Vael'thra Malikanesi'nin taş duvarlarla örülü uzun koridorları, Kael için hiç bu kadar dar ve boğucu gelmemişti.
Kış Bahçesi'nden odasına giden o kısa mesafe, şimdi aşılması imkansız, kavurucu bir çöl gibi uzuyordu. Sağ kolu... O kol artık onun bir parçası gibi hissettirmiyordu. Omzundan parmak uçlarına kadar uzanan o uzuv, sanki yabancı, ölü ve kurşun kadar ağır bir nesneydi.
Sera'nın ışık kelebeğine yaptığı şey... O anın hatırası zihninde bir şimşek gibi çakıp duruyordu.
Büyü yapmamıştı. Sözcükler mırıldanmamış, el işaretleri çizmemişti. Sadece o rahatsız edici parlaklığın "düşmesini" istemişti. Ve bu isteği gerçekleştirmek için, içgüdüsel bir açgözlülükle sırtındaki Kızıl Hüküm Mührüne saldırmıştı.
Kael, kilitli bir kapıyı anahtarla açmamıştı; kapıyı menteşelerinden sökmeye çalışmıştı.
Ve kapı, açılmak yerine, aralanıp içerideki okyanustan zehirli bir nefesi dışarı üflemişti.
Kael, odasının ağır meşe kapısını sol omzuyla iterek açtı ve içeri girdiği an, kapıyı sırtıyla kapattı. Dizlerinin bağı, taşıdığı Kudret (Aura) yükünü daha fazla kaldıramayarak çözüldü. Halının üzerine, ipleri kesilmiş bir kukla gibi yığıldı.
"Öğğhk..."
Midesi kasıldı. Boğazından yukarı, acı, metalik ve yakıcı bir safra yükseldi.
Öğürerek halının üzerine kustu. Çıkan şey, midesindeki yemekler değildi. Siyahımsı, duman tüten, katran benzeri bir sıvıydı. Vücudu, Ruh Kanallarına (sinir sistemine) zorla giren o yoğun ve yabancı Tını (Mana) basıncını, biyolojik bir atık olarak dışarı atıyordu.
Nefes almaya çalıştı ama ciğerleri yanıyordu. Her nefes, içine tozlu cam kırıkları çekmek gibiydi.
Sırtındaki Mühür, omurgasının üzerinde çılgınca titreşiyor, derisinin altında yer değiştiriyordu. Mühür, sahibine işkence etmiyordu; tam tersine, Kael'in zorla araladığı o çatlaktan sızan enerjiyi geri çekmek, o kaçağı tıkamak için çırpınıyordu. Ama Kael o kadar vahşice asılmıştı ki, Mührün rünleri etine batıyormuş gibi kasılıyordu.
Kael, titreyen sol eliyle, sağ kolunun yeniğini sıyırdı.
Gördüğü manzara, midesini bir kez daha bulandırdı. Ama bu sefer kusmadı; dehşetle donakaldı.
Sağ kolu yanmamıştı. Ateşle dağlanmış gibi kabarmamıştı.
Sağ kolu... solmuştu.
Dirseğinden bileğine kadar uzanan damarlar, derisinin altında kapkara, şişmiş kökler gibi belirginleşmişti. Derisinin rengi, canlı bir ten renginden çıkmış, gri bir mermere, bir mezar taşına dönüşmüştü. Kolu, sanki bin yıllık bir cesede aitmiş gibi cansız, soğuk ve gri duruyordu.
"Hareket et..." diye emretti Kael, dişlerini sıkarak.
Parmakları kıpırdamadı.
Sağ elindeki Ruh Kanalları, o ani ve yoğun Mana akışını iletememişti. Kablolar, yüksek voltaj altında erimişti. Kael, ışığa "Dur" dediği an, kendi kolundaki yaşam akışını da durdurmuştu.
"Ne yaptım ben?" diye fısıldadı. Sesi, odadaki sessizlikte boğuldu. "Sadece... sadece biraz güç istedim."
Sera'nın yüzündeki o dehşet ifadesini hatırladı. Senin yanında üşüyorum, demişti küçük kız.
Kael, sırtını kapıya dayayıp başını geriye attı. Tavandaki gölgeler, sanki ona doğru uzanıyor, onu yutmak istiyordu. O an, kendini yedi yaşında bir çocuk gibi değil; kontrol edemediği bir silahın namlusu gibi hissetti. Ve o namlu, ilk atışta çatlamıştı.
Kapı, arkasından sertçe vuruldu.
GÜM. GÜM.
Kael irkildi ama kaçacak yeri yoktu. Sürünerek uzaklaşmaya çalıştı ama bacakları tutmuyordu.
"Aç kapıyı Kael," dedi annesi Elyra'nın sesi. Sesi endişeli bir annenin sesi değildi; buz gibi, otoriter ve hesap soran bir Başbüyücünün sesiydi.
Kael, kilit mekanizmasına uzanacak gücü kendinde bulamadı. "Açık..." diye hırıldadı.
Kapı açıldı. Elyra içeri rüzgar gibi girdi.
Oğlunun yerde, siyah kusmuk ve ter içinde yattığını gördüğünde duraksamadı. Şefkatle sarılmadı, "Yavrum" demedi. Hemen yanına çöktü ve Kael'in o grileşmiş, ölü gibi duran sağ kolunu kavradı.
Elyra'nın parmak uçlarından yeşil, şifalı bir rün ışığı yayıldı. Işık, Kael'in koluna değdiği an, sanki sıcak bir tavaya su damlamış gibi CIZZ etti ve söndü.
"Düşündüğüm gibi," dedi Elyra, kendi kendine konuşarak. Gözlerinde korku değil, soğuk bir analiz vardı. "Doku hasarı değil. Kanal iflası. Zorlamışsın. Çok zorlamışsın."
Elyra, belindeki kemerden küçük, obsidyen bir şişe çıkardı. Şişenin kapağını açtı ve keskin, amonyak ile kükürt karışımı kokan bir sıvıyı Kael'in burnuna tuttu.
Kael öksürerek başını çevirdi. Zihni, o keskin kokuyla biraz olsun berraklaşmıştı.
"O kelebek..." dedi Elyra, Kael'in gözlerinin içine bakarak. "Onu odana getirmedin, değil mi?"
"Hayır," dedi Kael, nefes nefese. "Masada bıraktım. Hareket etmiyordu. Annem... kolum... kolum öldü mü?"
Elyra derin bir nefes aldı. Kael'i koltuk altlarından tutup kaldırdı ve yatağına oturttu. Sonra sandalyeyi çekip tam karşısına geçti. Kael'in grileşmiş elini iki avcunun arasına aldı.
"Ölmedi," dedi Elyra sertçe. "Sadece... küstü. Sen ona taşıyamayacağı bir yük bindirdin Kael."
"Ben büyü yapmadım," dedi Kael savunmaya geçerek. "Sözleri bilmiyorum. İşaretleri bilmiyorum. Sadece Mühürden... Mühürden birazcık istedim."
"Birazcık mı?" Elyra acı bir şekilde güldü. "Kael, senin 'birazcık' dediğin şey, sıradan bir büyücünün ömrü boyunca toplayacağı manaya denk. Sen Mührü açmadın, sen barajın duvarını çatlattın. Ve o çatlaktan sızan Tını, senin hazırlıksız damarlarını dağladı."
Elyra, Kael'in kolundaki o siyah, kök benzeri damarları işaret etti.
"Dinle beni. Bir Ateş Büyücüsü ateşi yaratır. Bir Su Bükücü suyu yönlendirir. Ama sen bugün ne yaptın biliyor musun?"
Kael başını iki yana salladı.
"Sen evrene bir yalan söyledin," dedi Elyra fısıltıyla. "Işık, dalgadır. Ağırlığı yoktur. Ama sen o ışık huzmesine, 'Sen bir taşsın' dedin. Ve bu emri verirken o kadar büyük, o kadar ham bir Tını kullandın ki, evren sana inandı. Işık ağırlaştı."
Elyra, Kael'in gözlerine dik dik baktı.
"Ama doğa, yalanları sevmez Kael. Bir bedel ister. Işığı taşa çevirdiğinde, o ışığın kaybettiği enerjiyi ve kazandığı kütleyi bir yerden çekmek zorundaydın. Nereden çektin sanıyorsun?"
Kael, kararmış, hissiz koluna baktı. Cevabı biliyordu.
"Benden," dedi. "Kendi Hayati Zerrelerimden."
"Evet," dedi Elyra. "Mühründen çektiğin o vahşi Tını, senin biyolojik yaşam enerjini yakıt olarak kullandı. Işığa 'kütle' verdin, karşılığında kolunun 'canlılığını' verdin. Bu bir takastı. Ama adil olmayan bir takas."
Elyra, ayağa kalktı ve odadaki dolaptan sargı bezleri ve merhemler çıkardı. Bu merhemler normal yaralar için değildi; yüksek yoğunluklu mana yanıkları içindi.
"Sen bir büyücü değilsin Kael," dedi, kolunu sararken. Sesi biraz yumuşamıştı ama hala gergindi. "Büyücüler formül kullanır. Sen ise... sen iradeni balyoz gibi kullanıyorsun. Ve eğer o balyozu tutacak kasların (Auran) yoksa, balyoz senin ayağına düşer."
Kael, sargıların altındaki baskıyı hissetti.
"Ben... ben sadece yok mu ederim?" diye sordu. Sesi titredi. "Yaratamaz mıyım?"
Elyra durdu. Oğlunun gözlerindeki o saf korkuyu gördü. Bir anlığına o sert Mimar maskesi düştü ve yerini hüzünlü bir anne şefkatine bıraktı. Eğildi ve Kael'in alnını öptü.
"Yaratmak, tanrıların işidir Kael. Bizler sadece var olanı şekillendiririz. Ama senin gücün... senin gücün, şekli bozmak, değiştirmek ve bazen reddetmek üzerine kurulu. Bu kötü bir şey değil. Sadece... tehlikeli. Çürümüş bir şeyi kesip atmak, bazen iyileştirmenin tek yoludur."
Kael, annesinin bu tesellisine inanmak istedi. Ama içindeki o Mühür, o kilitli okyanus, ona başka şeyler fısıldıyordu. Biz kesmek için buradayız. Sadece kesmek için.
"Prenses," dedi Kael aniden. "O... benden korktu."
"Korkmalıydı," dedi Elyra, tekrar ciddileşerek. Sargıyı bağladı. "Sera, saf ışık soyundan geliyor. Alvérion kanı taşıyor. Senin varlığın, onun doğasının antitezi. Yanındayken ışığının emildiğini, boğulduğunu hissediyor. Bu, bir ceylanın bir kurdun yanına oturması gibi. İçgüdüsel bir korku."
Elyra işini bitirdi. Kael'in kolu, omuzuna kadar sıkıca, rünlü bezlerle sarılmıştı.
"Bu sargıları üç gün çıkarma," dedi Elyra. "Ve Mührünü zorlama. Şu an içerideki basınç çok yüksek. Eğer bir daha o kapıyı zorlarsan, damarların çatlar. İçeriden kanarsın ve seni ben bile toparlayamam."
Kael başını salladı. "Anladım."
Elyra kapıya yöneldi. Ama çıkmadan önce durdu.
"O kelebek..." dedi Elyra, arkasına bakmadan. "Hala masanın üzerinde duruyor. Erimiyor. Sönmüyor. Hizmetçiler ona dokunamıyor, çünkü çok ağır ve çok sıcak. Onu... onu laboratuvarıma aldım."
"Neden?"
"Çünkü," dedi Elyra, kapıyı açarken. "Saf Tınıyı kullanarak fizik kurallarını bu kadar kaba bir şekilde ihlal eden son kişi, yüz yıl önce idam edilmişti. Senin ne yaptığını kimse anlamamalı. O kelebeği bir sır olarak saklayacağız."
Elyra odadan çıktı. Kapı, ağır bir KLİK sesiyle kapandı.
Kael, tekrar yalnız kaldı.
Yatağına uzandı. Sağ kolu zonkluyordu. Vücudu, kaybettiği enerjiyi geri kazanmak için çığlık atıyordu. Açlık... dayanılmaz bir açlık hissetmeye başladı. Midesi değil, Hayati Zerreleri açtı.
Masanın üzerindeki sürahiye uzanmak istedi. Sol elini kullandı. Sağ eli artık ona itaat etmiyordu. Sadece orada duran, gri bir kütleydi.
"Demek bedeli bu," diye fısıldadı karanlığa. "Mührü zorlamanın bedeli."
Gözlerini kapattığında, o kelebeği gördü. Havada asılı duran, sonra bir taş gibi düşen o masum ışığı.
Kael o gece rüyasında canavarlar görmedi.
Rüyasında, dokunduğu her şeyin –çiçeklerin, kuşların, hatta Malik ve Sera'nın– gri taştan heykellere dönüştüğünü gördü. O, yaşayan bir lanetti. Ama bakışlarıyla değil, kontrolsüz açlığıyla donduruyordu.
Uyandığında, yastığı terden sırılsıklamdı. Ve sabahın ilk ışıkları pencereden içeri süzüldüğünde, Kael o ışıktan nefret ettiğini fark etti.
Çünkü ışık, ona ne kadar karanlık olduğunu ve o karanlığı taşıyacak kadar güçlü olmadığını hatırlatıyordu.
Kael Vael'thra, o sabah yataktan kalktığında, bir çocukluğunu daha geride bırakmıştı. Artık biliyordu; o bir büyücü adayı değildi. O, patlamaya hazır, hatalı üretim bir silahtı.
Ve silahlar, ya kontrol altına alınırdı ya da imha edilirdi.
