Vael'thra Malikanesi'nin arka bahçesindeki o süslü, mermer havuzun başında zaman, Kael için akışkanlığını yitirmiş, koyu ve ağır bir şuruba dönüşmüştü.
Az önce suyun inadını kırmıştı. Bir su damlasını havada asılı tutmuş, onu bir cam parçası gibi dondurmuş ve keskinleştirmişti. Bu, fiziksel bir zaferdi. İradesinin maddeye hükmettiği o ilk, sarhoş edici an... Ancak ensesinde hissettiği o soğuk, metalik karıncalanma, zaferin sıcaklığını bir anda silip süpürmüştü.
Bu hissi tanıyordu. Bu, birinin ona baktığı hissi değildi. Bu, birinin onu "incelediği" hissiydi. Bir kasabın, keseceği eti tartması; bir simyagerin, kavanozdaki zehirli böceği not etmesi gibi.
Kael, nefes nefese arkasına dönüp yukarı, malikanenin üçüncü katındaki oymalı taş balkona baktığında, orada duran şeyin bir kuş olmadığını anlaması uzun sürmedi.
Simsiyah tüyleri vardı. Uzun, sivri bir gagası ve pençeleri... Uzaktan bakıldığında sıradan bir kuzgun gibi görünebilirdi. Ama Kael'in duyuları, Kızıl Hüküm Mührü takıldıktan sonra değişmişti. O artık dünyayı sadece gözleriyle görmüyordu; havadaki Tını (Mana) dalgalanmalarını, atmosferin dokusundaki hataları derisiyle hissediyordu.
Ve o kuşun olduğu yerde hava bozuktu. Hava, o kuşun etrafında bükülüyor, sanki metalik bir tat yayıyordu.
Kuşun göğsü inip kalkmıyordu. Rüzgar tüylerini savurmuyor, tüyler rüzgarı kesiyordu. Ve o gözler... Bir canlının gözleri nemli olurdu; korkuyu, açlığı veya merakı yansıtırdı. Bu kuşun gözleri ise soğuk, titreşimsiz, menekşe rengi birer kristalden ibaretti.
O gözlerde yaşam yoktu; sadece soğuk bir mercek, kayıt yapan bir mekanizma vardı.
ÇIT-ÇIT.
Kuş, başını yana eğdi. Bu hareket o kadar keskin, o kadar mekanik bir hızla gerçekleşti ki, Kael'in midesi bulandı. Boyun ekleminden gelen o hafif dişli sesi, bahçenin sessizliğinde bir kemik kırılması gibi yankılandı.
Bu bir hayvan değildi. Bu bir Gözcüydü.
İmparatorluğun, o uzak ve korkutucu "Otorite"nin, Kael'in kafesine soktuğu bir casus.
Kael, havuzun kenarındaki çimlere çökmüş halde, yukarıdaki o yapay varlığa kilitlendi. Yedi yaşındaki bir çocuğun hissetmesi gereken merak yerini, midesinde kaynayan asidik bir öfkeye bıraktı.
Mahremiyeti yoktu. Odamda, uykumda, bahçede... Hepsi birer sahneydi ve o da bir kuklaydı. Birileri, gölgelerin içinden onu izliyor, ne kadar tehlikeli olduğunu not alıyor, belki de ne zaman "imha edilmesi" gerektiğine karar veriyordu.
"Git," diye fısıldadı Kael. Sesi titriyordu ama bu titreme korkudan değil, dişlerini birbirine çok sert bastırmasındandı.
Kuzgun kıpırdamadı. Mor kristal gözlerindeki ışık, sanki bir lens odaklanıyormuş gibi hafifçe kısıldı ve parlaklaştı. Kayıt yapıyordu. Kael'in az önceki su büyüsünü, o "Anomali"yi, suyun akışını durduruşunu görmüştü ve şimdi bunu sahibine götürmek için hafızasına kazıyordu.
Kael'in sırtındaki Mühür, bu yabancı ve yapay büyüyü hissettiğinde omurgasında bir tehdit uyarısı gibi ısındı. Mühür, sahibinin "Avlandığını" düşünüyordu.
Kael ayağa kalktı. Bacakları titriyordu. Burnundaki kan kurumuştu ama başının içindeki o basınç, o migren hala oradaydı. Ruh Kanalları (sinir sistemi) sızlıyordu.
Yine de geri adım atmadı. Bu bahçe onundu. Bu an onundu.
Kuzgun, gagasını açtı ve boğuk, metalik bir ses çıkardı: GRAAK. Bu bir kuş sesi değil, paslı bir menteşenin gıcırtısıydı. Sanki Kael ile alay ediyordu. Ne yapabilirsin ki küçük fare? der gibiydi.
O an Kael, bir tavşan olmadığını hatırladı. İçindeki okyanus, o Void (Hiçlik) denilen karanlık madde, izlenmekten nefret ederdi. Hiçlik, gizli kalmak isterdi. Ve eğer biri ona zorla ışık tutarsa... o ışık kaynağını yutardı.
Kael, sağ elini balkona doğru kaldırdı.
Mesafe uzaktı. En az yirmi adım yükseklikteydi. Bir taş atsa yetişmezdi. Bir ok atsa saplanmazdı.
Ama Kael'in elinde tuttuğu şey madde değildi. Kael'in elinde "Otorite" vardı.
Annesinin, Elyra'nın sözleri zihninde yankılandı: "Sen yaratmazsın Kael. Sen kuralları bükersin. Eğer bir şeyin orada olmasını istemiyorsan... evreni buna ikna etmelisin."
Kael gözlerini kıstı. Sağ gözündeki dikey altın iris, bir yırtıcının avına kilitlendiği o son saniyedeki gibi genişledi.
Kuzgunu bir canlı olarak değil, bir nesne olarak gördü. Havada yer kaplayan bir metal ve büyü yığını. Onun koordinatlarını, o balkonda kapladığı hacmi hissetti. O kuş, Kael'in dünyasında bir "fazlalıktı".
Sonra, zihnindeki o "Reddedişi", o görünmez ve ağır eli kuşun üzerine uzattı.
Orada olma, dedi iradesiyle.
Bu, suya "Dur" demekten farklıydı. Suya bir emir vermişti. Ama bu kuşa... bu kuşa Varoluşsal Bir Veto gönderiyordu.
Kael'in avucunun içindeki hava ağırlaştı. Mühründen sızan o yasaklı, soğuk enerji, kolundan akıp parmak uçlarında toplandı. Kolundaki damarlar anlık olarak siyahlaştı ve belirginleşti.
Kuzgun, bir şeylerin ters gittiğini algılamış gibi kanatlarını açtı. HIRT. Mekanik kanatların açılma sesi duyuldu. Kaçmak üzereydi.
"Hayır," dedi Kael, dişlerini sıkarak. Şakaklarındaki damarlar zonkluyordu. "Gördüklerini götüremezsin."
Kael, uzaktaki kuşu, sanki avcunun içindeymiş gibi hayal etti. Ve parmaklarını yavaşça, acımasızca kapatmaya başladı.
Odadaki hava basıncı düştü. Rüzgar sustu.
Kael, kuşun etrafındaki atmosferi büküyordu. Kuşun içindeki ve dışındaki basınç dengesini bozuyordu. Ona bir ateş topu atmıyordu; onu, olduğu yerde, kendi varoluşunun içine hapsetmeye çalışıyordu.
Sıkış.
Kael'in zihninden çıkan bu tek kelimelik emir, görünmez bir balyoz gibi kuşun üzerine indi.
Kuzgunun kanatları, havalanmak için çırpınırken havada dondu. Sanki görünmez bir el onu boğazından yakalamıştı.
Mor gözlerindeki ışık, panikle titreşmeye başladı. İçindeki rünik devreler, Kael'in yaydığı o yoğun, yutucu Void aurası karşısında cızırdadı.
Kael'in burnundan taze bir kan süzüldü. Dudağına damladı. Sıcak ve metalik.
Bu büyü, Kael'in sınırlarını zorluyordu. Beyni, uzaktan telekinetik bir baskı uygulamanın yükü altında eziliyordu. Gözlerinin önünde siyah noktalar uçuşmaya başladı. Ruh Kanalları çığlık atıyordu. Kael'in bedeni henüz bu gücü kaldıracak bir "namlu" değildi.
Ama bırakmadı. Bırakırsa kaçardı. Ve kaçarsa, Kael hep izlenen taraf olurdu.
"Düş..." diye hırıldadı Kael. Elini tamamen yumruk yaptı.
Ve balkonda, fizik kurallarına aykırı o an gerçekleşti.
Kuzgun patlamadı. Yanmadı.
Kuzgun, İçe Doğru Ezildi (Implosion).
Sanki devasa, görünmez bir el onu avcunun içinde buruşturmuş gibi; metal gövdesi, kanatları, o kristal gözleri... hepsi tek bir merkeze, kendi içine doğru çöktü.
VUUUP-ÇIT!
Tok, boğuk bir vakum sesi duyuldu. Ardından metalin bükülme ve kırılma sesi.
O karmaşık, zarif casus mekanizması; bir saniye içinde yumruk büyüklüğünde, şekilsiz, dumanı tüten hurda bir metal topuna dönüştü.
Ezilen metal yığını, balkonun kenarından yuvarlandı ve aşağı, bahçeye, Kael'in ayaklarının dibine düştü.
KÜT.
Kael, elini indirdi.
Dizlerinin bağı çözüldü ve çimlerin üzerine kapaklandı.
Dünya etrafında dönüyordu. Midesi bulanıyordu. Sırtındaki Mühür, bir yanardağ gibi yanıyor, omurgasına o tanıdık, kavurucu acıyı yayıyordu. Kael, çimlere tutunarak kusmamak için kendini zorladı.
Yerdeki metal yığınına baktı.
Hala hafifçe titriyordu. İçindeki büyü mekanizması tamamen parçalanmıştı ama enerjisi hala sönümleniyordu. O mor gözler... o izleyen gözler artık yoktu. Toz olmuştu. Artık kimse Kael'in ne yaptığını bilemezdi.
Kael, elinin tersiyle burnundaki kanı sildi. Kan, elinin üzerindeki çamura karıştı.
İçinde tuhaf, korkutucu bir tatmin duygusu vardı. Bir şeyi yok etmişti. Yaratamamıştı ama yok edebilmişti. Ve bu... bu ona bir güç hissi veriyordu. Kontrol hissi.
"Bakamazsın," dedi metal yığınına. "İzin vermiyorum."
Tam o sırada, bahçenin girişindeki demir kapı gürültüyle açıldı.
Annesi Elyra, koşar adımlarla geliyordu. Yüzünde, laboratuvarından apar topar çıktığını gösteren bir telaş vardı. Muhtemelen Kael'in yaydığı o ani, yoğun Tını dalgalanmasını hissetmişti.
"Kael!" diye seslendi Elyra. Sesi endişeliydi ama aynı zamanda sertti.
Kael cevap vermedi. Sadece yerdeki hurdaya bakmaya devam etti.
Elyra yanına geldiğinde, önce oğluna, sonra yerdeki o ezilmiş, tanınmaz haldeki metal yumağına baktı.
Elyra bir Rün Mimarıydı. O metalin içindeki kırık parçalardan, sönmüş rünlerden onun ne olduğunu anlaması bir saniyesini aldı. Bu, "Dışarıdan" gelen bir gözcüydü. İmparatorluk mu, yoksa başka bir güç mü olduğu belirsizdi ama bu bir casustu.
Ve oğlu... yedi yaşındaki oğlu, onu uzaktan, dokunmadan ezmişti.
Elyra'nın yüzü bembeyaz oldu. Korkuyla değil, dehşetle. Bu güç... İmparatorluk bunu öğrenirse Kael'i bir akademiye değil, doğrudan bir laboratuvara zincirlerlerdi.
Hızla eğildi ve pelerininin ucuyla metal yığınını örttü. Sanki kirli bir cinayet aletini saklar gibi.
"Dokundun mu?" diye sordu Elyra, Kael'in omuzlarını sarsarak. Sesi kısıktı. "Kael, cevap ver. Elini sürdün mü?"
Kael başını iki yana salladı. Gözleri yorgundu, sağ gözündeki altın parıltı sönmek üzereydi.
"Hayır," dedi. Sesi bir fısıltıdan ibaretti. "Sadece... sıkışmasını istedim. O da sıkıştı."
Elyra, oğlunun gözlerine baktı. O mavi ve altın gözlerde, bir çocuğun masumiyeti kalmamıştı. Orada, tehlikeli bir potansiyelin soğukluğu vardı. Kael korkmuyordu. Yaptığı şeyden pişman değildi. Sadece yorgundu.
Elyra, metal yığınını pelerininin altına alıp kucakladı. Etrafı kontrol etti. Muhafızlar uzaktaydı.
"Kalk," dedi Elyra sertçe. "Odana gidiyoruz. Hemen. Ve bu olaydan... o kuşun ne olduğundan, ne yaptığından kimseye bahsetmeyeceksin. Hizmetçilere bile. Bir taş attın ve düştü. Anladın mı? Sadece bir taş."
Kael, annesinin bu ani ve sert tepkisine anlam veremedi ama itiraz edecek gücü de yoktu.
"Tamam," dedi. "Taş attım."
Elyra, Kael'i kolundan tutup eve doğru sürüklerken, Kael son kez geriye, o boşluğa baktı.
Taş atmamıştı.
İradesini atmıştı.
Ve dünya, ilk kez ona boyun eğmişti.
O gece Kael, yatağında yatarken kendini hasta hissediyordu. Vücudu ateşler içindeydi. Mührü sızlıyordu. Ama korkmuyordu. Artık biliyordu ki, gölgelerde onu izleyen şeyler varsa, o da gölgeleri sıkıp o şeyleri ezebilirdi.
Malik ona "Demir" olmayı öğretiyordu. Ama Kael, demirden daha fazlası olacağını hissediyordu. O, demiri büken basınç olacaktı.
Kael gözlerini kapattı. Ve rüyasında, gökyüzünden yağan binlerce mekanik kuşu, tek bir el hareketiyle toz bulutuna çevirdiğini gördü.
