Cherreads

Chapter 21 - SUYUN İNADI VE İTAATSİZ DAMLALAR

Vael'thra Malikanesi'nin arka bahçesindeki o süslü, mermer havuzun kenarına çöktüğünde, Kael'in vücudu sanki kendi kemiklerine küsmüş gibi sızlıyordu.

Dün sabah o terk edilmiş serada, Malik'in getirdiği paslı demir parçasını kaldırmak için harcadığı efor, bedeninde kalıcı bir enkaz bırakmıştı. Kollarını kaldırırken bile omuzlarındaki kas liflerinin –o zayıf Hayati Zerrelerin– birbirine sürtünerek attığı sessiz çığlıkları duyabiliyordu. Malik haklıydı; iradesi çelikten olsa bile, o iradeyi taşıyan kaide, yani bedeni, çatlak bir kiremit kadar kırılgandı.

"Et unutmaz," diye fısıldadı Kael, serin suya bakarak. Malik böyle söylemişti. Demir dövülürken şekil alır, et acı çekerken öğrenir.

Ama Kael'in tek sorunu eti değildi.

Zihni, bedeniyle uyumsuz bir hızda çalışıyordu. Annesi Elyra'nın o boğucu çalışma odasında anlattığı teoriler, Malik'in seradaki kaba kuvvet dersleri ve kendi içindeki o tanımlanamayan dürtü... Hepsi birbirine girmişti.

Elini suya daldırdı.

Havuzun suyu soğuktu. Kristal berraklığındaydı ve dibindeki renkli çakıl taşları, öğleden sonra güneşinin altında, suyun kırılma indisi yüzünden olduklarından daha yakın ve parlak görünüyordu. Su, parmaklarının arasından kayıp gidiyor, avucunda tutmaya çalıştığında şekilsiz bir cıva gibi kaçıyordu. Kael avcunu sıktı, su parmak boğumlarından fışkırıp havuza geri döndü.

Suyun doğası buydu: Kaçmak. Akmak. Şekilsiz kalmak.

"İnatçı..." dedi Kael. Sesi, suya duyduğu çocuksu bir öfkeyle titredi. "Neden durmuyorsun?"

Annesinin sözleri, zihninde bir yankı gibi belirdi: "Elementlerle savaşma Kael. Onları yakıt olarak kullanma. Sen bir büyücü değilsin, ateş topu atamazsın. Sen bir Hükümdarsın. Onlara ne yapmaları gerektiğini söylemen yeterli."

Kael, ıslak elini sudan çıkardı. Parmak uçlarından süzülen damlalara baktı.

Şıp... Şıp... Şıp...

Her damla, evrensel bir kanuna, yerçekimine boyun eğerek aşağı düşüyor, suyun yüzeyinde mükemmel, eş merkezli halkalar oluşturuyordu. Bu bir düzen, bir harmoniydi. Ama Kael'in doğası bu harmoniye aykırıydı. O, akışın içindeki bir tıkanıklıktı.

"Düşmeyin," dedi sessizce.

Sağ elini suyun yüzeyine yaklaştırdı. Dokunmadı. Sadece birkaç santim yukarıda, suyun o huzurlu yüzeyine paralel tuttu.

Bu sefer içinde o karanlık, yırtıcı Void enerjisini aramadı. O şeyi çağırmadı. Çünkü o şey gelirse suyu kuruturdu, suyu çürütürdü. Kael suyu yok etmek istemiyordu; ona söz geçirmek istiyordu. Bir süvari, atını öldürmez; onu dizginlerdi.

Gözlerini kıstı. Sağ gözündeki dikey altın iris, suyun yüzeyindeki o mikroskobik titreşimlere, moleküllerin dansına odaklandı.

Dur, dedi iradesiyle.

Bu, sesli bir emir değildi. Bu, zihnindeki "Otorite" kavramını, görünmez bir eldiven gibi suyun üzerine geçirme çabasıydı.

Suyun yüzeyi hafifçe titredi. Rüzgarın etkisi değildi bu. Su, üzerindeki bu yabancı, ağır ve buyurgan baskıyı hissetmişti. Doğası gereği akmak, dalgalanmak istiyordu ama Kael'in iradesi ona "Katılaş" diyordu.

Şakaklarında o tanıdık, bıçak gibi keskin ağrı belirdi. Ruh Kanalları (sinir sistemi), bu mental baskı altında geriliyordu.

"Bana itaat et," diye fısıldadı Kael, dişlerini sıkarak.

Parmağını hafifçe, çok hafifçe yukarı kaldırdı. Sanki görünmez bir ipliği çekiyormuş gibi.

Normalde fizik kurallarına göre hiçbir şey olmaması gerekirdi. Kael suya dokunmuyordu. Manyetik bir gücü yoktu. Rüzgar estirmiyordu.

Ama Kael Vael'thra, "Olması Gereken"i reddedip, "İstediği Şeyi" evrene dayatıyordu.

Ve su, itaat etti.

Havuzun yüzeyinden, yaklaşık bir ceviz büyüklüğünde su kütlesi, sanki yerçekimi tersine dönmüş gibi yavaşça, titreyerek yukarı doğru süzüldü.

Kael nefesini tuttu.

Su damlası, parmağının ucunda, havada asılı duruyordu.

Ama bu, bir su büyücüsünün (Hydromancer) yaptığı gibi zarif, kusursuz küresel bir su topu değildi. Büyücüler suyun doğasıyla "anlaşarak" onu şekillendirirdi. Kael ise suyun doğasına "tecavüz ediyordu".

Havada duran su kütlesi... titriyordu. Şekli bozuktu, yamuk yumuktu. Sanki görünmez parmaklar tarafından sıkıştırılıyor, eziliyor ama düşmesine izin verilmiyordu. Su, aşağı düşmek için çırpınıyor, molekülleri yerçekimine dönmek için isyan ediyordu ama Kael'in iradesi onu havada, o unnatural (doğal olmayan) konumda zorla tutuyordu.

"Oldu..." diye hırıldadı Kael. Alnından soğuk bir ter damlası süzülüp yanağına indi.

Bu, mumu bükmekten çok daha zordu. Çünkü suyun bir ağırlığı, bir kütlesi vardı ve Kael o ağırlığı fiziksel kaslarıyla değil, zihinsel kaslarıyla taşıyordu. Sanki o küçük su damlası, tonlarca ağırlıktaki bir kaya gibi zihnine baskı yapıyordu. Beyninin içinde görünmez bir mengene sıkışıyordu.

Daha fazlası, diye düşündü Kael. Hırsı, acısını bastırdı. Şekil al.

Odaklanmasını artırdı.

Havada asılı duran o yamuk su kütlesine, zihinsel parmaklarıyla yeni bir emir gönderdi.

Sivril.

Su kütlesi, Kael'in iradesi altında acı çeker gibi gerildi. Yuvarlak formu bozuldu. Uçları uzadı, inceldi.

Ve gözlerinin önünde, o su damlası, küçük, kristal bir hançer formuna büründü.

Donmadı. Buza dönüşmedi. Hala sıvıydı, hala ıslaktı. Ama yüzey gerilimi o kadar artırılmıştı ki, sanki camdan yapılmış gibi sert ve keskin duruyordu. Kael, suyun "akışkanlık" özelliğini bastırmış, ona "sertlik" özelliğini zorla giydirmişti.

"Benim..." dedi Kael, yüzünde tuhaf, korkutucu bir gülümsemeyle. "Sen benimsin. Akmana izin vermiyorum."

O an, kendini Malik'in yanında hissettiği kadar aciz hissetmedi. Evet, belki bir balyozu kaldıramıyordu ama dünyanın kurallarını kaldırıp kenara atabiliyordu. Bu, kas gücünden daha tehlikeli, daha... mutlak bir güçtü.

Kael, parmağını sağa doğru savurdu.

Havada asılı duran o sıvı hançer, parmağını takip etti. Ve havuzun kenarındaki bir gül yaprağına çarptı.

ŞLAK.

Su, yaprağı ıslatmadı. Yaprağı kesti.

Sıvı bir jilet gibi yaprağı ortadan ikiye böldü ve sonra, üzerindeki irade baskısı kalktığı an, tekrar normal bir su damlasına dönüşüp yaprağın üzerinden aktı gitti.

Kael, baş dönmesiyle sendeledi.

Burnundan sıcak bir sıvı süzüldü. Eliyle sildi. Kan.

İrade Bükümü, bedava değildi. Fizik kurallarını her ihlal ettiğinde, evren de onun biyolojisine bir fatura kesiyordu. Beyni ısınıyor, Ruh Kanalları (sinir sistemi) aşırı yükleniyordu.

"Yapabilirim..." dedi, burnundaki kanı koluna silerek. "Daha büyüğünü yapabilirim."

Tam o sırada, ensesinde soğuk bir ürperti hissetti.

Bu, rüzgarın soğukluğu değildi. Bu, birinin... ya da bir şeyin, doğrudan ruhuna dikilmiş, analiz eden bakışlarının ağırlığıydı.

Kael irkildi. Dikkati dağıldı. Zihnindeki o yoğun odaklanma aniden kırıldı.

ŞLOP.

Havada tutmaya çalıştığı ikinci bir su damlası, kontrolü kaybettiği an havuza geri düştü. Su yüzeyinde büyük bir halka oluşturdu.

Kael, nefes nefese arkasına döndü.

Bahçe boştu. Rüzgar, güllerin arasında hafifçe ıslık çalıyordu. Uşaklar uzaktaydı.

"Kim var orada?" diye seslendi Kael. Sesi titrek ama sertti. Sağ gözü, tehlikeyi arayan bir yırtıcı gibi kısıldı.

Cevap gelmedi.

Ama Kael, o hissi tanıyordu. Sırtındaki Mühür, bir tehdit algıladığında omurgasını ısıtırdı. Ve şu an Mühür, kısık ateşte yanan bir ocak gibi sızlıyor, "Gözleniyorsun" uyarısı veriyordu.

Bakışlarını yukarı, malikanenin üçüncü katındaki oymalı taş balkona kaldırdı.

Orada, taş korkulukların üzerinde duran bir karaltı gördü.

Bir kuş.

Sıradan bir karga veya kuzgun gibi görünüyordu. Simsiyah tüyleri, uzun bir gagası vardı.

Ama Kael'in, normal insanların göremediği detayları yakalayan o "Anomali" gözleri, gerçeği hemen fark etti.

Kuş, hareket etmiyordu.

Rüzgar esiyordu, tüyleri savrulmuyordu. Göğsü inip kalkmıyordu. Nefes almıyordu. O bir canlı değildi. O bir mekanizmaydı.

Ve gözleri...

Kuşun gözleri, canlı bir varlığın sıcak, nemli gözleri değildi. Onlar, soğuk, parlak, mor bir ışıkla parlayan, odaklanan kristal merceklerdi.

O bir hayvan değildi. O bir Gözdü.

Kael, kuşun o mor, yapay gözlerine kilitlendi.

Kuş da ona bakıyordu.

O an, Kael Vael'thra, hayatında ilk kez "avlanan" taraf olduğunu hissetti. Ormandaki tavşan değil, tuzağa düşürülmüş, her hareketi kaydedilen bir deney faresi gibi hissediyordu. O kuş, sadece izlemiyordu; Kael'in az önce ne yaptığını, suyu nasıl "kılıca" çevirdiğini analiz ediyordu. Kaydediyordu.

Babasının Gözü. İmparatorluğun Gözü.

Kael'in içindeki o çocuksu korku, yerini aniden, Mührünün derinliklerinden değil, kendi gururundan yükselen o ilkel, vahşi öfkeye bıraktı. O bir gösteri hayvanı değildi.

"Bakma," diye fısıldadı Kael.

Elini, balkondaki kuşa doğru kaldırdı.

Az önce suya yaptığı şeyi, o "İtaat Et" emrini, o "Baskıyı" kuşa göndermek istedi. Onu havada sıkıştırmak, o kristal gözleri patlatmak istedi.

Ama mesafe çok uzaktı. Ve Kael'in başı, az önceki su denemesinden dolayı zonkluyordu. Ruh Kanalları ikinci bir yüklenmeyi kaldıramazdı. Gözleri karardı.

Kuş, Kael'in niyetini sezmiş gibi başını yana eğdi. Bu hareket o kadar mekanik, o kadar yapay bir alaycılık taşıyordu ki Kael'in midesi bulandı.

Sonra, kanatlarını açtı. Kanat sesi, yumuşak bir hışırtı değil, metalik bir tıkırtı (ÇIT-ÇIT) gibi geldi.

Ve gökyüzüne doğru havalanıp, Solgard'ın gri bulutları arasında, arkasında mor bir iz bırakarak kayboldu.

Kael, eli havada, burnu kanayarak arkasından baktı.

"Gördün," dedi kendi kendine. Sesi buz gibiydi. "Ne yaptığımı gördün."

Dizlerinin bağı çözüldü ve çimlerin üzerine çöktü.

O an anladı. Malik ile yaptığı o gizli antrenmanlar, o seradaki fiziksel çabalar, bu bahçedeki su deneyleri... Bunlar sadece oyun değildi. Bunlar, yaklaşan bir savaşın hazırlığıydı. Babası onu izliyordu. Ve babası, zayıf bir oğul istemiyordu. Babası, bir silahın keskinleşip keskinleşmediğini kontrol eden bir usta gibi, onu uzaktan tartıyordu.

Kael, burnundaki kanı elinin tersiyle sildi.

Gözlerindeki o çocuksu mavi hare soldu, yerini tamamen o dikey, altın rengi, yırtıcı yarığa bıraktı.

"İzleyin," dedi Kael, gökyüzüne bakarak. "İstediğiniz kadar izleyin. Ama o gözleri... bir gün o gözleri kör edeceğim."

Havuza döndü. Su, normale dönmüştü. Yine akıyor, yine dalgalanıyordu. Kesilen yaprak suda yüzüyordu.

Ama Kael artık normal değildi. O, akışı durdurabileceğini, suya şekil verebileceğini biliyordu. Ve eğer suyu keskinleştirebiliyorsa... belki havayı da keskinleştirebilirdi.

Kael Vael'thra, o gün bahçede, suyun inadını kırdı. Ama karşılığında, kendi masumiyetinden bir parçayı daha o havuza düşürdü.

Ve yukarıda, İmparatorluk Sarayı'nın karanlık bir odasında, kristal bir kürenin başında oturan adam, ekrandaki verileri izlerken hafifçe gülümsedi.

"Suya hükmediyor," dedi Valdrin Lyvannis, kendi kendine. "Yaratmıyor. Yönetiyor. Güzel."

Anomali büyüyordu.

More Chapters