Solgard'ın şafağı, Vael'thra Malikanesi'nin gotik kulelerini kızıla boyarken, Kael odasının penceresinden dışarıdaki özgürlüğe değil, arazinin batı kanadındaki o "ölü bölgeye" bakıyordu.
Evden kaçmak mı? Bu, aptalların cesaretiydi.
Malikanenin surlarında devriye gezen "Gümüş Miğferler"i, havada süzülen büyü sensörlerini ve annesi Elyra'nın kapı eşiklerine işlediği o görünmez, yapışkan alarm rünlerini biliyordu. Buradan çıkmak için görünmez olmak yetmezdi; varoluştan silinmek gerekirdi. Ve Kael henüz o kadar "hiç" değildi.
O yüzden kaçmaya çalışmadı. Bunun yerine, evin kendi içindeki çürük dişini buldu.
Malikanenin batı ucunda, babası Valdrin'in "gereksiz" bulduğu için yıllardır bakım yaptırmadığı, camları yosun tutmuş, iskeleti paslanmış devasa bir Kış Bahçesi (Sera) vardı. Hizmetçiler oraya "Hayalet Bahçe" der, yaklaşmaya korkarlardı. Muhafızlar ise orayı sadece bir "moloz yığını" olarak görür, devriye rotalarına dahil etmezlerdi.
İdeal bir sığınak.
Kael, sabahın o buz gibi saatinde, odasından bir gölge gibi süzüldü. Hizmetçilerin koridorlarını, o dar ve tozlu geçitleri kullanarak batı kanadına ulaştı. Üzerinde ipek pijamaları değil, bahçıvanların unuttuğu eski, kaba kumaştan bir tunik vardı.
Seranın kapısı, paslı menteşelerinin üzerinde acı bir inlemeyle açıldı.
İçerisi, dışarıdan daha soğuktu. Kırık camlardan sızan rüzgar, içerideki kurumuş bitkilerin arasında ıslık çalıyordu. Yerde çürümüş yapraklar, kırık saksılar ve unutulmuşluğun o ağır kokusu vardı.
"Zamanında geldin Kaptan."
Ses, devasa bir eğrelti otunun arkasından geldi.
Malik, seranın kırık çatısından sarkan kalın bir sarmaşığa tutunmuş, bir meyve gibi aşağı sarkıyordu. O devasa cüssesine rağmen, bir sincap kadar sessiz ve rahattı. Yere atladı. KÜT. Zemin titredi ama Malik'in dizleri bükülmedi bile.
"Dışarı çıkamazdım," dedi Kael, nefesini düzenlemeye çalışarak. Sadece odasından buraya kadar yürümek bile nabzını hızlandırmıştı. Ciğerleri, Hayati Zerrelerini besleyecek oksijeni çekmekte zorlanıyordu. "Kapılar... kapılar gözlerle dolu."
"Biliyorum," dedi Malik, üzerindeki tozu silkelerken. "Duvarın tepesinden gördüm. Nöbetçiler karınca gibi. Burası bir ev değil Kaptan, burası süslü bir zindan."
Malik, yerdeki büyük, yosun tutmuş bir mermer bloğu tek eliyle kavradı ve sanki içi boş bir kutuymuş gibi kenara itti. Kendine oturacak bir alan açtı.
"Başlayalım mı?" diye sordu Malik. "Yoksa bayılacak mısın?"
Kael, Malik'in o taşı itişindeki rahatlığa, o kaba Kudret (Aura) gösterisine hayranlıkla ve tiksintiyle karışık bir duyguyla baktı. Kendisi o taşı itmeye kalksa, muhtemelen omzunu çıkarırdı.
"Bayılmayacağım," dedi Kael, dişlerini sıkarak. "Ne yapacağız? Koşacak mıyız?"
"Burada koşulmaz," dedi Malik, etrafı göstererek. "Zemin kaygan, her yer cam kırığı dolu. Düşersen kesilirsin. Bugün koşmayacağız. Bugün... duracağız."
Malik, cebinden yamuk, paslı bir demir parçası çıkardı. Bu, babasının hurdalığından aşırdığı eski bir ray parçasıydı. Yaklaşık beş kilo ağırlığındaydı.
"Tut," dedi Malik, demiri Kael'e fırlatarak.
Kael refleksiyle ellerini kaldırdı.
Demir, Kael'in avuçlarına çarptığında, Kael kollarının omuzlarından koptuğunu sandı. Ağırlık, beklediğinden çok daha fazlaydı. Dengesini kaybetti ve geriye doğru sendeledi, sırtını nemli bir duvara çarparak durabildi. Demir parçası elinden kayıp ayak ucuna düştü.
ÇANG.
"Ağır..." diye inledi Kael, bileklerini ovuştururken. "Bu ne? Kurşun mu?"
"Sadece demir," dedi Malik gülerek. Gidip demiri yerden aldı. Serçe parmağıyla bile kaldırabiliyordu. "Babamın çırakları bununla ısınır. Sen ise... sen bir kuş gibisin Kaptan. Kemiklerin içi boş."
Kael utançla başını eğdi.
"Benim içim boş değil," dedi hırıltıyla. "İçim dolu. Çok dolu. O yüzden ağır geliyor."
"Yanlış," dedi Malik. Yüzü ciddileşti. O çocuksu ifade gitti, yerine bir ustanın sertliği geldi. "İçin dolu olabilir ama kabuğun kağıt. Eğer o demiri tutamıyorsan, içindeki o şeyi nasıl tutacaksın?"
Malik, demir parçasını tekrar Kael'in önüne koydu.
"Kaldır," dedi. "Büyü yapma. O garip, soğuk enerjini kullanma. Sadece kaslarını kullan. Kemiklerini kilitle."
Kael, demir parçasına baktı. O soğuk, paslı metal, ona dünyadaki en büyük düşman gibi görünüyordu.
Derin bir nefes aldı. Zihni, alışkanlıkla sırtındaki Mühüre kaydı. Birazcık Tını (Mana)... Sadece birazcık akıtsam, bu demir tüy gibi olur, diye düşündü.
"Sakın," dedi Malik, sanki Kael'in düşüncelerini okumuş gibi. "Gözlerin parlıyor. Yapma. Hile yok."
Kael iç çekti. Manayı geri itti. Eğildi ve demiri iki eliyle kavradı.
Soğuk metal, avuçlarını yaktı.
"Kalk..." diye emretti kendine.
Bacaklarını gerdi. Sırtını dikleştirdi. Ve çekti.
Demir yerden kesildi. Bir karış. İki karış.
Ama Kael'in kolları, sanki binlerce iğne batıyormuş gibi titremeye başladı. Ruh Kanalları (sinir sistemi), bu fiziksel strese alışkın değildi. Kasları yanmıyor, adeta yırtılıyordu.
"Nefesini tutma," dedi Malik. Sesi sakindi. "Nefes al. Havayı karnına çek, göğsüne değil."
Kael nefes almaya çalıştı ama ciğerleri sıkışmıştı. Demiri göğüs hizasına kadar kaldırdı.
Ve o an, vücudu isyan etti.
Dizleri titredi. Gözleri karardı. Demir, ellerinden kaydı ve gürültüyle yere düştü. Kael de onunla birlikte, çamurlu zemine kapaklandı.
Öğürerek öksürmeye başladı. Midesindeki safranın tadı ağzına geldi.
"Zayıfım..." dedi, yere yumruğunu vurarak. "Ben bir hiçim Malik. Büyüsüz bir çöpüm."
Malik, yerinden kalkmadı. Kael'e yardım etmedi. Sadece oturduğu yerden izledi.
"Babam bir keresinde ne dedi biliyor musun?" dedi Malik. "Demir, ateşe girmeden önce sadece topraktır. Sen şu an topraksın Kaptan. Ateşe girmeden çelik olamazsın. Ve bu acı... bu senin ateşin."
Kael başını kaldırdı. Yüzü çamur içindeydi. Gözlerinin biri mavi, diğeri altın rengi parlıyordu ama bu sefer o parıltıda kibir değil, saf bir öfke vardı. Kendi zayıflığına duyduğu öfke.
"Tekrar," dedi Kael.
Ayağa kalktı. Bacakları titriyordu ama duruşunu bozmadı.
Demiri tekrar kavradı.
Bu sefer sadece kaldırmadı. Onu vücuduna yasladı. Ağırlığı kollarına değil, tüm iskeletine yaymaya çalıştı. Annesinin ona öğrettiği "Akış" teorilerini, büyü için değil, biyomekanik için kullandı.
Kollar halat, omurga direk, diye düşündü.
Demir kalktı.
Kael titriyordu. Ter damlaları alnından süzülüp paslı metale damlıyordu.
Bir saniye. Beş saniye. On saniye.
"Tamam," dedi Malik. "Bırak."
Kael demiri bırakmadı.
"Hayır," dedi dişlerinin arasından. "Daha değil."
Vücudundaki Kudret (Aura), o uyuyan fiziksel enerji, bu inat karşısında, derinlerden, iliklerden uyanmaya başladı. Bu, Mührün arkasındaki soğuk Void enerjisi değildi. Bu, sıcak, kırmızı, canlı bir kandı.
Kael'in kollarındaki damarlar hafifçe belirginleşti.
Sonunda, gücü tükendi ve demiri düşürdü. Ama bu sefer kendisi düşmedi. Ellerini dizlerine dayayarak ayakta kaldı.
"Gördün mü?" dedi Malik, sırıtarak. "Ölmedin."
Malik ayağa kalktı ve getirdiği o eski deri çantadan bir matara çıkardı.
"Su," dedi. "İç. Ve bu sefer kusma."
Kael suyu içerken, seranın çatısından içeri sızan güneş ışığına baktı.
Yıllardır annesi ona Tını (Mana) kontrolünü, zihinsel disiplini, rünleri öğretmişti. Ama hiç kimse ona, bir şeyi sadece kas gücüyle tutmanın verdiği o basit, dürüst tatmini öğretmemişti.
Bu ağırlık, onun kendi ağırlığıydı. Ödünç alınmış bir büyü değil, kendi eti ve kemiğiydi.
"Yarın," dedi Kael, matarayı Malik'e geri verirken. "Yarın daha ağırını getir."
Malik kahkaha attı. Sesi seranın camlarını titretti.
"Acelen ne Kaptan? Daha o demirle dans edeceğiz. Babam der ki; 'Çekiçle dost olmadan kılıç tutulmaz'. Önce bu paslı parçayla dost olacaksın."
Malik, duvardaki bir yarıktan dışarı, geldiği yola doğru tırmanmaya başladı.
"Ben gidiyorum," dedi. "Babam uyanmadan dükkanda olmalıyım. Sen de... git ve o çamuru temizle. Annen görürse beni ocağa atıp yakar."
Kael, Malik gözden kaybolana kadar arkasından baktı.
Sonra kendi ellerine baktı. Avuçları kızarmış, yer yer su toplamıştı. Tırnaklarının arası pas ve çamur doluydu.
Bu eller, bir imparatorluk prensinin elleri değildi. Bu eller, yaşamaya çalışan birinin elleriydi.
Kael, odasına dönerken, vücudundaki her kasın ağrıdığını hissetti. Ama bu ağrı, Mührün verdiği o "yanma" hissi gibi değildi. Bu ağrı, "var olmanın" ağrısıydı. Ve Kael, hayatında ilk kez bu ağrıyı sevdi.
Yatağının altına sakladığı "Yankı Prensibi" kitabını çıkardı.
Artık o kitap sadece teorik bir metin değildi. Kael, "Tınısızların Ezgisi"ni duymaya başlamıştı. O ezgi, kalp atışının ritmiydi.
Aynaya baktı.
"Kadeh çatlak," dedi kendi yansımasına. "Ama cam değil. Et. Ve et... et iyileşirken sertleşir."
O sabah Kael Vael'thra, kahvaltısını odasında değil, mutfağa inip hizmetçilerin şaşkın bakışları arasında yaptı. Ve tabağındaki her şeyi yedi. Çünkü artık biliyordu; okyanusu taşımak için önce depoyu doldurmak gerekiyordu.
