BÖLÜM 18: ÇİTİN ARKASINDAKİ ZİYARETÇİ
Vael'thra Malikanesi'nin yüksek taş duvarları, sadece davetsiz misafirleri dışarıda tutmak için değil, aynı zamanda içerideki o "tuhaf" sessizliği hapsetmek için örülmüştü.
Kael, odasının penceresinden dışarıyı, o kusursuz kesilmiş çimleri, simetrik dikilmiş ağaçları ve rüzgarın bile izin alarak estiği o yapay bahçeyi izliyordu. Dün gece çalışma odasında yaşananlar... o gri toz yığını, o çürüyen fitil... zihninin karanlık köşelerinde dönüp duruyordu. Annesinin verdiği kitap, "Yankı Prensibi", yastığının altında duruyordu ama Kael henüz kapağını kaldırmaya cesaret edememişti. Kitap, ona ne yapabileceğini değil, neleri yapamayacağını hatırlatan soğuk bir tuğla gibi geliyordu.
Sağ elini kaldırdı ve pencerenin camına dayadı.
Parmak uçlarında, dün geceki o soğuk, metalik Void (Hiçlik) akışının hayaleti hala dolaşıyordu. Camın yüzeyi, avcunun ısısına rağmen buğulanmadı; aksine, Kael'in dokunduğu noktada camın içindeki moleküllerin titreşimi yavaşladı ve orada kalıcı, buzlu bir leke oluştu.
"Sadece bozuyorum," diye fısıldadı kendi kendine. Sesi, boş odada yankılanmadan kayboldu. "Dokunduğum her şey ya duruyor ya da çürüyor. Ben bir mimar değilim. Ben bir harabeyim."
Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, sahibinin bu melankolik haline tepki vermiyordu. Mühür duygusal değildi; o sadece biyolojik bir vanaydı. Ama Kael'in Ruh Kanalları (sinir sistemi), stresin yarattığı asidik bir baskı altındaydı. Baş ağrısı, şakaklarında hafif ama inatçı bir ritimle atıyordu.
Tam o sırada, bahçenin o ölümcül sessizliğini bozan bir ses duyuldu.
HŞŞT... ÇAT!
Bu, rüzgarın sesi değildi. Bu, bir dalın kırılma sesiydi. Hem de kalın bir dalın.
Kael irkildi. Gözlerini kıstı. Sağ gözündeki dikey altın iris, güneş ışığına rağmen genişleyerek odaklandı.
Malikanenin arka bahçesine bakan, sarmaşıklarla kaplı yüksek taş duvarda bir hareketlilik vardı. Duvarın üzerindeki yaşlı bir meşe ağacının dalları, sanki üzerinde bir ayı yürüyormuş gibi tehlikeli bir şekilde sallanıyordu.
"Kim var orada?" diye düşündü Kael. Bir suikastçı mı? Babasının düşmanları mı?
Ama bir suikastçı bu kadar gürültü yapmazdı.
Ağacın yaprakları arasından devasa, siyah bir kütle belirdi. Önce bir bacak sarktı. Sonra diğer bacak. Ve ardından, yerçekimine meydan okuyan o kütle, dengesini kaybederek ağaçtan ayrıldı.
GÜM!
Yere düşen şey, bahçenin zeminini titretti. Toprak sarsıldı. Birkaç kuş, korkuyla havalandı.
Kael, nefesini tutarak cama yapıştı.
Toz bulutu dağıldığında, yerde yatan "şeyi" gördü.
Üzeri başı is, kömür lekesi ve toprak içinde, yırtık pırtık kıyafetler giymiş, kendi yaşlarında ama kendisinin iki katı genişliğinde bir çocuk.
Malik.
Devasa çocuk, düştüğü yerden inleyerek doğruldu. Sırtını sıvazladı. Yüzü acıyla buruşmuştu ama ağlamıyordu. Sanki bu düşüş, onun için günlük bir rutindi.
"Ahh..." dedi Malik, kendi kendine konuşarak. Sesi o kadar gürdü ki, Kael ikinci kattan bile duyabiliyordu. "Babam haklı. Yerçekimi beni sevmiyor."
Kael, şaşkınlıkla pencereyi açtı.
"Malik?" diye seslendi.
Aşağıdaki dev çocuk, başını kaldırdı. Kael'i görünce, yüzündeki o acı ifadesi anında silindi ve yerini o geniş, bembeyaz dişlerini ortaya seren, isli bir gülümsemeye bıraktı.
"Kaptan!" diye bağırdı Malik, el sallayarak. "Düşmedim! Sadece... hızlı indim."
Kael, panikle etrafına baktı. Muhafızlar veya hizmetçiler bu gürültüyü duymuş olmalıydı.
"Sessiz ol!" dedi fısıltıyla, parmağını dudaklarına götürerek. "Burada olmaman lazım. Seni yakalarlarsa..."
"Kimse yakalayamaz," dedi Malik, üzerindeki tozları silkelerken. Bir kaya parçası gibi sağlam duruyordu. "Arka taraftaki nöbetçiler uyuyor. Horultularını duydum."
Kael, odasının kapısını kilitlediğinden emin olduktan sonra pencereden geri çekilmedi. Malik'in orada olması... Pazar yerindeki o kısa süreli temastan sonra hissettiği o korkunç boşluğu dolduran garip bir sıcaklık yaymıştı içine.
"Bekle," dedi Kael. "Aşağı geliyorum."
Kael, odasından çıktı ve koridorlarda bir hayalet gibi süzüldü. Hizmetçilere görünmemek için gölgeleri kullandı. Bu onun doğasıydı; o bir Anomaliydi, varlığı silikti. Merdivenleri sessizce indi ve arka bahçeye açılan mutfak kapısından dışarı süzüldü.
Bahçeye çıktığında, Malik bir gül çalısının önünde çömelmiş, eline batan dikenlere aldırmadan bir çiçeği inceliyordu. Kael'in yaklaştığını duymadı bile.
"Malik," dedi Kael.
Malik irkildi ve ayağa fırladı. O devasa cüsse, Kael'in yanında bir dağ gibi yükseldi. Ama bu dağ, tehditkar değil, koruyucuydu. Malik'in etrafındaki Kudret (Aura), o yoğun, kahverengi ve durağan enerji alanı, Kael'in hassas sinir uçlarını anında yatıştırdı.
Baş ağrısı hafifledi. Midesindeki bulantı dindi. Malik, canlı bir topraklama hattıydı.
"Neden geldin?" diye sordu Kael. Sesi sert çıkmaya çalışıyordu ama içinde bir rahatlama vardı.
Malik, elini cebine attı. O kocaman, nasırlı, kömür karası elinin içinden, yağlı bir kağıda sarılmış bir paket çıkardı.
"Bunları getirdim," dedi Malik, paketi uzatarak. "Babam fırını çok ısıtmış. Biraz yandılar ama... annem 'yanıklar kemikleri güçlendirir' der."
Kael, paketi tereddütle aldı. Kağıdı açtı.
İçinde şekilsiz, kenarları kömürleşmiş, garip kokulu kurabiyeler vardı. Normalde Vael'thra mutfağına asla giremeyecek türden, "hatalı" üretimlerdi.
Kael bir tanesini aldı. Eline siyah bir is bulaştı.
"Zehirli mi?" diye sordu, yarı şaka yarı ciddi.
"Hayır," dedi Malik gülerek. "Sadece biraz sert. Senin gibi."
Kael, kurabiyeden küçük bir ısırık aldı. Tadı acıydı, yanıktı ve yoğundu. Ama... gerçekti. İçindeki Hayati Zerreler, bu basit ve dürüst karbonhidratı memnuniyetle karşıladı. Saraydaki o aşırı işlenmiş, şifalı ve tatsız yemeklerden sonra, bu yanık un tadı ona yaşamın tadı gibi geldi.
"Neden?" diye sordu Kael, ağzındaki lokmayı yutarken. "Neden buraya tırmandın? Düşebilirdin. Bacağını kırabilirdin."
Malik omuz silkti. "Düştüm zaten," dedi. "Ama kırılmadım. Babam der ki; 'İyi demir dövülürken kırılmaz, sadece şekil alır'. Ben de düşe düşe sertleşiyorum."
Malik, Kael'in sargılı bileklerine (dün geceki mum deneyinden sonra annesinin sardığı, aslında hasarlı olmayan ama sızlayan bileklerine) baktı.
"Senin canın yanıyor," dedi Malik. Bu bir soru değildi. Malik'in basit zihni, karmaşık duyguları bir hayvanın içgüdüleri gibi net okuyordu. "Pazar yerinde de yanıyordu. Şimdi de yanıyor. İçin... için çok gürültülü Kaptan."
Kael, sargılı bileğini saklamaya çalıştı.
"Ben hastayım Malik," dedi. "Benim içimde... taşan bir şey var. Ve bedenim onu tutamıyor. O yüzden canım yanıyor."
Malik, bahçe duvarının dibindeki büyük bir taşa oturdu. Kael de yanına, çimlerin üzerine çöktü.
"Babam atölyede suyu nasıl taşır biliyor musun?" dedi Malik. "Kovayla. Eğer kova delikse, su akar. Eğer kova zayıfsa, suyun ağırlığı onu ezer."
Malik, devasa pazusunu sıktı. Kasları, bir kayanın altındaki kökler gibi gerildi.
"Senin suyun çok fazla Kaptan," dedi. "Ama kovan... kovan kağıt gibi. O yüzden sızdırıyorsun. O yüzden canın yanıyor."
Kael, Malik'in bu basit ama dehşet verici derecede doğru analizi karşısında donakaldı. Annesi Elyra, ona saatlerce süren teorik dersler vermiş, diyagramlar çizmişti. Ama bu demirci çırağı, durumu iki kelimeyle özetlemişti: Kova zayıf.
"Ne yapabilirim?" diye sordu Kael. Sesi çaresizdi. "Kovayı değiştiremem. Bu benim bedenim."
"Değiştirme," dedi Malik. Elindeki yanık kurabiyeyi tek lokmada yuttu. "Döv onu. Sertleştir. Babam demiri ateşe sokar, sonra suya batırır, sonra çekiçle döver. Demir acı çeker ama sonunda çelik olur."
Malik, Kael'in zayıf omzuna hafifçe vurdu. Bu "hafif" vuruş bile Kael'i sarsmaya yetti.
"Sen çok akıllısın Kaptan," dedi Malik. "Pazar yerinde o çocuğun nasıl düşeceğini bildin. Büyü yapmadın, sadece gördün. Ama o çocuk sana vursaydı... kırılırdın."
Kael başını öne eğdi. Doğruydu. Zihni bir silahtı ama bedeni bir camdı.
"Bana yardım et," dedi Kael. Gözlerini Malik'e dikti. Sağ gözündeki altın hare parladı. "Bana... kova olmayı öğret. Düşüp kırılmamayı öğret."
Malik sırıttı. Dişlerinin arasındaki kurabiye kırıntıları görünüyordu.
"Olur," dedi. "Ama bedavaya olmaz."
"Ne istiyorsun?" diye sordu Kael. "Altın mı? Mücevher mi?"
"Hayır," dedi Malik. Yüzü ciddileşti. O çocuksu ifade gitti, yerine garip bir olgunluk geldi. "Ben güçlüyüm Kaptan. Her şeyi kaldırabilirim. Ama... nereye vuracağımı bilmiyorum. Babam hep 'Güç kontrolsüzse sadece gürültü yapar' der. Ben de sadece gürültü yapıyorum. Her şeyi kırıyorum."
Malik, Kael'e doğru eğildi.
"Sen bana nereye vuracağımı göster. Ben de sana... darbeleri nasıl karşılayacağını öğreteyim. Sen benim gözüm ol, ben senin kalkanın olayım."
Kael, elini uzattı.
"Anlaştık," dedi.
Malik'in o devasa, kömür karası eli, Kael'in ince, solgun elini kavradı.
O an, Kael'in zihnindeki Void okyanusu ile Malik'in bedenindeki Toprak Aurası arasında görünmez bir devre tamamlandı. Kael'in kaotik enerjisi Malik'e aktı ve orada nötrleşti. Malik'in durağanlığı Kael'e aktı ve onu sabitledi.
Bu, bir büyücü ile bir şövalyenin anlaşması değildi.
Bu, Kırık Bir Kılıç ile Kör Bir Kalkanın, birbirini tamamlama yeminiydi.
"Yarın," dedi Malik, ayağa kalkarak. "Orman sınırındaki eski değirmenin orada. Sabah erken gel. Koşacağız."
"Koşmak mı?" Kael yüzünü buruşturdu. "Ben koşmaktan nefret ederim. Ciğerlerim yanıyor."
"Yanacak tabii," dedi Malik, duvara tırmanmaya hazırlanırken. "Yanmadan sertleşmez."
Malik, ağacın dalına tutundu ve kendini yukarı çekti. O devasa cüssesine rağmen, şaşırtıcı bir çeviklikle duvarın tepesine çıktı.
Aşağıya, Kael'e baktı.
"Ha bu arada," dedi Malik. "Kurabiyelerin hepsini yeme. Akşama karnın ağrır. Onlar da senin gibi... biraz yoğun."
Malik, duvarın arkasına atladı ve gözden kayboldu. Birkaç saniye sonra, uzaklaşan GÜM-GÜM ayak sesleri duyuldu.
Kael, elindeki yağlı pakete baktı. Sonra gökyüzüne.
Güneş batıyordu. Gölgeler uzuyordu.
İlk defa, yaklaşan karanlıktan korkmadı. Çünkü artık biliyordu ki, karanlık ne kadar yoğun olursa olsun, onu taşıyacak bir "Duvar" vardı.
Kael, kalan kurabiyeyi ısırdı.
Tadı hala yanıktı. Ama bu sefer, o yanık tat ona acıyı değil, Dövülmeyi hatırlattı.
Odasına dönerken, yastığının altındaki o gri kitabı, Yankı Prensibini çıkardı. Kapağını açtı.
Artık sadece okumayacaktı. Uygulayacaktı. Ama önce... önce koşması gerekiyordu.
"Kova sızdırmayacak," dedi Kael, kendi kendine söz vererek. "Artık sızdırmayacak."
Ve o gece, Kael Vael'thra rüyasında düşen bir mum değil, örsün üzerinde dövülen kızgın bir demir gördü. Demir acı çekiyordu ama her darbede biraz daha parlıyordu.
