Cherreads

Chapter 16 - İLK DERS: RENKLER VE AKIŞ

Vael'thra Malikanesi'nin çakıllı yolunda ilerleyen at arabasının tekerlekleri, akşam sessizliğini ritmik bir gıcırtıyla eziyordu. Ancak Kael için dışarıdaki sessizlik, içerideki fırtınanın yanında bir hiçti.

Annesi Elyra'nın karşısında oturuyordu. Yol boyunca tek kelime edilmemişti. Elyra, ellerini kucağında birleştirmiş, mavi gözlerini oğluna dikmişti. Bu bakışta öfke yoktu; daha korkutucu bir şey vardı: Saf, dondurucu bir analiz. Bir annenin oğluna bakışı değil, bir ustanın henüz ne işe yaradığını çözemediği, hem tehlikeli hem de muazzam potansiyele sahip bir eseri inceleyen bakışıydı bu.

Kael, pazar yerindeki o "taşlı" zaferinden sonra kendini güçlü hissetmeyi ummuştu. Ama annesinin karşısında, o küçücük bedeniyle koltukta büzülmüşken, sadece bir çocuk gibi hissediyordu.

Araba durdu. Kapı, uşaklar tarafından açıldı.

"İn," dedi Elyra. Sesi, kış rüzgarı kadar keskin ve netti.

Kael, sendeleyerek arabadan indi. Bacakları titriyordu. Pazar yerindeki o kısa süreli gerilim, Malik'le kurduğu bağın ani kopuşu ve Jarek'e fırlattığı o taşın yarattığı zihinsel yorgunluk, sınırlı Kudret (Aura) rezervlerini tüketmişti. Malik bir şarj istasyonu gibiydi, şimdi ise pili bitmiş bir oyuncak gibi hissediyordu.

Malikanenin o devasa, gotik kapıları üzerlerine kapandığında, Elyra pelerinini bir hizmetçiye fırlattı ve merdivenlere yöneldi.

"Çalışma odama," dedi. "Hemen."

Kael, annesini takip etti. Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, yaklaşan dersin ağırlığını hissetmiş gibi, omurgasının üzerinde soğuk, metalik bir sızıyla kasıldı. Ancak bu sızı, bir taşma uyarısı değildi; sadece "uyanık ol" diyordu.

Elyra'nın çalışma odası, evin geri kalanından farklıydı. Burası bir ev değil, mistik bir mabetti. Duvarlar, parşömenler ve garip, geometrik şekillerle dolu diyagramlarla kaplıydı. Masaların üzerinde, içlerinde sürekli hareket eden sıvıların olduğu cam tüpler ve Kael'in adını bile bilmediği rünik aletler vardı. Havada eski kağıt, mürekkep ve ozon kokusu asılıydı.

Elyra içeri girer girmez, eldivenlerini çıkarıp masaya bıraktı. Arkasını dönüp Kael'e baktı.

"Ne yaptığını sanıyordun?" diye sordu. Sesi yükselmemişti ama tonundaki baskı, odadaki havayı ağırlaştırmıştı.

Kael yutkundu. Boğazı kurumuştu. "Ben..." dedi, sesi titreyerek. "Ben sadece oturdum. Sonra o çocuklar geldi. Malik'i dövüyorlardı."

"Ondan bahsetmiyorum," dedi Elyra, Kael'in üzerine yürüyerek. Adımları sertti. "O taş. O çürük tahta. O düşüş. Hepsini gördüm Kael."

Kael başını kaldırdı. Gözlerinde korku vardı ama suçluluk yoktu. "Büyü yapmadım anne. Söz veriyorum. Mühür sızmadı. İçimdeki... o şeyi kullanmadım. Sadece taşı attım."

Elyra durdu. Yüzündeki gergin ifade, yerini tuhaf, gururlu ama temkinli bir tebessüme bıraktı.

"Biliyorum," dedi Elyra. "Ve işte bu yüzden sana kızmıyorum. Bu yüzden... seni buraya getirdim."

Elyra, masanın üzerindeki gümüş şamdanı aldı ve Kael'in önündeki çalışma masasına koydu. Şamdanda tek bir beyaz mum vardı.

"O taşı attığında," dedi Elyra, "Bir avcı gibi düşündün. Ama Kael... sen sadece bir avcı değilsin. Sen bir Hükümdarsın. Taşı atmak, dünyanın kurallarına uymaktır. Yerçekimine, rüzgara dua etmektir. Ama bizim kanımız dua etmez. Bizim kanımız emreder."

Elyra parmağını şıklattı.

Parmak ucundan çıkan küçük, mavi bir kıvılcım fitile kondu ve mum alev aldı.

Ancak bu ateş, sıradan bir ateş değildi. Elyra'nın Tınısı (Manası) ile beslenen, canlı, hırçın ve parlak bir alevdi. Odadaki hava akımının yokluğuna rağmen vahşice dans ediyor, sanki kafesinden çıkmak isteyen bir hayvan gibi sağa sola saldırıyordu.

"Bak," dedi Elyra, alevi göstererek. "Bu ateş neden yanıyor Kael?"

Kael düşündü. "Çünkü fitili yakıyor? Isı var?"

"Hayır," dedi Elyra sertçe. "Yanıyor, çünkü ben yanmasını istiyorum. Yanıyor, çünkü doğanın kanunu ona yanmasını emrediyor. Ateşin doğası budur; tüketmek, yükselmek ve dans etmek."

Elyra sandalyeyi çekti ve Kael'in karşısına oturdu. Gözleri, oğlunun gözlerine kilitlendi.

"Bugün sana fiziği öğretmeyeceğim. Sana kimyayı öğretmeyeceğim. Sana İrade Bükümünü öğreteceğim."

Kael, mumun hırçın alevine baktı.

"Nasıl?" dedi. "Ona dokunmadan mı?"

"Dokunmak zayıfların işidir," dedi Elyra. Sesi fısıltıya düştü ama odanın her köşesinden duyuluyordu. "Senin içinde bir okyanus var Kael. Mühürlü, evet. Ama o okyanusun ağırlığı, o okyanusun otoritesi mühürlenemez. Senden istediğim şey şu: Bu alevi söndürme. Onu büyütme. Sadece... onu benim kontrolümden al. Onu kendi iradene bağla."

Kael şaşkınlıkla annesine baktı. "Ama o senin ateşin."

"Evet," dedi Elyra. Gözleri parladı. "Ve ben onu şu an serbest bırakıyorum. O şu an vahşi bir köpek gibi. Sahibi yok. Ona yeni sahibinin kim olduğunu göster."

Kael, alevin dansına odaklandı.

Bu saçma geliyordu. Ateşe nasıl söz geçirebilirdi? Ateşin kulakları yoktu. Zihni yoktu. Sadece yanıyordu.

Dur, dedi içinden aleve. Sakin ol.

Bir şey olmadı. Alev, Elyra'nın bıraktığı o vahşi ritimle titremeye devam etti. Sanki Kael'le alay ediyordu.

"Yanlış yapıyorsun," dedi Elyra. Sesi hayal kırıklığıyla doluydu. "Ona rica ediyorsun. Bir dilenci gibi istiyorsun. 'Lütfen dur' diyorsun. Ateş ricaları duymaz Kael. Ateş sadece gücü tanır."

Elyra uzandı ve Kael'in çenesini tutup yüzünü aleve yaklaştırdı.

"İçindeki o şeyi hisset," dedi. "O mühürlü okyanusu. O, sıradan bir enerji değil. O, bu dünyanın kurallarını tanımayan kadim bir irade. O iradeyi zihninin önüne getir. Ve ateşe bakarken, bir çocuk olarak bakma. Ona, varoluşuna karar verebilecek bir tanrı olarak bak."

Kael derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava, sırtındaki Kızıl Hüküm Mührünü gerdi.

Gözlerini kıstı. Sağ gözündeki dikey altın iris, ışığa tepki vererek iğne ucu kadar küçüldü.

Annesinin ne demek istediğini anlamaya başlıyordu. Bu bir büyü formülü değildi. Bu bir hiyerarşi meselesiydi. Ateş şu an vahşiydi ve odadaki en güçlü iradeye boyun eğecekti.

Kael, kendi varlığını, odadaki boşlukta kapladığı hacmi hissetti. Sonra bu hissi, zihinsel bir el gibi değil, görünmez, ağır bir yorgan gibi alevin üzerine örttü.

Mühründen dışarı Tını (Mana) akıtmıyordu. Sadece Mührün arkasındaki o muazzam, korkunç varlığın gölgesini alevin üzerine düşürüyordu.

Bana itaat et.

Bu bir düşünce değildi. Bu bir hükümdü.

Kael'in zihnindeki o "Emir", odanın atmosferini değiştirdi.

Mumun alevi, rüzgarda savrulan bir bayrak gibi çırpınırken, aniden titredi. Ama bu rüzgarın titretmesi değildi. Bu, korkunun titremesiydi.

Ateş, Kael'in iradesinin ağırlığını hissetti.

"Evet," diye fısıldadı Elyra. "Hissediyor musun? Direniyor. Senin iradenle savaşıyor. Ez onu Kael. Ona kim olduğunu göster."

Kael dişlerini sıktı. Şakaklarında ince, keskin bir sızı belirdi. Ateşin o vahşi doğası, Kael'in zihnine geri tepiyor, "Ben yanarım, ben özgürüm!" diye haykırıyordu.

Ama Kael bırakmadı.

Gözlerini alevin merkezine dikti.

Eğil, dedi içinden.

Ve mucize gerçekleşti.

Fizik kurallarına göre her zaman yukarı çıkması gereken sıcak hava ve alev, Kael'in iradesi altında büküldü.

Alevin ucu, sanki görünmez bir parmak onu aşağıya bastırıyormuş gibi yavaşça, isteksizce sağa doğru yattı. Sonra aşağıya.

Alev sönmedi. Hala yanıyordu. Rengi hala parlak turuncuydu. Ama artık yukarı değil, masaya paralel, hatta hafifçe aşağıya doğru yanıyordu.

Doğanın "Yükselme" kanunu, Kael'in "Eğil" emri karşısında diz çökmüştü.

"Oldu..." diye hırıldadı Kael. Alnından soğuk bir ter damlası süzüldü. Burnundan sıcak bir sıvı aktığını hissetti.

Alev, Kael'in bakışları altında bir köle gibi titriyor, Kael nereye bakarsa oraya doğru uzuyordu. Kael başını sola çevirdi, alev sola yattı. Başını sağa çevirdi, alev sağa yattı.

Kael elini kaldırdı. Parmaklarını oynattı.

Alev, parmaklarının hareketini taklit ederek kıvrıldı, uzadı ve bir yılan gibi kendi etrafında döndü.

Bu büyücülük değildi. Bu element bükücülüktü. Kael, ateşin "nasıl" yanacağını değil, "nereye" itaat edeceğini belirliyordu.

"Harika..." dedi Elyra. Sesi gurur ve korku karışımıydı. "Bırakma. Şimdi ona son emri ver. Ona... donmasını söyle."

"Ateş donmaz," dedi Kael zorlanarak.

"Sen istersen donar," dedi Elyra. "Senin dünyanda imkansız diye bir şey yok. Senin iraden gerçekliğin üzerindedir."

Kael, o kıvrılan, dans eden ateş yılanına baktı.

Hareket etme.

Kael'in zihninden çıkan bu son emir, bir balyoz gibi alevin üzerine indi.

Alev, o anki kıvrık, kavisli halinde... dondu.

Sanki zaman durmuştu. Ateş, camdan yapılmış, ışık saçan bir heykel gibi havada asılı kaldı. Titreşimi durdu. Akışkanlığı bitti.

Ateş, katılaştı.

Görüntü o kadar gerçeküstü, o kadar yanlıştı ki, Kael'in midesi bulandı. Doğaya tecavüz ediyordu. Varoluşun ritmini bozuyordu.

"Ahh!"

Kael, elini aniden şakağına götürdü.

Başının içindeki basınç dayanılmaz bir hal aldı. Burnu şiddetle kanamaya başladı.

Dikkat dağıldığı an, alev üzerindeki hakimiyet kırıldı.

PUF!

Donmuş alev, serbest kaldığı an patladı. Küçük bir ateş topu halinde parladı ve sonra normal, titrek haline geri döndü.

Kael sandalyede geriye doğru yığıldı. Nefes nefese kalmıştı.

Elyra hemen yerinden fırladı. Cebinden çıkardığı mendille Kael'in burnundaki kanı sildi.

"Başım..." dedi Kael, gözlerini kapatarak. "Sanki beynim yırtılıyor."

"Bu normal," dedi Elyra, sesinde profesyonel bir soğukkanlılıkla. "Kasların ağırlık kaldırınca nasıl ağrıyorsa, Ruh Kanalların da irade kullanınca böyle ağrır. Sen az önce doğanın en temel yasalarından birini büktün Kael. Evren buna direndi. Ve o direnç senin sinir sistemine çarptı."

Elyra, masadaki normal şekilde yanmaya devam eden muma baktı.

"Gördün mü?" dedi. "Tını (Mana) harcamadın. Mührünü açmadın. Sadece... varlığını dayattın. Ve ateş sana itaat etti."

Kael gözlerini araladı. Masadaki muma korkuyla karışık bir saygıyla baktı.

"Bu daha zor," dedi. "Taş atmaktan çok daha zor."

"Evet," dedi Elyra. "Çünkü taşı kolunla atarsın. İradeyi ruhunla atarsın. Ve senin ruhun... senin ruhun henüz o kadar kaslı değil."

Elyra, Kael'in saçlarını okşadı. Bu nadir bir şefkat anıydı.

"Sen bir element büyücüsü değilsin Kael. Sen ateş topu yaratamazsın. Sen su çıkaramazsın. Ama sen... sen başkasının yarattığı fırtınaya 'Dur' diyebilirsin. Sen okyanusu ikiye yarabilirsin. Sen bir Yaratıcı değilsin. Sen bir Hakımsin."

Kael, elindeki kanlı mendile baktı.

Bu güç, onu hasta ediyordu. Ama aynı zamanda, içindeki o derin, karanlık boşluğu tatmin eden tuhaf bir haz veriyordu. Kontrol etmenin hazzı.

"Peki ya Void?" diye sordu Kael. "İçimdeki o karanlık şey? O ne zaman devreye girecek?"

Elyra'nın yüzü ciddileşti.

"İraden yetmediğinde," dedi. "Eğer bir şeye hükmedemiyorsan... eğer bir şey senin iradene boyun eğmeyecek kadar güçlüyse... o zaman Void devreye girer. Ve onu siler. Ama bu, son çaredir. Çünkü sildiğin şeyi geri getiremezsin. Ama büktüğün şeyi düzeltebilirsin."

Elyra mumu üfleyerek söndürdü. Oda loşluğa gömüldü.

"Şimdilik bu kadar," dedi. "Git ve uyu. Yarın daha büyük bir şeyle deneyeceğiz. Belki suyla. Su, ateşten daha inatçıdır."

Kael odadan çıkarken, bacakları hala titriyordu ama bu sefer korkudan değildi. Yorgunluktandı.

Koridorda yürürken, duvardaki meşalelere baktı.

Eskiden onlara sadece ışık kaynağı olarak bakardı. Şimdi ise onları potansiyel tebaası olarak görüyordu.

Sağ elini kaldırdı ve geçerken meşalelerden birine odaklandı.

Eğil.

Alev hafifçe, çok hafifçe sola yattı.

Kael gülümsedi. Dudaklarında kan tadı vardı ama umurunda değildi.

O gece Kael, yatağında yatarken tavanı izlemedi. Gözlerini kapattı ve zihnindeki o karanlık okyanusu düşledi. Okyanus hala kilitliydi. Ama artık Kael, o kilitlerin anahtarının sadece "açmak" değil, "yönetmek" olduğunu biliyordu.

Bir gün, sadece mumları değil, insanların iradesini, hatta belki de kaderin kendisini bükecekti.

Ama önce, baş ağrısının geçmesi gerekiyordu.

More Chapters