Solgard Pazarı'nın o yapışkan, ter ve baharat kokulu kakofonisi Kaelin'in arkasında bıraktığı ama zihnindeki yansımaları hala devam ediyordu.
Annesi Elyra'nın başarısı, gönderen adımlarla demirci deposunun sıcaklığından kapasitesinden, kapasitesinin ilk şeyi ısıydı. Ancak bu, sıcaklıktaki verim o yakıcı, baş ağrıtan, yayılan dolu ısı yoktu. Bu, kontrol kaydıyla, bir ocağın karnında hapsedilmiş, dürüst ve isli bir ısıydı.
Dükkanın içi loştu. Sadece örsün üzerindeki akkor halindeki demirden yayılan elektrik kesintileri ve köşedeki ocağın turuncu alevi içi yanıyordu.
Kael, derin bir nefes aldı.
Kurum, pas ve kömür kokusu ciğerlerine doldu. Bu koku, yerindeki o çürümüş sebze ve insan kokusundan çok daha temizdi. Burada biyolojik bir karmaşa yoktu; sadece metalin ve ateşin ilkel dansı vardı.
ÇIN... ÇIN... ÇIN...
Devasa bir adam, Demirci Kessir, elindeki balyozu örsün üzerindeki kızgın demire indiriyordu.
Otobüsler...
Kael, dükkanın girişindeki bir sandığın üzerine çökerken gözü kapandı. Pazar yerindeki o ayar gürültüsünden sonra, bu ritmik vuruş sesi ona bir ninni gibi gelmişti. Her ÇIN sesi, zihnindeki kaosu bir anlıkta susturuyor, takip hizaya sokuyordu. Demirci, metali döverken aslında farkında olmadan Kael'in dağınık Tını (Mana) frekanslarını da dövüyor.
"Hoş geldiniz Leydi Elyra" dedi Kessir, işleri bırakmaktan. Sesi, göğüs kafesinden gelen derin bir hırıltı gösteriyor. "Siparişiniz hazır. Soğumasını bekliyorum."
Elyra başıyla selam verdi. Kael'in yanına geldi, elinin oğlunun terli alnına koydu. Kael'in yüzeyinin koşulları mevcuttu, gözlerinin altı morarmıştı. Kızıl Hüküm Mührü, dışarıdaki insan selinin yarattığı aurasal baskıya tepki vererek ısınmıştı.
"Otur burada" dedi Elyra, Kael'e. "Ben Kessir ile konuşurken kıpırdama. Enerjini toplaman lazım."
Kael başını salladı. Konuşacak gücü yoktu. Sırtını serin taş kaydı yasladı.
O sırada dükkanın arka kapısı gürültüyle açıldı.
İçeriye bir çocuk girdi.
Kael gözlerini araladı. Gelen çocuk kendi yaşlarındaydı –belki yedi, belki sekiz– ama Kael'in iki katı cüssesindeydi. Geniş omuzları, kalın bilekleri ve dağınık siyah saçlarıyla, sanki bir insan çocuğu değil de, dağdan kopup gelmiş küçük bir kaya parçası gibi ortaya çıkıyor.
kişilerin kucağında, boyunu aşan bir yığın hurda demir ve paslı zincir mevcuttu. Yük o kadar ağırdı ki, çocuğun her adımında gönderiyor, dükkanın zemini titriyordu.
"Baba!" diye bağırdı çocuk, nefes nefese. "Arka bahçedeki hurdaları... hepsini topladım!"
Kael, sağ taraftaki dikeyde altın irisle belgelerini inceledi.
Ve gördüğünde inanamadı.
Pazar yerindeki insanlar, Kael'in gözüne birer havai gösteriler gibi görünüyor. Renkli, cırtlak, sürekli titreşen, patlayan, baş ağrıtan auralar yayarlardı. Biri "Ben buradayım!" diye bağırırdı.
Ama bu çocuk...
Bu çocuğun çevresinde renk yoktu.
Onun etrafında, vücudunu ikinci bir deri gibi saran, koyu kahverengi, yoğun, ağır ve Durağan bir alan vardı.
Bir kaya gibi. Bir dağ gibi. Titreşmiyordu. Dalgalanmıyor, etrafa enerji saçmıyor, kimsenin alanını işgal etmiyordu. Sadece orada, kendi kütlesinin içinde, mutlak bir sükunetle duruyordu.
Malik.
Kael, bu manzaraya büyülenmiş gibi bakarken, Malik ayağının altındaki bir kömür parçasına bastı.
Denge, o devasa kütle için hassas bir kavramdı. Malik sendeledi. Kucağındaki zincirlerden biri kaydı. Toparlamaya çalıştı ama bu sefer hurda yığınının ağırlık merkezi değişti.
Sağa doğru yalpaladı.
Ve dükkanın girişindeki o süslü, üzerinde mavi ejderha motifleri olan, Kessir'in "En iyi işim" diyerek sergilediği porselen vazo ile çarpıştı.
Zaman, Kael için yavaşladı.
Vazo, kaidesinden devrildi. Havada bir saniye asılı kaldı. Sonra taş zemine çarptı.
ŞANGIR!
Ses, dükkanın sessizliğini bıçak gibi kesti. Porselen parçaları her yere saçıldı.
Demirci Kessir, elindeki balyozu örse öyle sert bıraktı ki, çıkan ses vazonun kırılma sesini bastırdı. Yüzü kıpkırmızı kesildi.
"Malik!" diye gürledi Kessir. Sesi dükkanın duvarlarında yankılandı. "Yine mi?! O vazo üç aylık emeğimdi!"
Malik olduğu yere sindi. O devasa çocuk, babasının sesi karşısında küçücük kaldı. Kucağındaki hurdaları gürültüyle yere bıraktı ve başını öne eğdi.
"Ben... Ben görmedim baba," dedi Malik. Sesi titriyordu. Gözleri dolmuştu. "Ayağım... ayağım takıldı."
"Senin o ayakların!" diye bağırdı Kessir, örsün etrafından dolanarak çocuğun üzerine yürürken. Öfkesi korkutucuydu. "Her şeyi kırıyorsun! Dokunduğun her şeyi mahvediyorsun! Bir demirci oğlu böyle mi olur?"
Elyra, araya girmek için hareketlendi ama Kael ondan önce davrandı.
Kael, oturduğu sandıktan kalktı.
Bacakları titriyordu. Midesi bulanıyordu. Normalde, böyle bir gerilim ortamında sinip saklanması, kulaklarını tıkaması gerekirdi. Öfke, Kael'in hassas duyuları için en yıpratıcı duyguydu; asit gibi yakardı.
Ama Kael, o "Sessiz Aura"nın, o kahverengi sükunetin kaybolmasını istemiyordu. O çocuk, bu gürültülü dünyadaki tek sessiz noktaydı. Ve eğer babası ona vurursa, o sessizlik bozulacak, yerini acının çığlığına bırakacaktı.
Kael, Kessir ile Malik'in arasına girdi.
O cılız, solgun, asil giyimli çocuk; devasa, terli ve öfkeli demircinin önünde durdu. Kael'in başı, Kessir'in kemer hizasına bile gelmiyordu.
"Durun," dedi Kael.
Sesi kısıktı ama kelime, dükkanın içinde ince ama keskin bir bıçak gibi çınladı.
Kessir duraksadı. Aşağıya, bu küçük soyluya baktı. Şaşkınlığı, öfkesini bir anlığına bastırmıştı.
"Küçük Efendi?" dedi Kessir, saygıyla karışık bir tereddütle. "Çekilin lütfen. Bu sakar oğlan yine..."
"Vazo zaten kırıktı," dedi Kael.
Yalan söylüyordu.
Gözlerini kırpmadan, sesini titretmeden, doğuştan gelen o soylu soğukkanlılığı ile yalan söylüyordu. Sağ gözündeki altın hare parladı.
"Gelirken gördüm," diye devam etti Kael, yerdeki parçalara bakarak. "Altında bir çatlak vardı. Su sızdırıyordu. O çocuk dokunmasa bile, kendi kendine çatlayıp düşecekti. Hatta... içeri girdiğimizde rüzgar esince sallandığını gördüm."
Elyra, oğluna şaşkınlıkla baktı. Kael'in yalan söylediğini biliyordu. Vazo sağlamdı. Ama oğlunun neden böyle bir şeyi savunduğunu anlamaya çalıştı.
Kessir, şüpheyle Kael'e, sonra yere, sonra oğlu Malik'e baktı. Öfkesi sönümlenmişti. Bir soylunun, Vael'thra ailesinin varisinin sözüne itiraz edemezdi. Eğer Kael "Kırıktı" diyorsa, o vazo kırıktı.
"Öyle mi?" dedi Kessir, omuzlarını düşürerek. Derin bir nefes verdi. "Belki de fırınlarken hata yaptım. Isı farkı..."
Kessir, Malik'e döndü. Bakışları yumuşamıştı.
"Tamam," dedi. "Topla şunları. Ve dikkat et. Bir dahaki sefere ayağına bak."
Malik, şok içindeydi. Kocaman gözlerini açmış, kendisini kurtaran bu tuhaf, hasta görünümlü çocuğa bakıyordu. Babasının öfkesinden ilk defa, hem de hiç dayak yemeden kurtulmuştu.
Kessir işine dönmek için arkasını döndüğünde, Malik yavaşça Kael'e yaklaştı.
"Teşekkür ederim," dedi fısıltıyla. "Ama... kırık değildi."
"Biliyorum," dedi Kael.
Malik gülümsedi. Bu gülümseme, yüzündeki tüm kiri pası silen, saf ve sıcak bir ifadeydi. Elini uzattı. Eli kömür karasıydı, nasırlıydı ve Kael'in kafası kadardı.
"Ben Malik," dedi.
Kael, o ele baktı.
Annesinin uyarısı zihninde çınladı: "İnsanlara dokunma Kael. Auraları seni hasta eder."
Ama Malik'in aurası... O kahverengi yoğunluk, hasta edici değildi. Davetkardı.
Kael, tereddütle elini uzattı. Kendi ince, beyaz, damarları görünen eli, Malik'in o kaba, devasa avcunun içinde kayboldu.
Ve o an...
Mucize gerçekleşti.
Tenleri birbirine değdiği an, Kael'in omurgasından aşağıya, Ruh Kanalları boyunca bir rahatlama dalgası yayıldı.
Sanki biri, kafasının içindeki o bitmek bilmeyen statik gürültünün fişini çekmişti.
Pazar yerinin uğultusu, demirci ocağının gürültüsü, kendi içindeki Mührün sızısı... hepsi sustu.
Malik'in aurası o kadar yoğundu, o kadar "toprak"tı ki; Kael'in aşırı hassas, elektrik yüklü sinir sistemini anında nötrledi. Kael'in içindeki kaotik Void (Hiçlik) enerjisi, Malik'in Kudret (Aura) dolu bedenine aktı ve orada sessizce emildi.
Malik bir süngerdi. Kael ise fazla suyu olan bir bez.
Kael'in gözleri kaydı. Dizlerinin bağı çözüldü. Bu sessizlik, bu huzur o kadar yoğundu ki, neredeyse bayılacaktı.
"İyi misin?" diye sordu Malik, Kael'in elini bırakmadan onu diğer koluyla destekleyerek.
"Bırakma," diye fısıldadı Kael. Gözleri kapalıydı. Yüzünde, yıllardır görülmemiş bir huzur ifadesi vardı. "Sakın bırakma. Sesler... sesler gitti."
Malik anlamadı ama bırakmadı. Bu cılız çocuğun neden titrediğini, neden eline bir cankurtaran halatına sarılır gibi yapışmadığını görüyor. Sadece, babasından koruduğu bu yardımın yapıldığını hissediyordu.
Elyra, bu manzarayı izlerken donakalmıştı.
Oğlunun aurası, Malik'in aurasıyla birleşmemişti; Malik'in aurası tarafından "Topraklanmıştı". Kael'in Void özellikleri, Malik'in Maddi özellikleriyle kusursuz bir kusurluk ve denge oluşturmuştu.
"Topraklama Hattı..." diye mırıldandı Elyra. "Onu buldu."
Kael, Malik'in koluna saklanmış halde dururken, değişiklik ilk kez, Kızıl Hüküm Mührünün sızdırmadığı bir an yaşadı.
"Sen..." dedi Kael, bakış açısına uygun Malik'in o kömür karası yüzüne bakıyor. "Sen çok sessizsin."
"Ben mi?" dedi Malik şaşkınlıkla. "Babam hep çok ayrıldığını söylüyor. Her şeyi deviriyorum."
"Hayır," dedi Kael. Sağ elinin kalbinin üzerine koydu. "Burada sessizsin. Kafamın içi... susuyor sen varken."
Kael, Malik'in elini daha sıkı sıktı. Bu birliğin kökeni yoktu. Bu, boğulmakta olan birinin, suyun yıkanması bir kütüğe tutunmasıydı. Bu, oluşturmak için bir ihtiyaçtı.
"Benimle geleceksin" dedi Kael. Bu bir rica değildi. Bir tespitti. "Yanımda duracaksın."
Malik sırrıydı. Dişleri, kişinin ki seçimi arasında beyaz parlıyordu.
"Olur" dedi Malik. "Ama önce şu hurdaları toplamam lazım. Babamın kızmasın."
Kael de gülümsedi. Bu, yüz kaslarını zorlayan o yapmacık gülümsemelerden değildi. Zayıf, titrek ama gerçek bir gülümsemeydi.
"Yardım ederim," dedi Kael.
Ve ilk kez, asilzade Kael Vael'thra, beyaz gömleğinin kirlerini korumaktan yere eğildi ve paslı bir zincirin ucunda kaldı.
Zincir ağırdı. Elleri kirlendi. Ama zihni... Zihni pırıl pırıldı.
O gün, demirci dükkanının isli havasında, Aeyrdrasil'in kaderini değiştirecek olan o ikili; Anomali ve Duvar, ilk kez yan yana geldi. Biri dünyayı yıkacak, diğeri ise o yıkıcı omuzlarında taşıyacak güce.
Ve her şey, kırık bir vazo yalanıyla vardı.
