Bakış Açısı: İmparator Valdrin Lyvannis)
Solgard İmparatorluk Sarayı'nın Taht Salonu, mimari bir yapıdan ziyade, devasa, soğuk ve mermerden yontulmuş bir canavarın midesini andırıyordu.
Tavan o kadar yüksekti ki, sütunların tepesindeki gölgeler, sanki aşağıdakileri izleyen karanlık varlıklar gibi titreşiyordu. Duvarlardaki obsidyen işlemeler, içeri giren cılız ışığı yansıtmak yerine yutuyor, salona daimi bir alacakaranlık hakim kılıyordu. Burası, sesin bile izinsiz çıkmaya korktuğu, yankıların anında boğulduğu bir otorite boşluğuydu.
Ben, Valdrin Lyvannis, Kuzey Tacı'nın Sahibi ve Solgard'ın İmparatoru, bu boşluğun merkezindeki tahtımda oturuyordum.
Altımdaki taht, konfor için tasarlanmamıştı. Sert, siyah taştan oyulmuştu ve üzerine oturan kişiyi sürekli dik durmaya zorlayan, sırtı kesen bir yapıya sahipti. Bu, bir hükümdarın asla gevşememesi gerektiğinin fiziksel bir hatırlatıcısıydı. Üzerimdeki savaş zırhı—törensel ipekler değil, mat çelik ve ejderha derisinden yapılmış o ağır zırh—omuzlarıma binen imparatorluk yükünün yanında kuş tüyü kadar hafif kalıyordu.
Sağ elimi, tahtın soğuk kolçagına yasladım. Elimdeki siyah, kalın deri eldiven gıcırdadı.
Eldivenin altında sakladığım o eski, çirkin yara—gençliğimde "Büyük Çöküş" sırasında aldığım ve asla kapanmayan Rezonans Kilidi (Resonance Lock) yarası—havadaki gerginliği hissetmiş gibi zonklamaya başladı. Sinir uçlarımda gezinen o ince, iğneleyici acı, beni uyanık tutuyordu. Acı, canlı olduğumun kanıtıydı.
"Geldiler Lordum," dedi yanı başımdaki gölge.
Thaleus Orven. Kraliyet Kalkanları Komutanı. "Kırılmaz Duvar."
Thaleus, her zamanki yerindeydi; tahtın sağ tarafında, gölgelerin en yoğun olduğu noktada. Devasa cüssesi, üzerindeki ağır plaka zırhın içinde bir dağ gibi duruyordu. Sırtındaki kule kalkanı, bir kapı kadar genişti. Yüzündeki miğfer, ifadesini gizliyordu ama sesindeki o metalik tınıdan, gergin olduğunu anlayabiliyordum. Thaleus, tehditleri koklardı. Ve şu an, yaklaşan şeyin kokusunu almıştı.
"İçeri al," dedim. Sesim yükselmedi. Bu salonda bağırmaya gerek yoktu. Fısıltım bile bir ferman niteliğindeydi.
Devasa, çift kanatlı meşe kapılar, ağır bir iniltiyle, sanki bu davetsiz misafirleri içeri almaktan hoşlanmıyormuş gibi yavaşça aralandı.
Ve o an, içeriye sızan hava değişti.
Kapıdan giren rüzgar değildi. Kapıdan giren şey, salonun o steril, kontrollü atmosferini bozan, genzi yakan, belli belirsiz bir ozon ve yanık metal kokusuydu.
Önce Elyra Vael'thra girdi.
Solgard'ın en yetenekli Rün Mimarı. Bir zamanlar sarayın en parlak zihinlerinden biriydi, şimdi ise bir sırrın bekçisi olarak çökmüştü. Adımları ölçülüydü, başı saygıyla öne eğikti. Üzerindeki gece mavisi cübbe, yerdeki mermerleri süpürüyordu. Elyra'nın aurası, her zamanki gibi sıkı örülmüş, disiplinli bir kalkandı ama Stratejist Gözü (Tactician's Eye) yeteneğimle baktığımda, o kalkanın arkasındaki çatlakları, o titreyen korkuyu görebiliyordum. Bir bilim insanının değil, bir annenin korkusuydu bu.
Ve yanında... o çocuk vardı.
Kael Vael'thra.
Kuzgunumu yok eden, bakışlarıyla kristal küremi çatlatan o "Anomali".
Beş-altı yaşlarında görünüyordu. Üzerine, muhtemelen annesinin zorla giydirdiği, bedenine biraz bol gelen, yüksek yakalı lacivert bir soylu kıyafeti vardı. Saçları gümüşi bir beyazlıktaydı, teni ise bir ceset kadar solgun.
Normal şartlarda, bu salonun ezici mimarisi, tahtımın üzerindeki gölge ve Thaleus'un o korkutucu varlığı, bir çocuğu—hatta çoğu yetişkini—kapı eşiğinde dondurmaya, dizlerinin bağını çözmeye yeterdi. İnsanlar buraya girdiklerinde küçülürlerdi.
Ama bu çocuk... küçülmedi.
Yürüdü.
Adımları bir çocuğun sekerek koşması gibi değildi. Her adımı, zemini tartıyormuş gibi, temkinli ama kararlıydı. Elleri arkasında bağlıydı. Omuzları gergindi ama çökük değildi.
Ve bakışları...
Bakışları yerde değildi. Ne halıdaki desenlere bakıyordu ne de sütunların tepesindeki gargoylelere.
Gözleri, doğrudan benim üzerimdeydi.
Mesafe kapandıkça, o gözlerin rengini daha net seçebiliyordum. Sol gözü, annesininki gibi; soğuk, hesapçı ve insani bir Safir Mavisi .
Ama sağ gözü...
O gözde insanlığa dair bir iz yoktu. Erimiş bir maden ocağı gibi dönen, yakıcı, vahşi ve kadim bir Altın . O göz bebeğinde, yüzyıllar önce bu topraklardan silinmiş, yasaklanmış ve lanetlenmiş bir soyun, Drasly 'nin o hükmedici parıltısı vardı.
Bu bir çocuğun bakışı değildi. Bu, kendi bölgesine giren başka bir yırtıcıyı süzen, onun gücünü tartan bir avcının bakışıydı.
Tahtımda hafifçe doğruldum. Zırhım, hareketimle birlikte gıcırdadı. Salonun sessizliğinde bu ses, bir kılıcın kınından çekilmesi gibi yankılandı.
Çocuk ve annesi, tahtın basamaklarının beş metre önünde durdular.
"Elyra," dedim. Sesim, boşlukta dalgalanarak onlara ulaştı. "Bahçe duvarın için üzgünüm. Umarım tamiri pahalı olmaz."
Bu, bir nezaket cümlesi değildi. Bu, "Gördüm, biliyorum ve buradayım" demenin diplomatik yoluydu.
Elyra'nın omuzları sarsıldı. Dizlerinin bağı çözüldü ve olduğu yere, mermer zemine çöktü. Alnını yere değdirdi.
"Majesteleri..." Elyra'nın sesi titriyordu, kelimeler boğazında düğümleniyordu. "Oğlum... O sadece... kontrolünü kaybetti. O daha bir çocuk. Hastalığı... nöbetleri bazen..."
"Kalk Elyra," dedim. Sesimdeki emir tonu, bir bıçak kadar keskin ve duygusuzdu. "Mazeret dinlemeye çağırmadım. Bir Rün Mimarı'nın yalan söylemesi, yeteneğine hakarettir."
Elyra, titreyerek doğruldu ama başını kaldırmaya cesaret edemedi. Bakışları yerde, elleri önünde kenetli kaldı.
Gözlerimi çocuğa, Kael'e diktim.
Annesi yerlerde sürünürken, o hala ayaktaydı.
"Sen diz çökmüyorsun, Küçük Vael'thra?"
Soru havada asılı kaldı. Thaleus, yanı başımda huzursuzca kıpırdandı. Bir soylunun, imparatorun huzurunda ayakta durması, idam sebebi olabilecek bir saygısızlıktı.
Elyra, panikle Kael'in kolundan çekiştirdi. Tırnakları çocuğun ceketine batıyordu.
"Kael! Ne yapıyorsun? Diz çök! Hemen!"
Çocuk annesine baktı. O an, yüzünde bir anlığına, sadece bir anlığına çocuksu bir şefkat belirdi. Annesinin korkusunu anlamış, onu yatıştırmak istemişti.
Ama sonra bana döndü.
Ve o şefkat silindi. Yerini, o altın gözdeki metalik soğukluk aldı.
Yüzünde bir ifade yoktu. Korku yoktu. Saygı yoktu. Sadece... hesaplama vardı.
Ciğerlerimi havayla doldurdum.
Bu çocuğu tartmam gerekiyordu. İçindeki o "okyanusu" görmek, sınırlarını zorlamak istiyordum.
Zihnimdeki bariyerleri indirdim ve Kraliyet Fermanı (Royal Decree) yeteneğimin en hafif seviyesini, görünmez bir sis gibi salonun zeminine yaydım.
Bu bir büyü değildi. Bir element saldırısı değildi. Bu, 4. Çember bir ustanın, bir İmparatorun saf irade baskısıydı. Atmosferdeki "Ağırlık" (Burden) aniden değişti.
Hava ağırlaştı. Yerçekimi sanki iki katına çıkmış gibi salonun üzerine çöktü.
GÜM.
Elyra tekrar yere kapaklandı. Bu sefer iradesiyle değil, fiziksel baskıyla. Nefes almakta zorlanıyor, elleriyle mermeri tırmalıyordu.
Thaleus bile, o devasa kalkanına daha sıkı tutundu, zırhlı ayaklarını yere sabitledi.
Ama çocuk...
Kael hala ayaktaydı.
Dizleri birbirine çarparak titriyordu. Küçük bedeni, üzerine binen bu görünmez tonlarca ağırlıkla sıkışmıştı. Alnındaki damarlar, o soluk, ince derisinin altında solucan gibi kabarmıştı. Yüzü kıpkırmızı kesilmişti.
Kemiklerinden gelen o ince çıt... çıt... seslerini duyabiliyordum. Kaval kemikleri, üzerlerine binen bu muazzam manevi basınca dayanmak için sızlıyordu. Eklemleri, bir geminin direkleri gibi gıcırdıyordu.
Ama en ilginç olanı, sırtıydı.
Çocuğun üzerindeki o kalın, yüksek yakalı lacivert gömlek gerildi. Kumaşın altından, ensesinden başlayıp sırtına yayılan belli belirsiz bir kızıllık ve siyah bir duman sızıyordu.
Elyra'nın sakladığı şey. Mühür.
Kızıl Hüküm Mührü (Seal of Crimson Dominion).
Mühür, dışarıdaki basınca tepki veriyor, çocuğun omurgasını bir zırh gibi sararak kırılmasını engelliyordu. Ama aynı zamanda, içindeki o vahşi gücü de serbest bırakmak için çırpınıyordu. Çocuğun etrafındaki hava, ısıdan dolayı dalgalanmaya başlamıştı.
Baskıyı bir kademe daha artırdım.
Hadi çocuk. Kırıl. Ya da eğil.
Normal bir yetişkin şu an bayılmış, burnundan kanlar gelerek yere yığılmış olurdu. Bu çocuk ise dişlerini o kadar sert sıkıyordu ki, diş etlerinden sızan kanın kokusunu, o metalik tadı metrelerce öteden alabiliyordum.
"Neden çökmüyorsun?" diye sordum. Sesim, tüm salonu dolduran, yankılanan bir gök gürültüsü gibiydi. "Omuzların ağrımıyor mu? Dizlerin sızlamıyor mu?"
Çocuk, nefes almak için çırpındı. Ciğerleri, basınç altında ezilmiş bir körük gibi hırıltılı sesler çıkarıyordu.
Ama başını eğmedi. O altın göz, tahtıma, gözlerimin içine kilitli kaldı. Bakışlarında bir yalvarış yoktu. Meydan okuma vardı.
"Çünkü..." dedi Kael. Sesi bir çocuğunkinden çok, boğulmakta olan bir adamın hırıltısıydı. Kelimeleri söküp alıyordu. "...Sadece suçlular... ve zayıflar... diz çöker."
Kaşlarımı kaldırdım.
Bu cevap, bir çocuğun ezberlediği bir saray adabı değildi. Bu cevap, bir öğretmenin veya bir annenin öğrettiği bir cümle değildi.
Bu, kanından gelen bir refleksti. Bu, genetiğine işlenmiş bir kibirdi.
"Ve sen hangisi değilsin?" diye sordum, baskıyı sabit tutarak.
Kael, titreyen bacaklarını zorlayarak bir adım öne attı. Kemiklerinin sesi salonda yankılandı.
"İkisi de," dedi Kael. "Ben... ikisi de değilim."
Baskıyı aniden kestim.
VUUUP.
Odadaki hava bir anda hafifledi. Vakumlanan oksijen tekrar doldu.
Elyra, boğulurcasına derin bir nefes alarak öksürdü, ciğerlerine dolan havayla sarsıldı.
Kael sendeledi.
Üzerindeki o muazzam yük kalkınca, vücudu boşluğa düştü. Öne doğru kapaklandı.
Ama düşmedi.
Ellerini yere koyarak yüzünün mermere çarpmasını engelledi. Titreyen, kasılan bacaklarını zorlayarak, bir hayvanın inatçılığıyla tekrar doğruldu. Üstünü başını düzeltmedi. Sadece derin, hırıltılı nefesler alarak bana bakmaya devam etti.
Güldüm.
Bu salonda nadiren duyulan, soğuk, kısa ve mekanik bir kahkahaydı bu. Duvarlarda yabancı bir ses gibi yankılandı.
"Güzel," dedim. "Çok güzel."
Tahttan indim.
Zırhlı çizmelerimin mermer zemine vuruşu, ritmik bir tehdit gibiydi. Her adımda salondaki gölgeler hareket ediyordu.
Çocuğun önünde durdum. Boyu ancak dizime geliyordu. Tepesinden bakıyordum. Ama aurasındaki o yoğunluk... o yoğunluk bir devinkini andırıyordu.
"Kuzgunumu öldürdün," dedim.
Sağ elimdeki siyah deri eldivenli parmağımla, çocuğun çenesini yukarı kaldırdım.
Teni ateş gibi yanıyordu. Mührün etkisiyle vücut ısısı tehlikeli derecede yükselmişti. Normal bir insan bu sıcaklıkta havale geçirirdi ama o, bu ateşi içinde tutuyordu.
"Evimi gözetliyordu," dedi çocuk. Gözlerini kaçırmadı. Gözbebekleri hafifçe dikey bir hal almış, bir sürüngenin, bir ejderhanın gözbebeklerine dönüşmüştü.
"Ben İmparatorum," dedim, yüzüne eğilerek. "Solgard'daki her taşı, her nefesi, her gölgeyi gözetlerim. Bu benim hakkım. Bu benim görevim."
"Benim evim hariç," dedi çocuk. Sesi kısıktı ama kelimeler netti.
Arkamdaki Thaleus'un kılıcı kınından sıyrıldı.
ŞING.
Metalin o tiz, ölümcül sesi salonu kesti.
"Terbiyesiz!" diye gürledi Thaleus. "Majestelerinin huzurunda nasıl konuşursun! Diz çök yoksa o bacaklarını ben kırarım!"
Elimi kaldırarak Thaleus'u durdurdum. Arkama bakmama gerek yoktu.
"Bırak Thaleus. Kılıcını yerine koy."
Kael'in çenesini bıraktım.
Eldivenimde, parmak uçlarımda hafif bir yanık izi, belli belirsiz bir duman kalmıştı. Bu çocuğun teni, sadece sıcak değildi; aynı zamanda manayı yiyen, aşındıran bir asit gibiydi.
"Anlaşma yapalım Kael," dedim, üzerine iyice eğilerek. Sesimi sadece onun duyabileceği, fısıltıdan hallice bir tona indirdim.
"Seni gözetlemeyi bırakacağım. O lanet kuzgunları pencerenden çekeceğim. Rahat uyuyacaksın."
Kael'in gözlerinde bir şüphe belirdi. "Karşılığında?"
İşaret parmağımı, göğsünün tam ortasına, o vahşi gücün, o "Okyanusun" kilitli olduğu yere bastırdı. Kalbi, parmağımın altında bir davul gibi, güm güm atıyordu.
"O içindeki şeyi eğiteceksin," dedim. "Bir evcil hayvan gibi değil. Bir yük hayvanı gibi değil. Bir silah gibi. Onu keskinleştireceksin. Onu bir kabza ve bir namlu haline getireceksin."
Gözlerimi, onun o tekinsiz altın gözüne diktim.
"Ve zamanı geldiğinde... Akademiye gireceksin. O gün geldiğinde, eğer hala bu kadar dik durabilirsen... eğer o gün benim karşıma çıkıp gözlerimin içine bakabilirsen... o zaman kuzgunun hesabını sormam. Hatta... belki o zaman konuşacak daha önemli şeylerimiz olur."
Kael düşündü.
Bakışları bulanıktı, yorgunluktan bayılmak üzereydi ama zihni açıktı. Bir çocuk gibi değil, bir tüccar gibi, bir stratejist gibi teklifi tarttı.
Küçük, yanık izleriyle dolu, nasır tutmaya başlamış elini uzattı.
"Anlaştık."
Elini sıktım.
Avcunun içi, fırından yeni çıkmış bir demir kadar sıcaktı.
Ve o temasta, eldivenimin ve derimin ötesinde, sadece ısıyı değil, başka bir şeyi de hissettim.
Bu çocukta bir düzen yoktu.
Bu çocuk **"Dengesi Bozuk"**tu. İçinde hem mutlak bir yıkım arzusu, hem de o yıkımı kafeste tutmaya çalışan insanüstü, inatçı bir irade savaşıyordu. Bir yanda her şeyi yakmak isteyen bir ejderha, diğer yanda o ejderhayı zincirleyen küçük bir çocuk.
"Güzel," dedim, elini bırakarak.
Geri çekildim. Tahtıma doğru yürümedim, sadece onlara yol verdim.
Elyra, oğlunu omuzlarından tutarak geri çekti. Yüzü bembeyazdı. Bana bir reverans yaptı ama gözlerindeki korku hala tazeydi.
"Gidebilirsiniz," dedim.
Elyra, Kael'i sürüklercesine kapıya götürdü. Hızlı adımlarla salondan çıkarken, Kael kapı eşiğinde durdu.
Arkasına döndü.
Son bir kez bana baktı.
O bakışta, "Bir gün o tahtın karşısında, eşit olarak duracağım" diyen sessiz bir yemin vardı.
Kapılar kapandı.
GÜM.
Salon tekrar o ağır, boğucu sessizliğine gömüldü.
"Ne düşünüyorsunuz Lordum?" diye sordu Thaleus, kılıcını yerine koyarken. Sesi, miğferin içinde yankılandı. "O çocuk... o bir tehdit. Gözlerinde bir canavar var. Saygısız. Tehlikeli. Elyra onu kontrol edemiyor."
Tahtıma geri döndüm ve o sert, obsidyen koltuğa ağır bir şekilde oturdum. Zırhım, yorgunluğumu saklıyordu.
"Her silah tehlikelidir Thaleus," dedim, sağ elimdeki eldiveni düzeltirken. Eldivenin altındaki yara, Kael'in temasıyla uyanmış, daha hızlı zonklamaya başlamıştı. "Önemli olan namlunun kime dönük olduğudur."
Elimi çeneme dayadım.
"Bu çocuk bir tehdit değil," dedim, kendi kendime mırıldanarak. "Bu çocuk... bir proje."
Sera'nın o saf, göz kamaştırıcı ışığına karşı bir gölge lazımdı. İmparatorluğu korumak için, sadece parlayan şövalyelere değil, karanlıkta yürüyebilen, karanlığı yiyebilen canavarlara ihtiyacımız vardı.
Ve sanırım, o gölgeyi, o canavarı bulmuştum.
"Elyra onu saklamaya çalışıyor," dedim Thaleus'a. "Ama saklayamaz. Ateş, kuma gömülse de yanmaya devam eder. Onu izlemeye devam et Thaleus. Ama uzaktan. Kuzgun gönderme. Gölge gönder."
Thaleus başını eğdi. "Emredersiniz Lordum."
Gözlerimi kapattım ve tahtın soğukluğunu hissettim.
Kael Vael'thra.
İsim, zihnimde metalik bir tat bıraktı.
Oyun başlamıştı. Ve piyonlar, yerlerini almaya başlamıştı.
