Cherreads

Chapter 25 - KUSURSUZLUĞUN LEKESİ

(Bakış Açısı: İmparator Valdrin Lyvannis)

Solgard İmparatorluk Sarayı'nın en gözde köşesi olan Kış Bahçesi, dışarıdaki mevsimlerin hükmünün geçmediği, zamanın ve iklimin rünlerle büküldüğü yapay bir cennetti.

Tavan, tek parça kristalden oyulmuş devasa bir kubbeydi ve güneş ışığını içeri alırken zararlı yakıcılığını süzüyor, geriye sadece saf ve besleyici bir aydınlık bırakıyordu. İçerisi, dünyanın dört bir yanından getirilmiş egzotik bitkilerin, "Hayati Zerreleri" (Vital Motes) yapay manayla beslenen çiçeklerin ve yerçekimine meydan okuyarak havada süzülen su kürelerinin sessiz senfonisiyle doluydu.

Ancak bu kusursuz güzellik, masadaki gerginliği örtmeye yetmiyordu.

Ben, Valdrin Lyvannis, Kuzey Tacı'nın sahibi, beyaz mermer masanın başında oturuyordum. Üzerimde, törensel ipeklerin aksine, her zaman tercih ettiğim o koyu metalik, savaş kullanımına uygun kraliyet zırhının hafifletilmiş bir versiyonu vardı. Zırhın omuzlukları, kubbeden süzülen ışığı yutmuyor, mat bir yüzeyle geri itiyordu.

Sağ elimi, masanın soğuk yüzeyine yasladım. Elimdeki kalın, siyah deri eldiven gıcırdadı.

Eldivenin altında, gençliğimdeki o lanetli "Büyük Çöküş" günlerinden kalma, iyileşmesi imkansız bir "Rezonans Yarası" (Resonance Scar) zonkluyordu. Havadaki mana yoğunluğu arttıkça, yara sanki canlı bir varlıkmiş gibi derimin altında kıpırdanıyor, sinir uçlarımı ısırıyordu. Bu acı, benim sadık bir dostumdu; bana hala hayatta olduğumu ve her gücün bir bedeli olduğunu hatırlatıyordu.

"Onları neden buraya çağırdın Valdrin?"

Karşımda oturan eşim, İmparatoriçe Aeliana, elindeki ince porselen fincanı dudaklarına götürürken sordu. Sesi, bir ipek kumaşın rüzgarda dalgalanması kadar yumuşak ama bir cam parçası kadar keskin ve kırılgandı.

Aeliana, "Işığın Mühürdarı"ydı. Damarlarında akan kan, sıradan bir insanınki gibi kırmızı değil, gümüşi bir parıltı taşıyordu. Gözleri, diplomasinin soğuk mavisiyle parlıyordu. O, Elyra'nın eski dostuydu; ben ise Elyra'nın korktuğu İmparator.

"Dedikodular," dedim, sesimi alçak ama net tutarak. "Rüzgar gibidir Aeliana. Eser, camları titretir ve geçer. Ama eğer pencereleri sıkı kapatmazsan, içeri toz dolar."

Aeliana fincanı tabağa bıraktı. Porselenin çıkardığı o ince çın sesi, bahçedeki su şırıltısını bastırdı.

"Elyra Vael'thra inzivaya çekilmişti," dedi Aeliana, gözlerini üzerime dikerek. Bakışlarında "Zihin Parlaması" (Mindflare) yeteneğinin hafif bir titreşimi vardı; niyetimi okumaya çalışıyordu. "Onu ve o... çocuğu, o 'Anomali'yi sarayın kalbine sokmak, Konsey'deki akbabaları uyandıracaktır. Çocuğun hasta olduğu söyleniyor."

"Hasta değil," dedim, arkama yaslanarak. Sandalyenin derisi, zırhımla sürtünerek inledi. "Sadece... dolu."

Gözlerimi kıstım. Stratejist Gözü (Tactician's Eye) yeteneğim, istemsizce bahçenin giriş kapısındaki enerji akışlarına odaklandı.

Orada, kapının ardında yaklaşan iki farklı "Tınlaşım" (Resonance) hissediyordum.

Biri düzenli, geometrik ve kontrollüydü; Elyra'nın Rün Mimarı disiplini.

Diğeri ise...

Diğeri, bir boşluktu.

Bir renk, bir ses veya bir ısı değildi. O, duyuların bittiği, mananın içine çekilip kaybolduğu, tanımlanamayan bir "Sessiz Sınır"dı (Silent Boundary). Kael Vael'thra geliyordu.

"O çocuk bir bardak değil Aeliana," dedim, bakışlarımı kapıya sabitleyerek. "O çocuk bir okyanus. Ve o okyanusun kapakları zorlanıyor. Eğer taşarsa, bu şehri yakar. Onu şimdi tartmalıyım. Bir silah mı olacak, yoksa bir tehdit mi?"

Bahçe kapıları, ağır ve ağdalı bir gıcırtıyla, sanki arkasındaki yükü taşımakta zorlanıyormuş gibi yavaşça açıldı.

İçeri girdiler.

Elyra öndeydi. Üzerinde lacivert, gümüş rün işlemeli resmi cübbesi vardı. Omuzları dikti, başı yukarıdaydı ama aurasındaki o ince çatlakları, o titrek "Anne Korkusu"nu görebiliyordum. Bir bilim insanı olarak buradaydı ama bir anne olarak, oğlunu bir aslanın inine getirmenin dehşetini yaşıyordu.

Ve yanında... Kael.

Beş-altı yaşlarında görünüyordu. Üzerine, muhtemelen annesinin zorla giydirdiği, bedenine biraz bol gelen, yüksek yakalı, koyu gri, sert kumaştan bir tunik vardı. Bu tunik, sıradan bir kıyafet değildi; iç astarına yalıtım rünleri işlenmiş, çocuğu dış dünyadan değil, dış dünyayı çocuktan koruyan bir kılıftı.

Yürüyüşü... bir çocuğun sekerek koşması gibi değildi.

Her adımı, zemini tartıyormuş gibi temkinli ama kararlıydı. Elleri arkasında bağlıydı. Omuzları gergindi ama çökük değildi. Gözleri etrafındaki ihtişamlı çiçeklere, havada süzülen su kürelerine veya altın varaklı sütunlara takılmıyordu.

Gözleri tarıyordu.

Bir mimarın binadaki yapısal zayıflıkları araması gibi, odadaki tehditleri, kaçış yollarını ve enerji merkezlerini analiz ediyordu.

Masaya yaklaştılar.

"Majesteleri," dedi Elyra, derin bir reverans yaparak. Sesi soğuk ve mesafeliydi.

Kael de hafifçe başını eğdi.

Diz çökmedi.

Geçen gün taht odasında, o ezici baskımın altında kemikleri çatırdarken "Diz çökmem" demişti. Bugün de o sessiz yeminini tutuyordu. Bu itaatsizlik beni öfkelendirmedi; aksine, içimdeki savaşçıyı ve stratejisti uyandırdı. Saraydaki dalkavukların, korkak bürokratların arasında unutulmuş bir tat: Saf irade.

"Oturun," dedi Aeliana, diplomatik gülümsemesini takınarak. O, ortamdaki gerginliği yumuşatmaya çalışan bir tampondu. "Sera birazdan gelir. Çiçek topluyor."

Elyra, Kael'i yanındaki sandalyeye oturttu. Eli sürekli çocuğun omzundaydı, sanki onu fiziksel olarak orada tutmaya çalışıyor ya da onu sakinleştirmek için kendi manasını aktarıyordu.

Kael sandalyeye oturduğunda, sırtının arkasındaki o sert kumaşın gerildiğini fark ettim.

Kumaşın altından, ensesinden başlayıp sırtına yayılan belli belirsiz bir ısı dalgası ve siyah bir duman sızıyordu.

Kızıl Hüküm Mührü (Seal of Crimson Dominion).

Elyra'nın o yasaklı tekniklerle, "Esir Dokuma" ile çocuğun etine işlediği o canlı, mekanik pranga. Mühür, sarayın yüksek ortam manasına tepki veriyor, çocuğun içindeki o "Yasaklı Soy" mirasını (Drasly Kanını) zapt etmek için derisinin altında kasılıyordu.

"Çay?" diye sordu Aeliana, gümüş demliği kaldırarak.

"Lütfen," dedi Elyra.

Kael ise önündeki porselen tabağa, üzerindeki desenlere bakıyordu. Sağ gözündeki erimiş altın hare, tabağın üzerindeki yansımada parlıyordu.

Tam o sırada, bahçenin diğer ucundan, cam kubbenin ışığını bile gölgede bırakan bir parıltı yaklaştı.

Hava değişti. Serinlik gitti, yerini tatlı, yoğun ve neredeyse genzi yakan bir sıcaklığa bıraktı.

Kızım, Sera Lyvannis.

Henüz beş yaşında olmasına rağmen, damarlarındaki Yüksek Elf ve İnsan karışımı o "Işık Soyu" (Lightborn) mirası yüzünden parlıyordu. Kelimenin tam anlamıyla. Teninin altından, kemiklerinden sızan yumuşak, beyaz ve gümüşi bir ışık, etrafındaki havayı aydınlatıyordu.

Üzerinde beyaz dantelli, kabarık bir elbise vardı. Saçları sıvı altın gibi akıyordu. Omzunun üzerinde ise, yumruk büyüklüğünde, dört kanatlı ve gözleri birer galaksiyi andıran Işık Perisi Luma süzülüyordu.

Sera masaya yaklaştığında, Elyra istemsizce gözlerini kısmak zorunda kaldı. Işık yoğundu.

Ama Kael...

Kael gözlerini kırpmadı bile.

Başını kaldırdı ve Sera'ya baktı.

O bakışta bir hayranlık yoktu. Bir çocuğun, parlak bir oyuncağa duyduğu o saf istek de yoktu.

Sanki çok parlak, rahatsız edici bir lambaya bakıyormuş gibi, hafifçe gözlerini kıstı. Sol gözü (İnsani Mavi) durumu analiz ederken, sağ gözü (Drasly Altını) bir yırtıcı gibi parladı.

Açlık.

Kael'in bakışlarında gördüğüm şey buydu. Işıktan rahatsız olmuyordu; ışığın "tadına" bakıyordu.

"Anne," dedi Sera, neşeli bir cıvıltıyla. Elindeki saf manadan oluşturduğu, ışık saçan, kanat çırpan küçük bir kelebeği gösterdi. "Bak, bugün kanatlarını mavi yaptım. Luma bana yardım etti!"

Aeliana alkışladı, yüzündeki gurur gerçekti. "Harika tatlım. Bak, misafirimiz var. Bu Kael."

Sera döndü. Işık saçan gözleri, masadaki o gri, sönük ve sessiz çocuğa, Kael'e odaklandı.

Saraydaki diğer çocuklar, muhafızların çocukları, soylular... Hepsi Sera'yı görünce ya korkudan titrer ya da ona tapınırcasına bakarlardı. O, dokunulmazdı. O, imparatorluğun parlayan yıldızıydı.

Kael ise... önündeki kurabiyeye uzanmış, sessizce, küçük ısırıklarla yiyordu. Sera'nın varlığı, onun için bir rüzgar esintisinden farksızdı.

Sera kaşlarını çattı. Dudaklarını büzdü. İlgisizlikten, özellikle de kendi ışığına karşı kayıtsızlıktan nefret ederdi.

"Merhaba," dedi Sera, Kael'in yanına giderek.

Kael, ağzındaki lokmayı yuttu. Başını çevirdi.

"Merhaba," dedi. Sesi düzdü. Duygusuzdu.

Sera, aralarındaki mesafeyi kapattı. Havadaki statik elektrik arttı. Kael'in sırtındaki mührün, Sera'nın aurasına tepki vererek ısındığını, çocuğun ensesinden yükselen ince dumanı fark ettim.

Sera, elindeki ışık kelebeğini Kael'in yüzüne doğru, neredeyse burnunun dibine kadar yaklaştırdı. Kelebek pırpır ediyor, etrafa kıvılcımlar saçıyordu.

"Güzel değil mi?" diye sordu Sera. Bu bir soru değil, bir onaylama emriydi. "Dokunmak ister misin?"

Elyra, masanın diğer ucunda gerildi. Eli, refleks olarak masanın kenarını sıktı. Müdahale etmek, oğlunu geri çekmek üzere hamle yaptı.

Masanın altından elimi kaldırdım.

Dur Elyra, dedim bakışlarımla. İzle. Silahının ne yapacağını, doğasının ne olduğunu gör.

Kael, elindeki yarım kurabiyeyi tabağa bıraktı.

Sera'nın avcundaki o saf, yoğun, 2. Çember seviyesindeki bir büyücüyü bile kıskandıracak kadar potent ışık kütlesine baktı.

Normal bir çocuk o yoğunluktaki manaya dokunsa parmak uçları yanar, "Hayati Zerreleri" (Vital Motes) hasar görür ve ağlayarak annesine koşardı. Sera'nın manası henüz kontrolsüzdü ve saf radyasyon yayıyordu.

Kael elini uzattı.

Kolu titremyordu. Parmakları, bir cerrahın neşteri tutması gibi sabit ve kararlıydı.

İşaret parmağı, ışık kelebeğinin kanadına değdi.

O an, masadaki zaman dondu.

Aeliana nefesini tuttu. Elyra gözlerini kapattı.

Beklenen şey: Kael'in elinin yanması, bir çığlık, belki bir geri çekilme. Bir patlama.

Olan şey: Mutlak bir sessizlik ve karanlık.

Kael'in parmağı ışığa değdiği an, çocuğun sırtındaki o kalın kumaşın altından bir titreşim hissettim. Rezonans Kilidi yeteneğim olmasa bile, o boşluğu, o vakumu hissedebilirdim.

Çocuğun doğası... "Boşluk"tu.

Kael ışığı itmedi. Kael ışığı yansıtmadı.

Işığı emdi.

Kelebek, Kael'in parmağının ucunda, sıcak bir tavaya düşen buz parçası gibi eridi. Parlak mavi ışık, bir girdaba kapılmış su gibi büküldü, Kael'in parmak uçlarındaki gözeneklerden içeri aktı, "Ruh Kanalları" (Spirit Channels) boyunca ilerledi ve sırtındaki o mühürlü depoda kayboldu.

Sera'nın avucu boş kaldı.

Kızım şok içinde eline baktı. Sonra Kael'e. Gözleri doldu. En sevdiği oyuncağı, anlamadığı bir şekilde, kırılmadan, yok edilmeden, sadece... silinerek elinden alınmıştı.

Luma, Sera'nın omzundan havalandı ve tiz bir sesle vızıldadı. "Hey! O benim ışığımdı! Nereye gitti? Çocuk! Onu nereye sakladın?"

Sera, titreyen sesiyle konuştu.

"Sen..." dedi Sera. "Onu söndürdün!"

Kael elini geri çekti. Yüzünde suçluluk yoktu. Yüzünde, karnı doymuş bir hayvanın o ağır, tatmin olmuş sakinliği vardı. Ancak alnında ince bir ter tabakası belirmişti; aldığı enerjiyi sindirmek vücudunu zorluyordu.

"Söndürmedim," dedi Kael. Sesi, bir çocuğunkinden çok daha derinden, göğüs kafesinin altından geliyordu. "Çok parlaktı. Gözümü alıyordu. Ben de... kıstım."

Aeliana dehşetle bana baktı. Birinin, Sera'nın o saf ışığını, Aerya'nın mirasını nötrlemesi, teorik olarak imkansızdı. O ışık, İmparatoriçe'nin kendi soyundan geliyordu. Herhangi bir büyü kalkanını deler geçerdi.

Ben ise... dudaklarımın kenarındaki o ince, jilet gibi keskin gülümsemeyi saklamaya çalıştım.

Tahminim doğruydu. Evrenin ironik, acımasız dengesi.

Kızım Mutlak Işıktı. Bu çocuk ise Mutlak Yutandı. Bir kara delik.

Sera, ağlamak yerine öfkelendi. Avcunda yeni, daha hırçın, daha yakıcı bir ışık topu oluşturmaya çalıştı. Saçları havalandı.

"Küstah!" diye bağırdı Sera. "Onu geri ver!"

Kael savunmaya geçmedi. Sandalyesinde geriye yaslanmadı. Sadece başını hafifçe yana eğdi. Korkmuyordu. Bekliyordu. Sağ gözündeki altın hare, Sera'nın öfkesiyle beslenerek daha da parladı.

"Yeter," dedim.

Sesime, Kraliyet Fermanı (Royal Decree) yeteneğimin en hafif tonunu yükledim.

Masa titredi. Havadaki mana akışı dondu.

Sera olduğu yerde kaldı. Avcundaki ışık, bir mumun rüzgarda sönmesi gibi puf diye yok oldu.

"Sera," dedim kızıma, sesimdeki otoriteyi koruyarak. "Kael senin oyuncağın değil. O senin... gölgen. Işığın ne kadar parlaksa, gölgen o kadar koyu ve uzun olur. Onunla savaşma. Onu tanı."

Sonra Kael'e döndüm.

Çocuk, benim baskım altında bile omuzlarını düşürmemişti. Sadece nefes alışverişi biraz hızlanmıştı. Sırtındaki mührün, aldığı o ışık enerjisini sindirmek için hararetle çalıştığını görebiliyordum.

"Ve sen, Küçük Vael'thra," dedim. "Işığı kısmak kolaydır. Zor olan, o ışığın içinde yanmadan yürümektir. Bir dahaki sefere... sadece yeme. İzle. Sindiremeyeceğin lokmayı yutma."

Kael başını salladı. Gözleri hala Sera'nın üzerindeydi.

"Anlaşıldı," dedi. İmparator'a değil, bir komutana rapor verir gibi.

Çay saati bittiğinde, Elyra çocuğunu alıp götürdü. Kael giderken arkasına bakmadı. Adımları biraz daha ağırdı; sanki yediği o ışık, midesine oturmuş bir taş gibiydi.

Sera ise hala boş avcuna, o ışığın kaybolduğu yere bakıyordu. Luma, Sera'nın kulağına bir şeyler fısıldıyor, onu teselli etmeye çalışıyordu.

"Onu sevmedim baba," dedi Sera, omuzlarını düşürerek. Gözlerindeki ışıltı, yerini hırçın bir kararlılığa bırakmıştı. "O... o soğuk. Ve aç bakıyor."

"Sevmene gerek yok," dedim, ayağa kalkıp pencereden uzaklaşan Vael'thra'ları izleyerek.

Kael'in sırtındaki o görünmez yükü, o "Kızıl Hüküm Mührü"nün ağırlığını görebiliyordum.

"Sadece... ona ihtiyacın olacağı günü bekle," diye ekledim.

Aeliana yanıma geldi. Endişeliydi.

"Valdrin," dedi. "O çocuk tehlikeli. İçinde bir boşluk var. Aerya'nın ışığını yuttu. Bu normal değil."

"Biliyorum," dedim. "Solgard'ın geleceği parlak olacak Aeliana, evet. Ama o parlaklığı korumak için, ışığı yutabilen, karanlığı sindirebilen bir canavara ihtiyacımız var. Ve o canavar, az önce kapımdan çıkıp gitti."

Arkamda, Sera'nın ışığı tekrar parlamaya başlamıştı ama bu sefer daha temkinliydi.

Gül kızım, diye düşündü içimdeki baba. Gül. Çünkü yakında o ışığın, tek başına hayatta kalmaya yetmeyeceğini öğreneceğin günler gelecek. Bariyerin ötesindeki o kozmik dehşet, senin ışığına Kael gibi nazik davranmayacak.

Ve o gün geldiğinde, dua et ki o 'Anomali' senin karşında değil, senin tarafında olsun.

--------------------------------------------------------------------------------

(Zaman: Aynı Günün Akşamı - Bakış Açısı: Kael)

Saraydan döndüğümüzde hava çoktan kararmıştı. At arabasının tekerlek sesleri kesilip malikanenin demir kapıları kapandığında, ciğerlerime dolan o tanıdık, soğuk ve isli havayı hissettim.

Odama girdim. Kapıyı arkamdan kapattım. Kilidi çevirdim.

Ve sırtımı kapıya yaslayarak yavaşça yere çöktüm.

"Sıcak," diye fısıldadım. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı, hırıltılı bir tonda geldi.

Sarayda sakin görünüyordum. İmparator Valdrin'in o ezici, dağları devirebilecek "Ferman" baskısı altında dik durmuş, Sera'nın gözyaşlarına aldırmamıştım. İmparator'a o ışık kelebeğini "kıstığımı" söylemiştim.

Yalandı.

Kısmamıştım.

Yemiştim.

Ve şimdi, midem değil ama sırtım, omurgam ve varlığımın merkezi, o "Çekirdek" dediğim yer yanıyordu. Bu, bozuk bir yemekten kaynaklanan mide bulantısı değildi. Bu, vücuduma ait olmayan, doğama ters, yabancı ve saf bir enerjiyi sindirmeye çalışan sistemimin çığlığıydı.

Ayağa kalktım ve titreyen ellerle tuniğimi çıkardım. Odanın köşesindeki boy aynasının karşısına geçtim.

Sırtımı döndüm ve omzuma doğru baktım.

Sırtımdaki Kızıl Hüküm Mührü (Seal of Crimson Dominion) hareket halindeydi.

Normalde simsiyah duran, derimin altına işlenmiş o kadim ejderha rünleri, şimdi kabarmış ve zonkluyordu. Siyah çizgilerin arasında, damar gibi atan ince kanallarda yabancı bir renk dolaşıyordu: Gümüşi, parlak bir Mavi.

Sera'nın ışığı.

Mühür, bu yabancı enerjiyi hapsediyor, parçalıyor ve benim kendi kaotik doğama, o içimdeki Kızıl Okyanus'a entegre etmeye çalışıyordu. Ama Sera'nın ışığı inatçıydı. Saf, asil ve düzenliydi. Benim içimdeki o vahşi, kızıl ve altın rengi kaosa direniyordu.

"Hazımsızlık," dedim dişlerimi sıkarak.

Elimi sırtıma götürdüm. Derim ateş gibiydi. Parmak uçlarım mührün üzerindeki o şişkin hatlara değdiğinde, vücudumdan bir elektrik akımı geçti.

Bu hissi tanıyordum. Normal yemek yediğimde de bedenim bazen böyle tepki verirdi. Ama bu sefer yediğim şey protein veya karbonhidrat değildi. Saf güçtü. Ve tadı... tadı korkutucu derecede tatlıydı. Metalik bir tatlılık.

Yatağıma yürüdüm ve cenin pozisyonunda uzandım.

Vücudum titremeye başladı.

Damarlarımda bir savaş vardı. Bir yanda kendi kanımın o yakıcı, ağır ve yıkıcı sıcaklığı; diğer yanda Sera'dan aldığım o keskin, soğuk ve düzenli ışık.

Mühür, bir mide gibi kasılıyor, o ışığı öğütmeye çalışıyordu.

Gözlerimi kapattım.

"Bir daha..." diye inledim yastığa gömülerek. "Bir daha izinsiz yemeyeceğim. Tadı... çok keskin."

Bilincim bulanıklaştı ve rüyalar alemine daldım. Ama bu huzurlu bir uyku değildi.

Rüyamda Sera'yı gördüm.

Sarayın bahçesindeydik ama bahçe yanıyordu. Siyah alevlerle yanıyordu. Sera, bana doğru koşuyor ve elindeki ışık toplarını bana fırlatıyordu. Korkmuyordum. Kaçmıyordum.

Ben... değişmiştim. Ağzım, insan ağzı değildi. Çenelerim ayrılıyor, boğazım karanlık, dipsiz bir kuyuya dönüşüyordu.

Sera ışığı atıyordu. Ve ben, bir ejderha gibi, bir hiçlik gibi ağzımı açıp hepsini yutuyordum.

Daha fazla. Daha fazla.

Her yutuşumda içimdeki o boşluk biraz daha büyüyordu. Doymuyordum. Sadece açlığım artıyordu. Sera'nın ışığı bittiğinde, onun etini, kemiklerini, hatta ruhunu da yutmak istiyordum.

Gözlerimi açtım.

Odam zifiri karanlıktı. Sabah olmamıştı.

Terden sırılsıklam olmuştum. Sırtımdaki yanma hissi geçmişti. Mühür, Sera'nın ışığını sindirmiş, onu o kilitli okyanusun (SSS+++) derinliklerine gömmüştü. Artık o ışık benim parçamdı.

Doğrulup yatağın kenarına oturdum.

Elimi karnıma koydum.

Mide bulantısı geçmişti. Titreme durmuştu.

Ama...

Hala açtım.

Daha önce hiç hissetmediğim, fiziksel olmayan bir açlık midemi kazıyordu. O ışığın tadını almıştım ve şimdi vücudum daha fazlasını istiyordu. Sadece Sera'nın ışığını değil. Her şeyi. Malik'in toprağını, annemin rünlerini, havadaki manayı...

Bu açlık, beni korkuttu.

Bu, bir çocuğun iştahı değildi. Bu, içimde tuttuğum o "Şey"in, o Anomalinin uyanan iştahıydı.

Karanlıkta, sağ gözümdeki erimiş altın hare, bir anlığına parladı. Odayı aydınlatmadı, odayı taradı.

"Doymayacağım," diye fısıldadım karanlığa.

Ve bu gerçek, İmparator'un baskısından bile daha ağırdı.

More Chapters