıraktığı kitabı inceliyordu. Kitabın kapağında yazar ismi yoktu, sadece gümüşle işlenmiş, iç içe geçmiş üç halka sembolü vardı. Başlığı ise el yazısıyla atılmıştı: Tınlaşımın Reddi ve Negatif Alan Teorisi.
Bu, Akademi'nin birinci sınıf öğrencilerine okutulan o neşeli "Ateş Nasıl Yakılır?" kitaplarından biri değildi. Bu, var olan bir enerjiyi yok etmenin, susturmanın veya yönünü değiştirmenin ağır, kasvetli teorilerini içeren bir başvuru kaynağıydı. Annesi bu kitabı ona verirken tek bir şart koşmuştu: "Uygulamak yok. Sadece oku. İçindeki okyanusun dilini öğren."
Kael, parmağını sararmış sayfanın üzerinde gezdirdi.
"...Madde, Tını'nın (Mana) yoğunlaşmış halidir. Bir büyücü, ateşi yaratmak için boşluğa 'Yan' emrini verir. Ancak bir Reddedici (Nullifier), ateşi söndürmek için su kullanmaz; ateşe 'Yanma hakkın yok' der. Bu, enerji harcamak değil, enerjiyi haddini bildirmektir."
Kael başını kaldırdı ve pencereden dışarı, gri gökyüzüne baktı.
"Yaratmak değil," diye fısıldadı. "Haddini bildirmek."
Dün geceki o ışık kelebeği olayı... Kael, kelebeğe fiziksel bir güç uygulamamıştı. Sadece onun uçma eylemini, o anki gerçeklikten silmişti. Sonuç; ışık katılaşmış, ağırlaşmış ve düşmüştü.
Kapı hafifçe tıklatıldı ve ardından aralandı.
"Kaptan?" dedi tanıdık, kalın bir ses. "Hala o tozlu sayfalarla mı savaşıyorsun?"
Malik'ti.
Kessir'in oğlu, demirci çırağı ve Kael'in dış dünyadaki tek bağlantısı. Malik, üzerinde demirci önlüğü olmasa da, geniş omuzları ve yapılı gövdesiyle odaya girdiği an mekanı daraltıyordu. Elinde iki tane yeşil elma vardı.
"Annem izin verdi mi?" diye sordu Kael, kitabı kapatırken.
Malik sırıttı, elmalardan birini havaya atıp tuttu. "Leydi Elyra, 'Bahçeden çıkmamak şartıyla' dedi. Ayrıca, seni çok yorarsam beni örs niyetine kullanacağını da ekledi. Şaka yaptığını sanmıyorum."
Kael hafifçe gülümsedi. Annesinin tehditleri genelde şaka olmazdı.
"Gidelim," dedi Kael yataktan kalkarak. Sağ kolu hala sargıdaydı ama dünkü o korkunç sızı, yerini donuk, karıncalanan bir uyuşukluğa bırakmıştı. Mühür (Kızıl Hüküm), sızıntıyı geri çekmiş, hasarlı Hayati Zerreleri onarmaya başlamıştı.
Malikanenin iç bahçesi, yüksek taş duvarlarla çevrili, dış dünyanın gürültüsünden yalıtılmış bir sığınaktı. Ortadaki süs havuzundan dökülen suyun sesi, rüzgarın yapraklar arasındaki hışırtısına karışıyordu.
Kael ve Malik, havuzun kenarındaki taş banka oturdular.
Malik, elmayı ısırdı ve Kael'e baktı. Gözlerinde endişe ile karışık bir hayranlık vardı.
"Dün gece..." dedi Malik, ağzındakini yutarak. "Hizmetçiler konuşuyordu. Prensesin ağlayarak gittiğini söylediler. Ve senin odandan garip bir... basınç yayıldığını."
"Prensesi korkuttum," dedi Kael, suya bakarak. "İstemeden."
"Senin suçun değil," dedi Malik omuz silkerek. "O fazla parlak. Sen ise... sen gölgesin Kael. Gölge, ışığı yutar. Bu doğanın kanunu."
Kael, Malik'in bu basit ama derin tespitine şaşırdı. Bazen bu kaba saba çocuğun içinde yaşlı bir bilge saklanıyor gibiydi.
"Bir şey denemek istiyorum," dedi Kael. "Ama bu sefer patlamak yok. Bayılmak yok. Sadece... kontrol."
Kael, havuzun durgun suyuna odaklandı.
Annesinin kitabındaki o cümle zihninde yankılandı: "...Enerji harcamak değil, enerjiyi haddini bildirmektir."
Mührüne uzandı. Ama kapakları açmadı. Okyanusu çağırmadı. Sadece Mührün yaydığı o doğal, ağır "Varlık" hissini, o Boşluk (Void) aurasını zihninin ucuna topladı.
Gözlerini suya dikti.
Suyun yüzeyi, esen rüzgarla hafifçe titriyor, küçük halkalar oluşturuyordu.
Kael, suya "Don" demedi. "Buharlaş" demedi.
Sadece suyun "Hareket Etme" yetkisini, o anlık koordinattan, iradesiyle veto etti.
Dur, dedi zihni. Titreşme.
Bu bir büyü sözü değildi. Elini bile kaldırmadı. Sadece baktı.
Ve aniden...
Havuzun Kael'e yakın olan kısmındaki suyun yüzeyi, cam gibi pürüzsüzleşti. Rüzgar esmeye devam ediyordu, Malik'in nefesi havayı dalgalandırıyordu ama o su kütlesi, fizik kurallarına aykırı bir şekilde mutlak bir hareketsizliğe gömüldü.
Buz tutmamıştı. Rengi değişmemişti.
Sadece... "Sıvı olma" özelliğinin getirdiği o çalkalanma eylemi, Kael'in bakışları altında iptal edilmişti. Su, ölü bir madde gibi, grileşmiş bir yansımayla durdu.
Kael'in şakağında keskin, ince bir sızı belirdi.
Sanki beyninin içine, gözünün arkasına, görünmez bir iğne batırılmıştı.
"Ah..." Kael elini şakağına götürdü.
Malik elmayı yemeyi bıraktı. Gözleri faltaşı gibi açılmış, suya bakıyordu.
"Kael..." dedi fısıltıyla. "Suya ne yaptın? Su... küsmüş gibi duruyor."
Malik uzandı ve parmağını o hareketsiz su kütlesine daldırdı.
Normalde parmağını soktuğunda halkalar oluşması gerekirdi. Ama su, yoğun bir jel ya da ağır bir cıva gibi davrandı. Malik'in parmağı içeri girdi ama yüzeyde tek bir dalgalanma olmadı. Su, Malik'in parmağını yuttu ama tepki vermedi.
"Soğuk değil," dedi Malik. "Ama... yanlış hissettiriyor. Sanki orada su yokmuş gibi."
Kael'in başındaki ağrı arttı. Burnundan sıcak bir sıvının süzüldüğünü hissetti. Elini burnuna götürdü; parmaklarına bulaşan şey kandı.
Konsantrasyonu bozuldu.
ŞLOP.
Odaklanma bittiği an, su bir anda kendine geldi. Bastırılmış olan tüm o kinetik enerji serbest kaldı ve havuzun suyu hiddetle çalkalanıp dışarı taştı. Fizik kuralları, gecikmeli olarak geri dönmüştü.
Kael geriye yaslandı, nefes nefese kalmıştı.
"İyi misin?" Malik hemen yanına geldi, elindeki elmayı bıraktı.
"İyiyim," dedi Kael, burnundaki kanı koluna silerek. "Sadece... zihnim yoruldu. Damarlarım yanmadı Malik. Kolum sızlamadı. Sadece başım ağrıyor."
Bu, Kael için büyük bir zaferdi.
Genelde güç kullandığında vücudu iflas eder, günlerce yatardı. Şimdi ise sadece bir burun kanaması ve baş ağrısı vardı. Demek ki yöntem buydu: Gücü damarlarından akıtmak (büyücü gibi) yerine, gücü zihninden bir mercek gibi yansıtmak (irade bükümü).
"Sen normalsin," dedi Malik, havuzun kenarındaki ıslaklığa bakarak. "Sadece... kuralların farklı."
Malik, yere düşen elmasını aldı, gömleğine silip ısırdı. Sonra cebinden diğer elmayı çıkardı.
"Yakala," dedi ve elmayı Kael'e fırlattı.
Kael'in refleksleri devreye girdi. Ama elini kaldırmak yerine, zihnindeki o yeni keşfettiği kası kullandı.
Elma havada kavis çizerek yüzüne doğru geliyordu.
Kael, elmayı durdurmaya çalışmadı. Bu çok enerji isterdi.
Sadece elmanın "Yörüngesini" beğenmedi.
Bana değme, dedi iradesi.
Sağ gözündeki altın hare, gün ışığında belli belirsiz parladı.
Elma, Kael'in yüzüne on santim kala, sanki görünmez, kaygan bir hava akımına çarpmış gibi aniden yön değiştirdi.
Kael elini bile kıpırdatmamıştı.
Elma, fizik kurallarına aykırı bir açıyla sola saptı, Kael'in kulağının dibinden vızıldayarak geçti ve arkasındaki çimlere düştü.
POF.
Kael'in başındaki ağrı, bir anlığına zonkladı ve geçti.
Malik ağzı açık kaldı.
"Bunu..." dedi Malik, lokmasını yutmaya çalışarak. "Bunu nasıl yaptın? Elinle vurmadın. Rüzgar da yok."
"İrade," dedi Kael. Kendisi de şaşkındı. "Ona dokunmadım Malik. Sadece... gitmesini istedim. O da gitti."
Kael, yerdeki elmayı aldı. Elma sağlamdı. Çürümemişti. Yanmamıştı. Sadece rotası değişmişti.
"Eskiden," dedi Kael, elmayı incelerken, "dokunduğum şeyi yok ediyordum. Çünkü içimdeki güç 'Yok Et' emriyle çalışıyordu. Ama şimdi... şimdi sadece 'Değiştir' diyorum."
Malik güldü. Kaba, neşeli bir kahkaha attı ve Kael'in omzuna, o ağır eliyle dostça vurdu. Kael sendeledi ama düşmedi. Kudreti (Aurası), bu fiziksel darbeye karşı bedenini otomatik olarak sertleştirmişti.
"Biliyor musun Kaptan," dedi Malik. "Bence sen büyücü değilsin. Sen... sen dünyanın en inatçı insanısın. Dünya sana elma atıyor, sen 'Hayır' diyorsun ve elma seni dinliyor."
Kael gülümsedi. Bu, uzun zamandır yüzüne yayılan ilk gerçek gülümsemeydi.
Tam o sırada, balkonun kapısı açıldı.
Annesi Elyra, yukarıdan onları izliyordu. Yüzünde her zamanki o okunamaz, ciddi ifade vardı. Ama gözlerinde... o sert bakışların ardında bir rahatlama kırıntısı seçilebiliyordu. Kael'in suyu durdurduğunu, elmayı saptırdığını görmüştü. Ve en önemlisi, oğlunun hala ayakta olduğunu, acıdan kıvranmadığını görmüştü.
"Kael," diye seslendi Elyra.
Kael ve Malik hemen toparlandı.
"Efendim anne?"
Elyra, korkuluklara yaslandı.
"Kontrolün gelişiyor," dedi. "Ama burnun kanıyor. Sınırlarını zorlama. Beynin de bir kas gibidir Kael, fazla yüklersen kopar."
Sonra Malik'e baktı.
"Ve sen Malik. Oğluma kalkan olmayı bırak. O camdan değil. Düşmesine izin ver ki kalkmayı öğrensin."
Malik başını eğdi. "Emredersiniz Leydim."
Elyra içeri dönerken durdu.
"Yarın," dedi arkasına bakmadan. "Yarın Kessir'in atölyesine gidebilirsiniz. Hurdalıkta... işinize yarayacak metaller olabilir. Ama yanınızda muhafızlar olacak. Ve gün batmadan döneceksiniz."
Kael'in kalbi hızla çarptı.
Dışarı çıkmak. Sadece bahçeye değil, şehre, demire ve ateşe gitmek.
Malik, Kael'e döndü ve göz kırptı.
"Duydun mu Kaptan?" dedi fısıltıyla. "Hurdalık. Babamın 'Paslı Cennet' dediği yer. Orada öyle şeyler var ki... belki senin şu 'İrade' numaranla paslı bir kılıcı bile dans ettiririz."
Kael, elindeki elmayı sıktı.
"Gidelim," dedi. "Artık beklemekten yoruldum."
O gün, Vael'thra bahçesinde bir felaket yaşanmadı. Bir patlama olmadı. Sadece iki çocuk, bir elma ve suyun inatçı sessizliği vardı.
Ama Kael o gün, hayatını kurtaracak en önemli dersi öğrenmişti: Okyanusu durdurmaya çalışmak intihardı. Ama okyanusa yön vermek... işte bu, sanattı.
