BÖLÜM 15: PAZAR YERİNDE SAVAŞ PROVASI
Demirci dükkanının önündeki o alçak, isli taş basamak, Kael Vael'thra için dünyanın en güvenli tahtıydı.
İçeride, Demirci Kessir'in ritmik çekiç sesleri (ÇIN... ÇIN...), Kael'in zihnindeki kaosu hizaya sokan bir metronom gibi işliyordu. Yanında ise Malik oturuyordu. O devasa, kömür karası çocuk, elindeki kurumuş bir dal parçasıyla toprağa şekiller çiziyor, arada bir Kael'e bakıp o saf, geniş gülümsemesini sunuyordu.
Kael, sırtını dükkanın duvarına yaslamış, gözlerini kapatmıştı.
Malik'in Kudreti (Aurası)... Bu, tarif edilmesi güç bir huzurdu. Malik, tıpkı bir sünger gibiydi. Kael'in Ruh Kanallarından (sinir sisteminden) sızan o statik, cızırtılı, yakıcı Void (Hiçlik) enerjisini emiyor ve kendi yoğun toprak aurasının içinde nötrleyerek toprağa iletiyordu. Kael'in başı dönmüyordu. Midesi bulanmıyordu. Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, tehdit algılamadığı için soğumuş, derin bir uykuya dalmıştı.
"İyi misin Kaptan?" diye sordu Malik. Sesi kalın ama yumuşaktı.
Kael gözlerini araladı. Sol gözü (Mavi) pazar yerinin tozlu görüntüsünü, sağ gözü (Altın) ise enerjisel akışları tarıyordu.
"Kaptan mı?" dedi Kael, kaşlarını hafifçe kaldırarak.
"Öyle," dedi Malik, omuz silkerek. "Babamın öfkesinden beni kurtardın. Bir orduyu durdurur gibi durdurdun onu. O yüzden Kaptansın."
Kael'in dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu. Bu unvan, soyluların sahte "Lordum" hitaplarından çok daha gerçek, çok daha ağırdı.
Ancak bu huzur, pazar yerinin o yapışkan gürültüsüyle yırtılmak üzereydi.
Sokağın başından gelen bir kahkaha, Kael'in hassas kulaklarında cam kırılması etkisi yarattı.
Kael irkildi. Mührü, ensesinde bir sıcaklık dalgası yaratarak uyandı. Gelen şey sadece ses değildi; gelen şey, bozuk, kirli ve saldırgan bir auraydı.
Üç çocuk, pazar tezgahlarının arasından, suları yararak ilerleyen bir gemi gibi insanları iterek geliyordu. En öndeki çocuk, on iki yaşlarında, uzun boylu, sivilceli yüzlü ve kirli sarı saçlıydı. Üzerinde, babasının muhtemelen kasap veya derici olduğunu gösteren kanlı bir önlük vardı.
Jarek. Orta Şehir'in küçük zorbası.
Jarek'in etrafındaki Hayati Zerreler, Kael'in gözüne gri ve bulanık görünüyordu. Çocuğun aurası, kontrolsüz bir öfke ve aşağılık kompleksiyle titreşiyordu. Her adımı, etrafındaki zayıf auraları eziyor, insanları kenara kaçırıyordu.
"Bakın burada kim varmış," dedi Jarek, demirci dükkanının önüne geldiğinde. Gözlerini Kael'e dikti ama sözleri Malik'eydi. "Sakar Ayı ve onun solucan arkadaşı."
Malik, elindeki dalı bıraktı ve yavaşça ayağa kalktı. Malik ayağa kalktığında, Jarek'in üzerine bir gölge düştü. Malik cüsse olarak Jarek'ten büyüktü ama ruhu... ruhu kavga etmek istemiyordu.
"Biz sadece oturuyoruz Jarek," dedi Malik. "Git buradan."
"Burası babamın sokağı," dedi Jarek, arkasındaki iki yandaşına güvenerek sırıtırken. "Vergi vermeden oturamazsın."
Jarek, aniden yönünü değiştirdi ve dükkanın hemen yanındaki küçük, derme çatma bir tezgahın üzerine yürüdü.
Tezgahın başında, yaşlı, kambur bir kadın; dağlardan topladığı şifalı otları ve kurutulmuş lavantaları satıyordu. Kadının aurası o kadar zayıftı ki, rüzgarda titreyen bir mum alevi gibiydi.
Jarek, elini tezgahın üzerine koydu ve bir avuç lavantayı alıp yere fırlattı.
"Bu otlar kokuyor nine," dedi Jarek, otları ayağıyla ezerken. "Müşterilerimi kaçırıyorsun."
Yaşlı kadın korkuyla geri çekildi. "Yapma oğlum... Onlar benim ekmeğim."
Kael'in içindeki Okyanus dalgalandı.
Bu sadece bir zorbalık değildi. Bu, Kael'in "Düzen" anlayışına bir hakaretti. Jarek, gereksiz bir gürültü, silinmesi gereken bir parazitti. Kael'in sağ elinin parmak uçları karıncalanmaya başladı. Tını (Mana), mührün kapaklarını zorluyordu.
Ez onu, dedi içindeki okyanus. Sesi yoktu ama dürtüsü keskindi. Sadece bir parmak şıklatması. O çocuğun diz kapaklarını tersine çevirebilirsin. Basıncı artır. Kemiklerini toz et.
Kael ayağa kalkmak istedi ama bacakları titriyordu. Fiziksel olarak zayıftı. Eğer büyü kullanırsa, bedeni iflas ederdi. Ve daha kötüsü, annesi görürdü.
Ama Malik beklemedi.
"Bırak onu!" diye bağırdı Malik ve öne atıldı.
Malik'in hamlesi kaba ve tekniksizdi. Sadece cüssesini kullanarak Jarek'i itti. Jarek sendeledi ama düşmedi. Arkasındaki iki çocuk hemen Malik'in üzerine çullandı.
Biri Malik'in bacağına tekme attı, diğeri sırtına yumruklarını indirdi. Malik güçlüydü ama dövüşmeyi bilmiyordu. Sadece kollarını yüzüne siper edip, darbelerin geçmesini bekleyen bir kaya gibi durdu.
Jarek, dengesini toparlayıp Malik'in savunmasız karnına sert bir tekme attı.
"Ahh!"
Malik'in nefesi kesildi ve dizlerinin üzerine çöktü.
Kael, olduğu yerde donakalmıştı.
Arkadaşı –onun sessiz limanı– gözlerinin önünde acı çekiyordu. Malik'in aurasındaki o huzurlu kahverengi renk, yerini acının kırmızısına bırakmıştı.
Kael'in sağ gözü tamamen altına döndü. İrisi dikey bir çizgi halini aldı.
Sırtındaki Mühür, omurgasını kavuran bir ateşle yandı. Dokuz düğümden ilki, Kök Düğümü, açılmak için zonkladı.
Şimdi, dedi içindeki ses. Bırak aksın. Hepsini yok et.
Kael elini kaldırdı. Avcunun içinde, havayı büken, ışığı yutan minik, siyah bir girdap oluşmaya başladı. Eğer o girdabı fırlatırsa, Jarek'in kafası omuzlarının üzerinde durmazdı. Bir patlama değil, bir silinme olurdu.
Tam o sırada, annesinin sesi zihninde yankılandı:
"Güç, kontrolsüzse sahibini ısırır. Bir heykeltıraş ol Kael. Cellat değil."
Ve bir de... eğer şimdi büyü yaparsa, Malik ondan korkardı. O "Kaptan" bakışı gider, yerine "Canavar" bakışı gelirdi. Kael, o bakışı kaybetmektense ölmeyi tercih ederdi.
Elini indirdi. Girdap söndü.
"Fizik..." diye fısıldadı Kael. "Büyüye gerek yok. Sadece fizik."
Zihnindeki okyanusu kilitledi ve yerine soğuk, matematiksel bir analiz koydu.
Jarek, Malik'e bir tekme daha atmak için geriliyordu. Zafer sarhoşuydu. Etrafını görmüyordu. Bastığı yer, pazarın zeminindeki ahşap bir platformdu.
Kael'in altın gözü, Jarek'in sol ayağının bastığı tahtayı taradı. Tahta çürüktü. Altındaki destek kirişi nemden yumuşamıştı. Jarek'in tüm ağırlığı o noktadaydı.
Ama tahta henüz kırılmamıştı. Küçük bir tetikleyiciye ihtiyacı vardı.
Kael, oturduğu yerden, kimseye hissettirmeden elini yere uzattı ve ceviz büyüklüğünde, sert bir çakıl taşı aldı.
Jarek tekme için sağ ayağını kaldırdığında, tüm ağırlığı o çürük tahtanın üzerindeki sol ayağına bindi.
Zaman yavaşladı.
Kael, taşı fırlattı.
Bu, manayla güçlendirilmiş bir atış değildi. Bu, günlerdir odasında yaptığı, o titreyen ellerini eğitmek için çalıştığı saf, isabetli bir atıştı.
Taş, havada bir yay çizdi.
Ve Jarek'in bastığı o çürük tahtanın, tam da destek noktasına, kirişin çiviyle birleştiği o paslı yere çarptı.
ÇIT.
Küçük bir ses. Ama etkisi büyük oldu.
Taşın yarattığı o ekstra titreşim ve darbe, zaten sınırda olan çürük tahtanın direncini kırdı. Tahta, Jarek'in ağırlığı altında aniden, ÇATIR diye kırıldı.
Jarek'in sol ayağı, kırılan tahtanın içine gömüldü.
Dengesi anında bozuldu. Havada olan sağ ayağı boşa savruldu. Jarek, kolları iki yana açılarak, komik ve çaresiz bir şekilde geriye doğru devrildi.
Ama düştüğü yer yumuşak toprak değildi.
Jarek, az önce devirdiği ve ezdiği yaşlı kadının tezgahındaki o büyük, içi balık turşusu ve tuzlu su dolu fıçıya çarptı. Fıçı devrildi ve Jarek, sırtüstü, o yapışkan, kokulu, iğrenç suyun içine kapaklandı.
ŞLAP!
Pazar yerindeki gürültü bir anlığına kesildi. Sonra yerini kahkahalara bıraktı.
Orta Şehir'in korkulan zorbası Jarek, balık kafaları ve turşu suyu içinde çırpınıyor, ayağı tahtaya sıkıştığı için kalkamıyordu. Arkadaşları ne yapacaklarını şaşırdı. Malik'i bırakıp Jarek'i kurtarmaya koştular.
Malik, şaşkınlıkla yerden kalktı. Yüzü gözü toz içindeydi ama kalıcı bir hasarı yoktu. Olan biteni anlamamıştı. Sadece Jarek'in sakarlığına yordu.
Ama Kael... Kael gülümsüyordu.
Bu, bir çocuğun yaramazlık gülümsemesi değildi. Bu, bir satranç ustasının, hamlesinin sonucunu izlerken takındığı o soğuk, tatmin dolu tebessümdü.
Büyü yapmamıştı. Mühür sızlamamıştı. Bedeni yanmamıştı.
Sadece bir taş. Ve doğru zamanlama.
"Gürültü kesildi," dedi Kael, kendi kendine.
Jarek, arkadaşlarının yardımıyla ayağa kalktığında, öfke değil utanç içindeydi. Herkes ona gülüyordu. Kael'e baktı. Kael, oturduğu basamaktan kalkmamıştı bile. Sadece o mavi ve altın gözleriyle, ifadesizce ona bakıyordu.
Jarek'in içinde garip bir ürperti oluştu. O küçük, hasta çocuğun bakışlarında, pazar yerindeki herkesten daha tehlikeli bir şey vardı.
"Gidiyoruz," diye bağırdı Jarek, kokmuş kıyafetleriyle oradan uzaklaşırken. "Bu iş bitmedi Ayı!"
Malik, üzerini silkeleyerek Kael'in yanına geldi.
"Gördün mü Kaptan?" dedi Malik, kıkırdayarak. "Kendi tuzağına düştü. Ayağı kaydı."
Kael, elindeki tozu silkeledi.
"Evet," dedi. "Denge... Denge hassas bir şeydir Malik. Bazen sadece küçük bir taş yeter."
Tam o sırada, dükkanın kapısında Elyra belirdi. Pazar alışverişini tamamlamış, elinde paketlerle dönmüştü. Malik'in üzerindeki tozu, yerdeki balık suyunu ve kalabalığın dağılışını gördü.
Gözleri Kael'e kaydı.
Oğlunu taradı. Aurasında bir dalgalanma var mıydı? Mühür zorlanmış mıydı? Gözlerinde o beyaz, Void körlüğü var mıydı?
Hayır.
Kael sakindi. Hatta... memnun görünüyordu.
"Bir sorun mu var?" diye sordu Elyra, temkinli bir sesle.
"Yok anne," dedi Kael. Malik'in koluna girdi. Malik, devasa cüssesiyle Kael'e destek oldu. "Sadece... bir kaza oldu. Ama kimse zarar görmedi."
Elyra, yerdeki o kırık tahtayı ve hemen yanındaki küçük, yosunlu çakıl taşını fark etti. Bir Rün Mimarı'nın gözünden hiçbir detay kaçmazdı.
Oğlunun büyü yapmadığını biliyordu. Ama bir şey yapmıştı. Daha sessiz, daha insani bir şey.
"Hadi gidelim," dedi Elyra, içten içe rahatlayarak. "Pora Teyze akşam yemeğini bekliyor."
Arabaya doğru yürürlerken, Kael Malik'e yaslandı. Pazar yerinin gürültüsü geri gelmişti ama artık Kael'i o kadar rahatsız etmiyordu. Çünkü artık biliyordu; bu kaosun içinde bile, eğer nereye vuracağını bilirsen, kendi sessizliğini yaratabilirdin.
O gün Kael Vael'thra çok önemli bir ders çıkardı:
Büyücü olmak için okyanusu taşıman gerekir. Ama kazanmak için... bazen sadece doğru taşı doğru yere koymak yeterlidir.
Ve Malik'in kolunun altındaki o güvenli sıcaklık, Kael'e, dünyanın tüm soğukluğuna rağmen yaşanabilir bir yer olduğunu fısıldıyordu.
