Cherreads

Chapter 19 - DUVARIN ÖTESİNDEKİ SABAH

Solgard'ın sabah güneşi, Vael'thra Malikanesi'nin gotik pencerelerinden içeri sızarken, Kael için yeni bir günün değil, yeni bir "nöbetin" başlangıcını işaret ediyordu.

Kael, yatağında oturuyordu. Üzerindeki ipek örtüler, odanın sıcaklığı, hizmetçilerin kapının önüne bıraktığı taze süt ve ballı ekmek kokusu... Hepsi mükemmeldi. Hepsi konforluydu. Ve hepsi, Kael'in boğazına sarılan yumuşak, kadife birer el gibiydi.

Yedi yaşındaydı.

Normal bir çocuk için bu yaş; sokaklarda koşmak, dizlerini kanatmak, ağaçlara tırmanmak ve dünyanın sınırlarını zorlamak demekti. Kael içinse bu yaş, sınırların ne kadar dar olduğunu anlamak demekti.

Yorganı üzerinden attı. Ayaklarını soğuk parke zemine bastı.

Vücudu, dünkü o kısa "bahçe kaçamağı" ve Malik'in getirdiği yanık kurabiyelerin ağırlığıyla garip bir şekilde dinç hissediyordu. Hayati Zerreleri, aldığı o kaba, dürüst besinden memnun kalmıştı. Sarayın o aşırı işlenmiş, şifalı iksirlerinden ve narin yemeklerinden bıkmışlardı.

Kael, odasının yüksek, kemerli penceresine yürüdü.

Bu pencere, onun dünyaya açılan tek gözüydü. Ve aynı zamanda, hapishanesinin parmaklıklarıydı.

Aşağıya, malikaneyi çevreleyen o devasa taş duvara ve onun hemen ötesindeki patikaya baktı. Şehir uyanıyordu. Bacalardan dumanlar tütüyor, uzaktaki pazar yerinin uğultusu, rüzgarın yönüne göre artıp azalan bir dalga sesi gibi geliyordu.

Kael'in gözleri, belirli bir noktaya kilitlendi.

Duvarın dışındaki patikada, devasa, hantal bir siluet belirdi.

Malik.

O çocuk, sabahın bu saatinde, sırtında kendisinden büyük bir deri çantayla, babasının atölyesine veya okula doğru yürüyordu. Adımları ağırdı, her basışında yerdeki tozu havalandırıyordu ama duruşunda tarif edilemez bir özgürlük vardı.

Malik, yürürken yerden bir taş aldı ve sektirdi. Sonra bir ağacın dalına uzanıp bir yaprak kopardı.

Kael, camın arkasından nefesini tutarak izliyordu.

Malik taşa dokunmuştu ve taş patlamamıştı. Yaprağı koparmıştı ve yaprak elinde çürümemişti. Dünyayla temas ediyordu ve dünya ona zarar vermiyor, o da dünyaya zehrini akıtmıyordu.

O an, Kael'in göğsünün tam ortasında, kalbinin biraz altında, soğuk ve sivri bir duygu filizlendi.

Kıskançlık.

Bu, bir çocuğun başka bir çocuğun oyuncağını istemesi gibi basit bir his değildi. Bu, varoluşsal bir hasetti. Malik'in sahip olduğu o basitlik, o "sıradanlık", Kael için imparatorluk tacından daha değerliydi.

Neden o? diye düşündü Kael. Neden o yürüyebiliyor da ben camın arkasındayım? Neden benim dokunduğum her şey ölüyor?

Düşünceleri koyulaştıkça, sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü uyanmaya başladı.

Kıskançlık, Kael'in Ruh Kanallarında (sinir sisteminde) asidik bir reaksiyon yarattı. Duygular, sadece kimyasal tepkimeler değildi; onlar birer frekanstı. Ve Kael'in içindeki Void (Hiçlik) okyanusu, bu negatif frekansı bir "Emir" olarak algıladı.

Dışarı çık, dedi içindeki okyanus. Sesi yoktu, kelimeleri yoktu ama dürtüsü, aç bir hayvanın kafesine vurması kadar netti. Duvarı yık. Camı erit. Oraya git ve o özgürlüğü al.

Kael'in sağ elinin parmak uçları karıncalanmaya başladı. Avcunun içindeki hava ağırlaştı, grileşti.

Pencere camı, Kael'in artan aurasına tepki vererek titremeye başladı. Camın yüzeyinde, Kael'in nefesinin değdiği yerlerde buzlanma değil, garip, siyahımsı bir buğu oluştu.

"Hayır..." diye fısıldadı Kael, dişlerini sıkarak.

Sırtı yanıyordu. Mühür, içeriden gelen bu duygusal dalgalanmayı bastırmak için ısınıyor, rünler etine batıyormuş gibi kasılıyordu. Bu acı, fiziksel bir yanık değildi; ruhunun preslenmesiydi.

Kael, elini camdan çekti ve göğsüne bastırdı.

Annesinin, Elyra'nın uyarısı zihninde yankılandı: "Duygularını kontrol et Kael. Öfke, kıskançlık, korku... bunlar senin mananın barutudur. Eğer kıvılcım çakarsan, kendini patlatırsın."

Aşağıda, Malik köşeyi dönüp gözden kayboldu. Özgür dünya, onu yutmuştu. Kael ise akvaryumdaki balık gibi geride kalmıştı.

Kael, sırtını duvara yaslayıp yere çöktü.

Nefes almaya çalıştı. "Yankı Prensibi" kitabında okuduğu teknikleri hatırlamaya çalıştı. Direnme. Yönlendir. Akmasına izin ver ama tutma.

Ama 7 yaşındaki bir çocuğun, hapis hayatının getirdiği o boğucu öfkeyi tekniklerle yönetmesi zordu. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.

Gözyaşları yanağından akarken, tenini yaktı. Çünkü Kael'in vücut sıvılarında bile, o yoğun, ağır mananın izleri vardı. Ağlamak bile onun için bir risk, bir tahriş sebebiydi.

"Nefret ediyorum," dedi Kael, dizlerini karnına çekerek. "Bu evden, bu camlardan, bu sessizlikten nefret ediyorum."

Tam o sırada, kapısı tıklandı.

Kael irkildi. Hemen gözlerini sildi, derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Zayıflığını, özellikle de duygusal dengesizliğini kimseye gösteremezdi. Eğer annesi onun "Kıskançlık Krizi" geçirdiğini anlarsa, güvenlik önlemlerini artırır, pencereleri bile mühürlerdi.

"Gir," dedi Kael. Sesi, yaşına göre fazla soğuk ve otoriter çıktı.

Kapı açıldı. Gelen annesi değil, evin baş kâhyası, yaşlı ve sadık hizmetkar Thomas'tı. Elinde gümüş bir tepsi, tepside de dumanı tüten, keskin kokulu bir bitki çayı vardı.

"Günaydın Küçük Efendi," dedi Thomas, saygıyla eğilerek. "Leydi Elyra, laboratuvara inmeden önce bunu içmenizi emretti. 'Denge Çayı'ymış."

Kael, tepsiye baktı. Çayın kokusu bile midesini bulandırıyordu. Kediotu, Zencefil ve Tınıyı baskılayan nahoş bir mantar türü.

"Masaya bırak Thomas," dedi Kael.

Thomas tepsiyi bıraktı ama hemen çıkmadı. Kael'in yüzündeki gerginliği, alnındaki teri ve odadaki o "ağırlaşmış" havayı hissetmişti. Normal insanlar bile, Kael'in aurası dalgalandığında odadaki basınç değişimini hissederdi.

"Bir sorununuz mu var Efendim?" diye sordu Thomas, endişeyle. "Renginiz solgun. Annenizi çağırmamı ister misiniz?"

"Hayır!" dedi Kael, aniden parlayarak. Sesi yükseldi.

Thomas bir adım geri çekildi. Kael'in sağ gözündeki altın iris, bir anlığına parlamış ve dikey bir yırtık halini almıştı.

Kael hemen kendini toparladı. Derin bir nefes aldı. İçindeki canavarı, o kıskanç ejderhayı zincirledi. Yüzüne o sahte, soylu maskesini taktı.

"Hayır Thomas," dedi, sesi tekrar düz ve monoton bir hale bürünerek. "Sadece... kötü bir rüya gördüm. Annemi rahatsız etmeye gerek yok. Çayı içeceğim."

Thomas, tereddütle başını salladı. "Nasıl isterseniz Efendim."

Yaşlı adam odadan çıkıp kapıyı kapattığında, Kael koşarak banyoya gitti ve yüzünü soğuk suya çarptı.

Aynadaki yansımasına baktı.

Gözleri... Biri annesininki gibi safir mavisi, diğeri babasınınki gibi erimiş altındı. Ama o altın gözde, insani olmayan bir derinlik, bir vahşilik vardı.

"Kıskanma," dedi kendi yansımasına. "Kıskanmak zayıflıktır. Kıskanmak, mührü zorlamaktır."

Malik'in sözleri aklına geldi: "Döv onu. Sertleştir."

Kael, havluyu alıp yüzünü kuruladı.

Eğer dışarı çıkmak istiyorsa, eğer o duvarın ötesine geçip Malik gibi yürümek istiyorsa, önce içerideki bu fırtınayı dindirmeliydi. Duygularını öldürmeliydi. Bir çocuk gibi hissetmeyi bırakmalıydı.

"Normal olamayacağım," dedi Kael, aynadaki o tuhaf çocuğa. "Tamam. O zaman normalden daha sert olacağım."

Yatağının altına uzandı ve dünkü "Yankı Prensibi" kitabını çıkardı. Sayfalarını karıştırdı.

Gözleri bir satıra takıldı:

"Tınısız (Manasız) bir savaşçı, öfkesini değil, kaslarını kullanır. Duygu enerji tüketir, strateji enerji üretir."

Kael kitabı kapattı.

Bu gece... Bu gece Malik ile buluşacaktı. Eski değirmende. Koşacaklardı. Ciğerleri yanana, bacakları kopana kadar koşacaktı. O fiziksel acı, ruhundaki bu kıskançlık acısını bastıracaktı.

Thomas'ın getirdiği o iğrenç, acı çayı aldı ve tek dikişte içti. Yüzünü buruşturmadı bile.

Artık tat almak, keyif almak veya mutlu olmak gibi lüksleri yoktu. Sadece bir amacı vardı: Taşmayacak bir kap inşa etmek.

Kael, pencerenin önüne geri döndü. Malik çoktan gitmişti. Sokak boştu.

Elini cama koydu. Bu sefer cam buğulanmadı. Çünkü Kael, içindeki ısıyı, içindeki arzuyu dondurmuştu.

"Bekle dünya," diye fısıldadı. "Hazır olduğumda... o duvarı tırmanarak değil, yıkarak geçeceğim."

Ve o sabah Kael Vael'thra, çocukluğunun son kırıntılarını da o odada, o soğuk çay bardağının dibinde bıraktı. Artık kıskanan bir çocuk değil, hazırlanan bir askerdi.

Mühür sustu. Ama bu bir barış sessizliği değil, fırtına öncesi sessizliğiydi.

More Chapters