Cherreads

Chapter 23 - KOPAN BAĞ

(Bakış Açısı: İmparator Valdrin Lyvannis)

Solgard İmparatorluk Sarayı'nın en yüksek noktası olan Beyaz Kule, bulutların bile nadiren erişebildiği, havası her daim seyrek ve dondurucu bir yalnızlık mabediydi. Burası, sadece bir çalışma odası değil, imparatorluğun atan kalbi, gören gözü ve duyan kulağıydı. Odanın içi, dışarıdaki bahar mevsiminin aksine, daimi bir kış serinliğindeydi. Bu soğukluk, camlardan sızan rüzgârdan değil, duvarlara işlenmiş yalıtım rünlerinin ve alınan kararların ağırlığından kaynaklanıyordu. Zirve, her zaman soğuktur ve burada ısınmak, zayıflık belirtisidir.

İmparator Valdrin Lyvannis, çalışma masasının başında, sanki taştan yontulmuş bir heykel gibi hareketsiz oturuyordu. Üzerinde, törensel ipekler yerine, savaş kullanımına uygun, koyu metalik renkli, mat bir kraliyet zırhı-giysisi vardı. Zırhın omuzlukları, odadaki sönük ışığı yutuyor, sahibinin üzerindeki "Yük"ü (Burden) fiziksel olarak simgeliyordu. Valdrin, zırhın ağırlığını hissetmiyordu bile; otuz yıldır taşıdığı tacın ağırlığı yanında, en ağır çelik bile kuş tüyü gibi hafif kalırdı.

Sağ elinde, dirseğine kadar uzanan, kalın, siyah deriden yapılmış özel bir eldiven vardı. Bu eldiven bir moda unsuru veya bir aksesuar değildi. Gençliğinde, "Büyük Çöküş" sonrası yaşanan kaos döneminde aldığı ve asla tam olarak iyileşmeyen, "Rezonans Kilidi" (Resonance Lock) yeteneğini aşırı yüklemesi sonucu oluşan o eski, zonklayan mana yarasını gizliyordu. Eldiven, elindeki titremeyi saklıyor, hasarlı "Ruh Kanalları"ndan (Spirit Channels) sızan kontrolsüz enerjiyi yalıtıyordu. Ara sıra, eldivenin derisinin altından mor bir kıvılcım geçiyor, Valdrin'in "Hayati Zerrelerine" (Vital Motes) iğne batması gibi bir acı yayıyordu. Ama Valdrin, bu acıyı hissetmiyordu bile. Acı, onun için sadece hala hayatta olduğunun bir kanıtıydı.

Masanın üzerinde, Solgard'ın stratejik haritası, ticaret raporları veya diplomatik mektuplar yoktu. Siyah, damarlı mermerden yapılmış masanın tam ortasında, hafifçe vızıldayan ve içten içe mor bir ışıkla parlayan üç adet obsidyen-kristal küre duruyordu.

Bu küreler, Valdrin'in şehre dağılmış "Gözcü Kuzgunları" (The Watchers) ile kurduğu zihinsel ve görsel bağın fiziksel çapalarıydı. Her biri, şehrin farklı bir damarını, farklı bir soluğunu izliyordu. Valdrin, bakışlarını ortadaki küreye kilitlemişti.

Görüntü netti. Yüksek çözünürlüklü bir "Ruh Görüşü" büyüsüyle, sanki oradaymış gibi aktarılıyordu.

Vael'thra Malikanesi'nin arka bahçesi.

Görüntüde yedi yaşlarında, gümüşi saçlı, solgun bir çocuk vardı.

Kael Vael'thra.

Elyra'nın yıllardır "hasta" diyerek insan içine çıkarmadığı, Akademi kayıtlarına "potansiyeli belirsiz" olarak geçirdiği, hakkında fısıltıların hiç dinmediği o gizemli çocuk.

Valdrin, gözlerini kısarak "Stratejist Gözü" (Tactician's Eye) yeteneğini gayriihtiyari devreye soktu. Normal bir gözlemci, bahçede oynayan bir çocuk görürdü. Ancak Valdrin, savaş alanında askerleri değil, enerji akışlarını, zayıf noktaları ve niyetleri gören o lanetli bakışıyla, çocuğun üzerindeki "Tınlaşımı" (Resonance) analiz ediyordu.

Kael, yerdeki bir taşı eziyordu.

Ancak bunu yaparken bir büyücü gibi kadim dilde ilahiler okumuyor, parmaklarıyla havada karmaşık geometrik şekiller çizmiyor veya bir asa kullanmıyordu. Etrafında dönen bir "Mana Çemberi" yoktu. Hatta, çocuğun "Can Akışı" (Life-Flow), olması gerektiği gibi kanallarında akmıyor, sırtındaki o görünmez, ağır bir noktada düğümleniyordu.

"Manasız," diye mırıldandı Valdrin. Sesi, boş odada yankılanan paslı bir metal gıcırtısı gibiydi. "Sadece... iradesiyle. Bir 'Yük' yaratıyor."

Valdrin, görüntüyü dikkatle izledi. Çocuk, atmosferdeki basıncı büküyor, yerçekimini taklit eden ama ondan çok daha yoğun, saf ve kaba bir kuvvet uyguluyordu. Bu, 4. Çember seviyesindeki bir ustanın bile zorlanacağı, "Yoğunluk" (Density) manipülasyonuydu. Ve bu çocuk... bu "Anomali", bunu nefes almak kadar doğal, gözünü bile kırpmadan yapıyordu.

"Verimlilik," dedi Valdrin, sol elinin parmaklarıyla masanın soğuk yüzeyinde ritim tutarak. "Duygu yok. Tereddüt yok. Enerji kaçağı yok. Sanki bir çocuk değil, programlanmış bir silah."

Çocuğun sırtındaki o görünmez yük, Valdrin'in dikkatini çekti. Elyra'nın ona yaptığı mühür... Kızıl Hüküm Mührü (Seal of Crimson Dominion). Valdrin bu mührün detaylarını bilmiyordu ama etkisini görebiliyordu. Çocuğun aurası, tıkanmış bir barajın duvarlarından sızan su gibi, kontrol altında tutulan muazzam bir okyanusu işaret ediyordu. Valdrin, o okyanusun kokusunu, kürenin diğer tarafından bile alabiliyordu: Yasaklı, vahşi ve kadim. Drasly'nin kokusu. Bu koku, bir zamanlar dünyayı titreten o eski savaşların tozunu ve külünü taşıyordu.

Sonra, görüntüdeki çocuk aniden durdu.

Kael'in omuzları gerildi. Başını yavaşça, mekanik olmayan ama tekinsiz bir farkındalıkla kaldırdı. Bu hareket, bir avcının rüzgarda düşman kokusu alması kadar keskin ve aniydi.

Küre'nin açısı, bahçe duvarının üzerindeki kuzgunun gözünden veriliyordu. Çocuk, doğrudan kameraya, yani kuşa bakıyordu.

Valdrin, güvenli kulesinde, kilometrelerce uzakta olmasına rağmen, o bakışın ağırlığıyla irkildi. Sırtını dikleştirdi. Bu bakış, ekranın camını delip geçiyor, Valdrin'in zırhının altındaki deriye saplanıyordu.

Kael'in çift renkli gözleri... Biri annesi Elyra'nın o soğuk, analitik safir mavisi. Diğeri ise... Valdrin'in tarih kitaplarında okuduğu, yasaklı ve unutulmuş o kadim "Vahşi Soy"un mirası olan, erimiş altın ve kehribar rengi bir girdap.

Çocuk kuşa bakmıyordu. Bir hayvanı izlemiyordu.

Çocuk, o kuşun arkasındaki zihne, o mekanik gözlerin arkasındaki gözetleyiciye... doğrudan İmparator'a bakıyordu.

O bakışta bir çocuğun korkusu yoktu. Bir soylunun saygısı yoktu. Suçüstü yakalanmış birinin paniği yoktu.

Saf bir "Avcı"nın uyarısı vardı. Bölgeme girdin. Mahremiyetimi ihlal ettin.

Görüntüdeki Kael'in dudakları oynadı. Ses gelmiyordu ama Valdrin, dudak okuma yeteneğiyle kelimeyi havada yakaladı:

"Git."

Valdrin'in dudaklarında, bir kılıcın kınından çıkışını andıran, ince, soğuk ve jilet gibi keskin bir tebessüm belirdi. Yıllardır hissetmediği bir şeydi bu. Meydan okuma. Saraydaki dalkavukların, korkak bürokratların ve hesapçı soyluların arasında unutulmuş bir tat: Saf cüret.

"Hırçın," dedi Valdrin fısıltıyla. "Ve farkında. Elyra... ne sakladığını sanıyorsun?"

Sonra çocuk elini kaldırdı.

Valdrin, ekrandaki görüntünün dalgalandığını gördü. Ancak bu bir sinyal bozukluğu veya büyü paraziti değildi. Bu, karşı taraftan gelen, lensin atomik yapısını, o obsidyen camın "Hayati Zerrelerini" bile bozan saf bir Hakimiyet (Dominion) dalgasıydı. Çocuk, uzayı büküyordu.

Kuzgunun gözlerinden son bir görüntü geldi: Çocuğun avucundan çıkan, havayı büken o görünmez şok dalgası. Kuzgun kaçmaya bile fırsat bulamamıştı.

"Yapma," dedi Valdrin, kendi kendine. Ama sesi merak doluydu. İçindeki savaşçı, bu hamlenin nereye varacağını görmek istiyordu. "Bakalım ne kadar ileri gideceksin."

Ve aniden...

ZİFİRİ KARANLIK.

ÇAT.

Masanın üzerindeki paha biçilmez, kadim büyülerle güçlendirilmiş obsidyen küre, tiz bir sesle ortadan ikiye çatladı. Çatlağın arasından ince, gri ve acı kokan bir duman yükseldi. Kürenin içindeki "Bağlayıcı Rünler" yanmıştı.

Aynı anda, Valdrin'in zihninde, o gözcü kuzgunla kurduğu psişik bağ, kör bir bıçakla kesilmiş gibi vahşice koptu.

ZZZT.

Valdrin, zihninin derinliklerinde şimşek gibi çakan kısa, keskin bir acı hissetti. Bu acı, fiziksel değil, ruhsal bir geri tepmeydi. Sağ eli, o eldivenli eli, refleksle yumruk oldu ve masanın kenarını sıktı. Demir İrade (Iron Will) yeteneği sayesinde yüzünü buruşturmadı, çığlık atmadı. Ama sinir uçlarındaki o ani kopuşu, o "Geri Tepme"yi (Recoil) iliklerine kadar hissetti.

Ama kopuş anından hemen önceki o son mikrosaniye... Bağlantı kesilirken, o hattan gelen geri bildirim...

Bu, bir çocuğun mızmızlığı değildi. Bu, bir büyücünün kontrollü atışı da değildi.

Bu, okyanusun en derin, en karanlık çukurundan gelen, saf, filtrelenmemiş ve aç bir Yıkım dalgasıydı. Çocuğun iradesi, Valdrin'in gözetleme büyüsüne sadece direnmemiş, onu ısırmıştı.

Valdrin, sandalyesinde geriye yaslandı. Deri koltuk gıcırdadı.

Masanın üzerindeki çatlak küreden ince, gri bir duman yükseliyordu. Duman, odanın soğuk havasında dağıldı.

İmparatorun kalbi... hızlanmıştı.

Korkudan değil. Heyecandan. Yüzyıllardır hissetmediği, sadece en kanlı savaş meydanlarında, en güçlü Elçilerle yüzleştiğinde hissettiği o "meydan okuma" heyecanından. Kanı, damarlarında daha hızlı akmaya başlamıştı.

"Thaleus!"

Sesi yükseltmesine gerek kalmadı. Ses tonundaki o hafif değişim, yıllardır onun gölgesi gibi yaşayan sadık muhafızı için bir emirdi.

Odanın gölgesinden, sanki karanlığın kendisinden dövülmüş gibi zırhlı bir dev çıktı.

Kraliyet Kalkanları Komutanı Thaleus Orven. "Kırılmaz Duvar."

Thaleus, her zamanki gibi devasa kule kalkanını sırtına asmış, elleri kılıcının kabzasında değil, saygıyla yanlarında duruyordu. Zırhı, Solgard'ın en dayanıklı metallerinden dövülmüştü ve her adımıyla yer sarsılıyordu.

"Emredin Lordum." Thaleus'un sesi, miğferinin altından boğuk ve derinden geliyordu.

Valdrin, çenesini masadaki çatlamış, dumanı tüten küreye doğru hafifçe kaldırdı.

"Gözcümü indirdi."

Thaleus, küreye baktı. Zırhlı eldivenleri gıcırdadı. Odaya sinen yanık mana kokusunu almıştı. "Bir suikastçı mı? Saray sınırları içinde mi? Güvenlik protokollerini devreye sokmalı mıyım?"

"Hayır," dedi Valdrin, ayağa kalkıp pencereye, o devasa camın önünden Solgard'ın manzarasına bakarak yürürken. Şehir ayaklarının altındaydı, bir karınca yuvası gibi işliyordu. Ama Valdrin'in gözleri, uzaktaki soylular mahallesine, ince bir dumanın tüttüğü Vael'thra arazisine kilitlendi. "Bir çocuk. Elyra'nın sakladığı o 'hata'. O küçük Anomali."

Valdrin cama yansıyan kendi yüzüne baktı. Yorgun ama tatmin olmuş. Yılların çizgileri, bu yeni keşfin ışığında silinmiş gibiydi.

"Kuzgunu sadece öldürmedi Thaleus. Varlığını sildi. Bir büyü yapmadı. Rün çizmedi. Sadece 'Yok Ol' dedi ve evren ona itaat etti. Ve bunu yaparken... tereddüt etmedi. Pişmanlık duymadı."

Thaleus bir adım öne çıktı. Miğferinin vizöründen endişeli bir nefes sesi geldi. "O çocuk tehlikeli Lordum. Raporlar... Elyra Vael'thra'nın onu sürekli izole ettiğini, mühürlerle baskıladığını söylüyordu. Eğer bir gözcüyü bu mesafeden, sadece iradesiyle yok edebiliyorsa... O, bir saatli bombadır."

Valdrin arkasını dönmeden, camdaki yansımasıyla konuştu.

"Her silah tehlikelidir Thaleus," dedi Valdrin, sağ elindeki eldiveni düzelterek. Eldivenin altındaki yara, heyecanla birlikte daha hızlı zonkluyordu. "Önemli olan namlunun kime dönük olduğudur. O çocuk hasta değil. O çocuk dolu. Ve eğer o doluluk taşarsa, bu şehri yakar. Ama eğer o taşmayı yönlendirebilirsek..."

Valdrin döndü. Gözleri, Thaleus'un gözlerinin içine, miğferin karanlığına dikildi. O bakışta, bir İmparatorun mutlak otoritesi ve bir generalin acımasız vizyonu vardı.

"Elyra Vael'thra'ya bir davetiye gönder. Resmi mühürlü. Kırmızı mumla mühürle."

Thaleus duraksadı. "Ne için Lordum? Sorgulama mı? Tutuklama mı?"

Valdrin'in yüzünde o ince, tehlikeli gülümseme tekrar belirdi.

"Hayır. Çay saati için değil. Bir yüzleşme için. Oğlunu da getirsin. Hemen."

Valdrin masaya döndü ve çatlak kürenin keskin kenarına parmağını sürdü. Parmağının ucu hafifçe kanadı. Kanın kırmızılığı, obsidyenin siyahlığında parladı.

"O çocuğu kendi gözlerimle, aracı olmadan, camın arkasından değil... karşımda görmek istiyorum. O altın gözlerin içine, aramızda kilometreler olmadan bakmak istiyorum. Bakalım benim karşımda ne yapacak. Bakalım o 'Git' diyen iradesi, Tahtın ağırlığı altında ezilecek mi, yoksa... ısıracak mı?"

Thaleus başını eğdi. İtiraz etmedi. İmparatorun karar verdiğinde, dağların bile yol verdiğini bilirdi. Zırh şakırtılarıyla, emri yerine getirmek üzere odadan çıktı.

Valdrin, boş odada yalnız kaldı. Sessizlik geri dönmüştü ama artık odadaki enerji değişmişti.

Parmağındaki kanı, masanın üzerindeki beyaz bir kağıda sildi.

"Kael Vael'thra," dedi, ismi tadına bakar gibi söyleyerek. İsmin tınısında bile bir ağırlık, bir metalik tat vardı. "Sadece suçlular ve zayıflar diz çöker evlat. Bakalım sen hangisisin. Ya da... belki de hiçbiri değilsin. Belki de sen, bizim diz çöktürmemiz gereken o 'Son'sun."

Valdrin, masanın üzerindeki diğer kürelere dokunmadı. Artık şehri izlemek ilgisini çekmiyordu. Şehrin içindeki en büyük tehdit ve en büyük vaat, ona doğru geliyordu.

Gözlerini kapattı ve beklemeye başladı.

Beyaz Kule'nin soğukluğu, yaklaşan ateşin habercisiydi

More Chapters