Cherreads

Chapter 27 - SESSİZLİĞİN AĞIRLIĞI

BÖLÜM 27: YANIK PARMAKLAR VE SÖNEN MUM

Vael'thra Malikanesi'nin taş duvarları, sabahın kör ışıklarını soğururken, Kael odasında tavanı izliyordu.

Dün geceki o kaos, o ışık kelebeğinin taşa dönüşmesi ve Sera'nın dehşet dolu bakışları zihninde flu bir rüyaya dönüşmüştü. Geriye kalan tek gerçeklik, sağ kolundaki o donuk, metalik sızıydı.

Kael, yorganın altından sağ elini çıkardı ve yüzüne yaklaştırdı.

Kolu çürümemişti. Kopmamıştı. Annesi Elyra'nın gece yaptığı o "biyolojik iflas" konuşmaları belki de sadece bir uyarıydı. Kolu yerindeydi ama... yabancıydı.

Parmak uçları grileşmişti. Sanki soğuk bir kış günü eldivensiz dışarıda kalmış gibi hissizdi. Derisinin altındaki Ruh Kanalları (sinirler), dün gece içlerinden geçen o yoğun ve yasaklı Tını (Mana) akışıyla kavrulmuştu. Yanık izi yoktu ama içeride, derinlerde bir şeyler küsmüştü.

Kael elini yumruk yapmaya çalıştı.

Parmakları itaat etti ama hareketleri yavaştı. Eklemleri paslanmış bir kapı menteşesi gibi gıcırdıyor hissi veriyordu. Acı yoktu; sadece ağır, rahatsız edici bir uyuşukluk vardı.

"Demek bedeli bu," diye fısıldadı kendi kendine. Sesi, sabahın sessizliğinde çatlak çıktı. "İstemek yetmiyor. Taşımak gerekiyor."

Kapı, yumuşak bir tıklatmanın ardından açıldı.

Annesi Elyra içeri girdi. Elinde şifalı otların keskin kokusunu yayan buharı tüten bir kase ve temiz sargı bezleri vardı. Yüzünde dün geceki o dehşet ifadesi yoktu; yerini yorgun ama kontrollü bir annenin ciddiyeti almıştı.

Elyra tepsiyi komodine bıraktı ve Kael'in yatağının kenarına oturdu. Elini uzatıp Kael'in alnını kontrol etti. Eli serindi.

"Ateşin düşmüş," dedi Elyra. "Mühür, sızıntıyı geri çekmiş. Şanslısın Kael. Vücudunun Hayati Zerreleri (hücreleri) sandığımdan daha dirençli çıktı. Drasly kanı, kendini onarmayı biliyor."

Kael, grileşmiş elini annesine gösterdi. "Bu geçecek mi?"

"Geçecek," dedi Elyra, sargı bezini açarken. "Ama bir iz kalacak. Rengi düzelmeyebilir. Bu sana bir hatırlatma olsun. O elinle... o elinle dünyaya dokunmadın Kael. O elinle dünyaya vurdun. Ve dünya da sana geri vurdu."

Elyra, Kael'in eline o keskin kokulu merhemi sürerken devam etti.

"Dün gece yaptığın şey büyü değildi. Bir büyücü, manayı zihninde şekillendirir, sonra nazikçe dünyaya bırakır. Sen ise... sen Mührü bir balyoz gibi kullandın. İçindeki okyanusu, incecik bir pipetten (kolundan) geçirmeye çalıştın. Pipet çatladı."

"Nasıl yapmam gerekiyordu?" diye sordu Kael. Merhem kolunu yakıyordu ama bu iyi bir yanmaydı; kan akışının geri döndüğünü gösteriyordu.

"Yapmamalıydın," dedi Elyra kesin bir dille. "Henüz değil. Senin bedenin bir Kap. Ve bu kap henüz o kadar yoğun bir Kudret (Aura) ile sertleşmedi. Önce kabı güçlendirmelisin. Demiri dövmeden içine kor koyamazsın."

Elyra işini bitirip ayağa kalktı.

"Bugün odadan çıkmak yok. Malik'i de görmeyeceksin. Sadece yat ve dinlen. Vücudunun o hasarlı yolları onarmasına izin ver."

Annesi çıktıktan sonra Kael tekrar yalnız kaldı.

Dinlenmek...

Yatıp tavana bakmak.

Ama Kael'in zihni durmuyordu. Sağ elindeki o sızı, ona bir başarısızlığı değil, bir keşfi hatırlatıyordu. Dün gece ışığı dondurmuştu. İradesi, fizik kurallarını bükmüştü. Sadece... yöntemi yanlıştı.

Kael yataktan kalktı. Bacakları biraz titriyordu ama yürüyebiliyordu.

Masanın üzerinde, gece yarısı hizmetçilerin bıraktığı, yarısı yanmış kalın bir mum duruyordu.

Kael sandalyeyi çekti ve mumun karşısına oturdu. Sol eliyle -sağlam olan eliyle- çakmak taşını alıp mumu yaktı.

Alev, odadaki hava akımıyla hafifçe titreyerek dans etmeye başladı. Turuncu, sıcak ve canlı bir ışık.

Kael, sağ elini -o sargılı, grileşmiş elini- aleve yaklaştırdı ama dokunmadı.

Hata nerede? diye sordu kendine.

Dün gece, ışığın "Düşmesini" istemişti. Bu isteği yerine getirmek için Mührüne asılmış, oradan vahşi bir güç çekip koluna pompalamıştı. Sonuç: Kolu yanmıştı.

"Gücü içimden geçirmemeliyim," diye mırıldandı.

Gözlerini kıstı. Sağ gözündeki altın hare hafifçe parladı.

Bu sefer Mührüne uzanmadı. Okyanusu çağırmadı.

Sadece odaklandı.

Muma baktı. Alevin bir Tınısı vardı. Bir titreşimi. Yanarken havayı tüketiyor, ısı yayıyordu. Kael, bu sürecin bir "Olay" olduğunu hissetti.

Kael, elini alevin etrafında, ona değmeden gezdirdi.

"Sön," demedi. "Yanma," demedi.

Sadece... alevin oradaki varlığını Reddetti.

Bunu yaparken koluna güç pompalamadı. Sadece zihnindeki o "Boşluk" hissini, o alevin üzerine, görünmez bir örtü gibi örttü.

Ve aniden...

Alev titredi.

Rüzgar esmiş gibi değil. Oksijen bitmiş gibi de değil.

Alev, rengini kaybetti.

O canlı turuncu renk, bir anlığına griye, küle benzer bir renge döndü. Isı kayboldu. Alev hala oradaydı, şekli bozulmamıştı ama artık ışık ve ısı yaymıyordu. Sadece... gri bir hayalet gibi, fitilin üzerinde asılı duruyordu.

Kael nefesini tuttu.

Bu, büyü değildi. Ateş topu atmamıştı. Suyla söndürmemişti.

Ateşin "Ateş olma" özelliğini, o anlık koordinattan silmişti.

ÇIT.

Kael'in konsantrasyonu bozulduğu an, alev tekrar turuncuya döndü ve harladı.

Ama o bir saniyelik "Gri Alev" anı... Kael'in kalbini hızlandırdı.

Sağ koluna baktı. Sızı artmamıştı. Damarları yanmamıştı. Çünkü gücü damarlarından geçirmemişti. Gücü, sadece iradesiyle, dışarıdaki bir noktaya odaklamıştı.

"Ben bir iletken değilim," dedi Kael, muma bakarak. "Ben... bir Bozucuyum."

Dün geceki hatası, kendini bir hortum gibi kullanıp okyanusu akıtmaya çalışmasıydı. Oysa yapması gereken, okyanusu yerinde tutup, sadece onun "ağırlığını" kullanmaktı.

Kael arkasına yaslandı. Alnından soğuk bir ter süzüldü. Bu küçük deneme bile zihnini yormuştu. Ruh Kanalları sızlamıyordu ama başının içinde, şakaklarında ince bir zonklama başlamıştı.

Demek ki bedel her zaman vardı. Bedenen ödemezse, zihnen ödüyordu.

"Yavaş," dedi kendi kendine. "Acele etme. Yoksa bu sefer kafan patlar."

O gün akşama kadar Kael odasından çıkmadı.

Malik pencerenin altına gelip ıslık çaldığında bile perdeyi açmadı. Sadece yatağında oturdu ve elini açıp kapattı. O grileşmiş parmakların hareketini izledi.

O kol bir daha asla eskisi gibi hissettirmeyecekti. O hissizlik, o soğukluk hep orada kalacaktı. Bu, Kael'in ilk savaş yarasıydı. Ve bu yarayı ona bir düşman değil, kendi aceleciliği vermişti.

Akşam yemeği geldiğinde, Kael tepsiyi tek eliyle aldı. Sol elini kullanmaya alışması gerekiyordu. Çünkü sağ eli... o el artık sadece "özel durumlar" içindi.

Yemeğini yerken, annesinin sözlerini düşündü. "Demiri dövmeden içine kor koyamazsın."

Kael çatalı ağzına götürürken durdu.

Demir...

Vücudu demir değildi. Etti. Yumuşaktı. Yanıyordu.

Eğer o gücü kullanmak istiyorsa, önce bu eti metale çevirmesi gerekiyordu. Büyü çalışmakla değil... acıyla, terle ve yorgunlukla.

Kael tabağındaki yemeği bitirdi. Son kırıntısına kadar. Mührü açtı. Vücudunun iyileşmek için enerjiye ihtiyacı vardı.

Tepsiyi kenara itti ve yere indi.

Şınav pozisyonu aldı.

Tek kolla.

Sadece sağlam olan sol koluyla.

İndi. Kalktı.

İndi. Kalktı.

Üçüncüde kolu titredi. Beşincide yere kapaklandı.

Ama pes etmedi. Dişlerini sıktı ve tekrar doğruldu.

Büyü yoktu. Mühür yoktu. Sadece kas ve kemik vardı.

O gece Kael, odasında sessizce, nefes nefese kalana kadar çalıştı. Canı yanıyordu ama bu, damarlarının yanması gibi "yanlış" bir acı değildi. Bu, gelişimin, güçlenmenin "doğru" acısıydı.

Kael Vael'thra, o gece bir büyücü olmayı bıraktı. O gece, bir savaşçı olmaya karar verdi. Çünkü büyücü olmak için önce hayatta kalmak gerekiyordu.

Ve hayatta kalmak için... önce kendi zayıflığını öldürmesi gerekiyordu.

Mum tamamen eriyip söndüğünde, Kael yerde, ter içinde uyuyakalmıştı. Rüyasında canavarlar görmedi. Rüyasında, kırılmayan, yanmayan, siyah çelikten bir bedene sahip olduğunu gördü.

More Chapters